25.09.2006 06:42
Bush yönetimi İran'a karşı yumuşuyor - Ze'ev Schİff
Birazdan anlatacağım olaylar dizisinin, bu kadar kısa süre içinde ve ardında belli bir niyet bulunmaksızın gerçekleştiğine inanmak zor. Nükleer silah üretmeye çalıştığı için Beyaz Saray'ın İran'a yönelttiği sert tehditlere rağmen, dünya aniden eski İran lideri Muhammed Hatemi'nin ABD'yi ziyaret etmek için vize aldığını öğrendi. Resmi görüşmeler için davet edilmememişti ama Başkan Bush vize talebini bizzat onaylamıştı. Sonrasında, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad BM Genel Kurulu'na katılmak için vize aldı ve Dış İlişkiler Konseyi'yle görüşmeye de davet edildi. Kısa süre önce, Irak Başbakanı Nuri el Maliki İranlı liderleri ziyaret etti. Bu ziyaretin Washington'la anlaşmalı yapılmadığına inanmak zor.
Sanki şans eseriymiş gibi, Hatemi'nin ABD'de bulunduğu hafta, Bush Washington Post'un tanınmış muhabiri David Ignatius'u kendisiyle bir söyleşi yapması için Beyaz Saray'a davet etti. Söyleşinin tek konusu vardı: İran. Ve bu söyleşi Bush'un İran'a yaklaşımında önemli bir değişime işaret ediyordu. Bush, İran'ı askeri müdahaleyle tehdit etmedi, yaptırımlara bile değinmedi. Bazı İran liderlerinin nükleer silah geliştirme isteklerine dair endişelerini dile getirmekle yetindi.
Söyleşinin özelliğini anlamak için Bush'un sözlerini dikkatli okumak gerek. Ignatius, Amerika'nın İran'ın "Ortadoğu'nun önemli bir ulusu" olduğunu kabul ettiğini not ediyor ve Bush'tan şu alıntıları yapıyordu: "İranlılara şunu söylemek istiyorum: Tarihinize ve kültürünüze saygı duyuyoruz... Egemenliğinizin önemini, gururlu bir ulus olduğunuzu biliyorum... Nükleer güç elde etmenin çıkarınız ve hakkınız olduğunu düşünmenizi anlıyorum... Sivil nükleer güce ulaşma yönündeki haklı taleplerinizi karşılamak için çözüm bulmak isterim. Çatışmak gibi bir isteğimiz yok." Bush, ABD'yle İran arasında 'kültürel değişim' ve 'öğrenci değişim programları' görmek istediğini de ekliyordu.
Ignatius'un, Bush yönetiminin nükleer konuda İran'la çatışmaya diplomatik çözüm aradığı sonucuna varması şaşırtıcı değil. Washington'ın İran'ın nükleer silah programını bırakması ve terörist örgütleri desteklememesi talebinden vazgeçtiğini söyleyebilir miyiz? ABD, nükleer sevdasını bırakırsa, İran'a bölgesel bir güce dönüşmesi için yardım edeceğini söylüyor. Tahran ise tereddüt ediyor. Bazı İranlılar, ABD'yi caydırmak için nükleer silaha ihtiyaç olduğuna inanıyor; bu da İran'a karşı saldırgan bir tavır gerektirir. İran nükleer silahlı bir bölgesel güç olmak istiyor.
Bu gelişmeler birkaç bölge ülkesini ilgilendiriyor. Örneğin, Şii İran Washington'la işbirliği sonucunda bölgede önde gelen bir statüye yükselirse, Mısır ve Suudi Arabistan son derece rahatsız olur. Bu yarış daha İran nükleer silah elde etmeden yaşanıyor zaten. Bu durum İsrail'i de ilgilendirmeli. İsrail, bir ABD-İran diyaloğuna davet edilmeyecektir; tıpkı Washington ve Londra'nın Libya lideri Muammer Kaddafi'yle vardıkları anlaşmaya katkı yapmaya çağrılmadığı gibi.
İsrail, Washington'la Tahran'ın yapacağı muhtemel gizli görüşmelerde İsrail konusunun gündeme geleceği varsayımına dayanarak, ABD'yle koordinasyon girişimleri başlatmalı. İsrail'in bu hassas konuya dair kendi kırmızı çizgileri var. Ancak İsrail, görüşmelere katılacak taraflardan biri olmak yerine, kendini bu görüşmelerin konusu olarak bulacak; zira İran bazı talepler getirecektir. Sözünü ettiğim, Kudüs ve Washington arasında belli başlı bir stratejik koordunasyon örneği. İsrail'in amacı bölgesel çatışmalar çıkarmak değil; güvenliğinin tehdit edilmeyeceği güvencesi varsa, durumu sakinleştirmek. (Ha’artez gazetesi, 22 Eylül 2006)
(Radikal, 25 Eylül ’06)