11.10.2006 11:05
Finansal Çözülmeye Karşın Büyümenin Bedeli - Erinç Yeldan
Değerli okurlarım,
Bu haftaki yazımızın başlığı daha doğru olarak, "Türk Finans Piyasalarında Mayıs-Haziran Aylarında Yaşanan Çalkantının Maliyeti Kim Tarafından, Nasıl Karşılandı? Finans Piyasalarındaki Çözülmeye Rağmen Türkiye 2006'nın İlk Yarısında Nasıl Büyüyebildi?" şeklinde olmalıydı. Ancak, şüphesiz, bir başlığa sığmayacak kadar uzun olan bu sorulan yazının ana fikri olarak doğrudan ilk cümlede sizlere iletmeyi uygun buldum.
Bilindiği gibi Türk finansal piyasalarındaki hassas ve kırılgan dengeler mayıs ayının ortasından başlayarak bir "çözülme" sürecine sürüklendi. Türk Lirası mayıs boyunca yabancı dövizler karşısında yüzde 14 ile yüzde 20 arasında değer kaybına uğradı. Devlet iç borçlanma senetlerinin faizi yüzde 13.5 düzeyinden yüzde 16 düzeyine kadar çıktı; İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'nda da sert değer kayıplan yaşandı. Tüketici fiyatları enflasyonu yüzde 10 sınırını aştı ve ekonominin genel bir durgunluğa sürükleneceği endişesi yaygınlaştı.
Ancak eylül ayında açıklanan milli gelir istatistikleri, Türkiye'nin milli gelirinin artış hızını 2006'nın ikinci çeyreğinde koruyabildiğini, hatta daha da artırarak yüzde 8.5'e yükselttiğini gösterdi. Ortada finans piyasalarındaki çalkantıdan kaynaklanan net bir maliyet olmasına karşın, ürün piyasalarında söz konusu maliyetin olumsuz etkileri nasıl bertaraf edilebilmişti?
***
Mayıs ayı sonunda Ekonomi Politik köşesinde mayıs ayındaki finansal çözülmenin sadece kamu sektörüne olan maliyetini hesaplamaya çalışmış ve şu sonuçlara ulaşmış idik: "Mayıs ayında yaşanan finansal çözülmenin kamu maliyesine getirmiş olduğu ek yük, 4.5 milyar YTL olarak hesaplanmakta, bu yükün 1.8 milyar YTL'lik kısmı iç borçlardan kaynaklanmaktadır. Dalgalanmanın dış borç ödemeleri sebebiyle kur etkisi aracılığıyla getirmiş olduğu yük ise 2.7 milyar YTL olarak öngörülmektedir."
O günkü çalışmamızda yılın geri kalan bölümü için (mayıs sonrası) şu varsayımlara yer verilmiş idi: (i) Haziran ve sonrasında dolar kurunda Hazine tarafından nisan ayı için kullanılmış bulunan 1.31 YTL/USD düzeyi yerine, 1.50 YTL/USD geçerli olacak, yani ulusal para yüzde 14.42 oranında değer yitirmiş olacak; (ii) devlet iç borçlanma senetlerinin ortalama faiz oranı 2006'nın geri kalan aylannda yüzde 16 düzeyinde olacaktır.
Yukarıdaki varsayımlar çerçevesinde yapılan ek hesaplamalara göre ise ulusal paradaki bu değer kaybı, 2006'nın ilk çeyreği itibanyla, toplam borç stoklarını 28.3 milyar USD, başka bir anlatımla 42.4 milyar YTL artırmıştır. Bu miktar milli gelirin yüzde 7.8'ine denk düşmektedir. Mayıs ayı sonrasında yaşanan dönemde kur ortalama olarak 1.50 düzeyinde seyretmiş, kamunun borçlanma oranlan ise yüzde 20'yi aşmıştır. Yani söz konusu maliyetlerin 2006 için oldukça "iyimser" tahminlere dayandığı söylenebilir.
Dolayısıyla, finans piyasalarında mayıs-haziran ve daha sonrasında da geçen eylül ayında yaşanan çalkantıların ulusal ekonomiye önemli düzeyde bir maliyeti olmuştur. Nitekim, geçen hafta yayımlanan dış borç istatistikleri, Türkiye'nin 2006'nın ilk yarısında toplam ana para ve faiz bedeli olmak üzere dış borç servisinin 35 milyar dolan aştığını belirtmektedir. Dış borçlanmanın servis maliyetleri 2004'te 30 milyar, 2005'te ise 36 milyar düzeyinde idi. Söz konusu rakamlar milli gelirimizin yüzde 10'unu aşmaktadır. Ulusal gelirimiz, bütün bunlara karşın artışını sürdürebilmiş ise, söz konusu maliyetlerin bedelinin birilerinin tarafından ödenmiş olması gerekir.
Bu bedeli kim, nasıl ödemiştir?
Sorunun sınıfsal açıdan önemi yeterince açıktır. Yanıtının ipuçlannı ise geçen haftaki yazımda "büyümenin maliyeti" konusu altında değerlendirmeye çalışmış idim. Başta sanayi sektörleri olmak üzere, Türk ekonomisinde işçi başına üretim artar iken işçilerin reel ücretlerinin neredeyse sabit kaldığını verilerden açık olarak izleyebilmiş idik. Sanayi işçisinin yarattığı üretim değeri ile eline geçen ücreti arasında giderek açılan fark, emeğin üretim sürecinde artan sömürüsünü yansıtmaktadır. Türkiye dış borçlanmaya dayalı bu "hormonlu"'büyüme süreci ile bir ucuz ithalat ve ucuz emek cennetine dönüştürülmüş durumdadır.
Oysa iktisat medyasındaki yaygın inanç "bunu da atlattık" şeklindedir. Resmi çevreler ve IMF yetkilileri söz konusu finansal çalkantıların "kazasız" atlatıldığını ileri sürmekte ve Türkiye'nin "üretkenlik artışlarına dayalı sürdürülebilir büyüme içinde" olduğunu savlamaktadır.
Türkiye'nin (aslında son derece tartışmalı resmi rakamlar ile öne sürülen) büyüme süreci yoksullaşanadır; ve özü itibarıyla kamunun varlıklarının talanına ve özel sektörün sınırsız bir iştah ile borçlanmasına dayanmaktadır.
(Cumhuriyet, 11 Ekim 2006)