29.09.2006 02:16
Sana niçin inanalım ki? - Ahmet Kekeç
Ertuğrul Özkök gündeme gelmekten hoşlanıyor. Bu yüzden ‘provokatif’ ve tartışmaya konu olacak yazılar yazıyor. Eh, biz de onu yazmaktan hoşlanıyoruz ve gördüğünüz gibi tartışıyoruz da.
İşin güzel tarafı şu:
Bu yazılar ‘kitap’ toplamıyla yahut başka kanallarla gelecek kuşaklara ulaştığında insanlar şöyle düşünecek, ‘Vay anasını, Ertuğrul Özkök diye biri çıkmış, demokrasinin tehlikeli bir şey olduğunu söylüyor ve orduyu darbe yapmaya kışkırtıyor.’
Ne kadar kıvranırsa kıvransın, ne kadar ‘Beni yanlış anladınız, ben darbeleri savunmuyorum, sadece sosyolojik analiz yapıyorum’ derse desin, insanlar böyle düşünmeye devam edecek.
Kaldı ki, biz onun sosyolojik analizlerini biliyoruz.
POAŞ’a, karton fabrikasına, DMG’ye, canlı hayvan ticaretine, trafik müşavirliğine, müzik prodüktörlüğüne çıkan yolları da biliyoruz ama, hadi efendilik bizde kalsın.
İsterseniz önce yaptığı sosyolojik analizlerden örnek (aslında ‘tipik’ demem gerekirdi) bir ‘okuma parçası’ sunalım:
‘Tayland’da bir darbe oldu; ABD ve Avrupa Birliği’nden (AB) hiçbir itiraz sesi yükselmedi, yabancı gazeteler tepki vermedi... Önümüzdeki on yılda, dünya, ‘Demokrasi en iyi yönetim biçimi midir?’ sorusunu tartışacak. Bizim halkımız 12 Eylül’ü yapanları takdir ediyor, Evren Paşa gittiği her yerde sevgiyle karşılanıyor...’
Gördünüz mü sosyolojik analizi.
Kenan Evren gittiği yerde alkışla karşılanıyormuş, halkımız 12 Eylül’ü yapanları takdir ediyormuş. (‘Demokrasi en iyi yönetim midir?’ sorusunun ne zaman tartışılacağını, bu tartışmada kimlerin taraf olacağını, niçin durup dururken böyle bir tartışma çıktığını es geçelim hadi...)
Kenan Evren döneminde milyonlarca insan gözaltına alındı.
650 bin kişi tutuklandı, yüz binlercesi işkenceden geçirildi.
177 tutuklu bilinmeyen (belki de bilinen) nedenlerle hücresinde ölü bulundu.
49, yazıyla ‘kırk dokuz’ kişi idam edildi. (Aralarında yaşı büyütülerek asılan solcu Erdal Eren’le, sonradan hatalı bir değerlendirmeye kurban gittiği anlaşılan sağcı Mustafa Pehlivanoğlu da vardı.)
Bütün partilerin, derneklerin, vakıfların, odaların, sendikaların, kulüplerin kapısına kilit vuruldu. Birçok dergi ve gazete kapatıldı. Kitaplar toplatıldı. Kitaplar yakıldı.
Belki de bu dönemin mağdurlarına sormak lazım: Ertuğrul Özkök’ün yazdıkları doğru mu? Halkımız 12 Eylül’ü yapanları takdir mi ediyor?
Daha önce, Özkök’ün ‘kurnaz’ bir adam olduğunu yazmıştım. Belki de üzülmüştür. Şimdi buna ‘saf’ı eklemek istiyorum. Aynı zamanda saf... Mesela, bir gün önce fırtınalar koparan yazısını (fırtınalar kopardığını kendisi yazıyor, biz bir şey görmüş değiliz), bir gün sonra şöyle pazarlıyor: ‘Dünkü yazıma beklediğim tepkiler geldi. Altını çize çize yazdığım halde bazı insanlar yine bana ‘darbe mi istiyorsun?’ diye sordular. Ya ben anlatamıyorum, ya onların anlamak işine gelmiyor.’
Hayır, anlatabiliyorsun.
Çok da güzel anlatıyorsun.
Demokrasinin bazen ne kadar ‘tehlikeli’ bir rejim olduğunu söylerken, örneğin, harikalar yaratıyorsun... ‘Türkiye’nin geleceği yalnızca hukuktan mı ibarettir’ derken de harikaydın. ‘Topyekün seferberlik’, ‘Bu defa işi silahsız kuvvetler halletsin’, ‘Paşa Başkanı hizaya soktu’ diye manşet atarken zaten harikaydın.
Dolayısıyla, ‘darbeyi destekliyorsun’ derken sana haksızlık etmiyoruz. Malumun ilamı niçin haksızlık olsun?
Bir defa eline bulaşmış ‘Andıç ayıbı’nı temizlemiş/temizleyebilmiş değilsin. Şimdi kalkmış darbeyi desteklemediğini, militarizme karşı olduğunu söylüyorsun.
Sana niçin inanalım ki?
Hangi eyleminle, hangi sözünle, hangi davranışınla?
Sana inanmamız için bir neden göster...
Bir tek neden...
(Star, 29 Eylül 2006)