18.10.2006 04:27
Nobel'in Dinamitlediği Türkiye - Rahmi Yıldırım
ANKARA- Doğa bilimlerinden farklı olarak, sosyal bilimlerde ve sanatta üretilen her bilgi ve yapıt, bireysel, sınıfsal, ulusal hegemonya mücadelesinin mesajını taşır. En sade bilgi ve yapıt bile özneldir, politiktir, bir değer yargısını içerir; yöneten-yönetilen, ezen-ezilen, sömüren-sömürülen uzayında hangisine yakın olduğuna göre etik-politik koordinatlara yerleşir.
Küreselleşme döneminde sanat ve edebiyat da iyiden iyiye piyasa pratiği haline geldi, etik koordinatları piyasa tanrısı tarafından belirlenir oldu. Yeni iletişim teknolojilerinin elvermesiyle daha önce görülmemiş ölçekte üretim, pazarlama ve erişim olanaklarına kavuşan sanat ve edebiyat artık her şeyden önce artık birikim aracıdır; bireyleri kültür pazarının tüketicilerine, verili sosyal düzenin muhafızlarına dönüştürmeye hizmet etmektedir.
Malum, “Toplumdaki maddi gücü yöneten sınıf, aynı zamanda entelektüel gücü de yönetir. Maddi üretim araçlarını kendi tasarrufunda tutan sınıf aynı zamanda zihinsel üretim araçları üzerinde de kontrole sahiptir.” (Karl Marx ve Friedrich Engels, Alman İdeolojisi (Feuerbach), çev. Sevim Belli, Sol Y, Ankara, 1992, Üçüncü Baskı, s: 70)
Bunu doğrularcasına, kültür endüstrisinin üreticileri, satıcıları, varlıklı egemen seçkinlerin meşruiyet sınırları içinde üretmek, insanın, toplumun ve doğanın establishment tarafından kabul edilebilecek, hoş görebilecek bir portresini sunmak zorundadırlar. Aksi halde kültür pazarında kendilerini gerçekleştirme şansı bulamayacakları gibi kültür pazarı dışında da özgürlükleri tehdit altında kalabilecektir.
Yazar Orhan Pamuk’un gerek yargılanması gerekse Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanması dolayısıyla yaşananlar, yapılan tartışmalar da bunu doğruladı; bir sanatçı ve yazarın yaptığı tercihe bağlı olarak etik-politik koordinatlarının nasıl farklılaşabildiğini gözler önüne serdi.
Pamuk’un yargılanması sırasındaki fotoğraflar, çok kişilikli Türkiye’yi resmediyordu.
Birinde, “demokrat” emperyalist komiserlerin ve yerli ahbaplarının “Yargılanan Türkiye’dir” diyerek poz verdikleri, daha rahat hükmedebilmek, zenginliklerini daha rahat bölüşebilmek için utanç içinde yere baktırmak istedikleri “yeni sömürge” Türkiye.
Karşısında, farklı kimlik ve düşünceye öldüresiye düşman olanların ellerinden kaçırmak istemedikleri, utanılması gereken ne varsa onunla gurur duydukları “eski sömürge” Türkiye. Yani, emekçilere cehennem, aydınlara zindan edilen düzenin büyük hisseli egemeni-küçük hisseli ortağı (ilaveten sadece kemik yalayıcısı) ırkçı-militarist barbarların Türkiyesi.
Nihayet, birbirlerine zıt görünseler de aslında biri diğerini tamamlayan bu iki fotoğrafın dışında, üçüncü bir Türkiye fotoğrafı. Çokça fark edilemese de, barış, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin verildiği, emeğin ve yurtseverliğin Türkiyesi.
Orhan Pamuk’a Nobel Edebiyat Ödülü’nün verilmesiyle birlikte bu fotoğraflar peş peşe bir kez daha sıralandı. Benzetmek uygun düşerse Nobel’in dinamiti Türkiye’yi böldü, parçaladı.
Oysa, Galatasaray UEFA kupasını kazandığında Türkiye’nin her yerinde ne güzel silahlar ateşlenmiş, 9 kişi ölmüş, 50 kişi yaralanmıştı! Hatta Diyarbakır’da bile Apo İmralı’dan serbest bırakılmış gibi sevinç vardı. Milli Takım’ın dünya üçüncülüğünde de öyleydi.
Şimdi, Orhan Pamuk edebiyat dünyasının en prestijli ödülünü kazanmış, Türkiye’nin adı ilk kez bir Nobel Ödülü ile birlikte geçiyor; ama, en az üçe bölünen Türkiye ağız tadıyla sevinemiyor.
Birincisinde buruklukla karışık sevinç. Yanı sıra, takiyye yüklü tebrik mesajları.
İkincisinde “nasıl oldu da mahkeme kapısında linç edemedik” hayıflanması.
İngiliz gazetesi The Guardian bölünmeyi ne güzel yorumlamış: “Pamuk: Muhafazakârların vatan haini, Liberal Türkiye'nin kahramanı” (Aktaran Milliyet, 14 Ekim 2006)
Üçüncü Türkiye’de ise, umursamazlık, yer yer de şaşkınlık içinde Orhan Pamuk’un ezilenlerin sesi olması yönünde boş temenniler.
Türkiye’nin ağız tadıyla sevinememesi, sevinmek bir yana utanç duyanların çokluğu, yanı sıra umursamazlık nedensiz değil. Çünkü, yaygın kanaate göre, ödül Orhan Pamuk’un edebiyata yaptığı katkı kadar siyasi duruşuna verildi.
Ödül kime verildi?
Orhan Pamuk, Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandığını, ABD’deki Columbia Üniversitesi’nde haber aldı. Üniversite’nin kütüphane salonunda düzenlediği basın toplantısında ödülün öncelikle Türk dilini, kültürünü ve Türkiye’yi onurlandıracağını söyledi.
Kültür Bakanlığı da aynı düşüncedeydi. Müsteşar, “Orhan Pamuk'u kutluyoruz. Ödül, Orhan Pamuk'a verilse de Türkçe'ye verilmiş bir ödüldür” dedi.
Birinci Türkiye’nin sevinenleri de aynı şeyi söylediler, manşetlerde, ekranlarda, bu ödülle birlikte, “Türk edebiyatının dünya birinci ligine yükseldiğini” yazdılar, söylediler. (“Bu taraftar hak ediyor!” retoriğinin edebiyat mahfillerindeki karşılığı olsa gerek.)
Hızını alamayanlar, Pamuk’un sadece Türk edebiyatını değil, Türkiye’yi de kültürel zenginliğiyle farklı bir boyutta dünyaya taşıdığını kaydederek, “Teşekkürler Orhan Pamuk. Türkiye seninle gurur duyuyor!” diye yazdılar, çığlık attılar.
Oysa, Varlık Özmenek’in anımsattığı gibi, Ferit Devellioğlu'nun Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat'ine göre, " gurûr: güvenerek aldanma, boş şeylerle böbürlenme, kibir, kurum, kurumlanma; kendini yüksek ve değerli tutma hissi.”
Teşekkürler Varlık Özmenek! Anımsattığın gibi, Türkiye nelerle gurur duymadı ki?
Hangi Türkiye’de olduklarına karar veremeyenlerin en hızlıları ise, kendilerine bahşedilmiş köşelerinde, “Ermenilerin, Yunanlıların bir Orhan Pamuk’u yok” diyerek, boş şeylerle böbürlenme sınırını da aştılar (Tufan Türenç, Hürriyet, 14 Ekim 2006).
Üzerinde durmaya değmez, cahilane bir şovenizm!!!
Kim ne derse desin, Orhan Pamuk ödülün Türk edebiyatına verildiğini söylese, sevinenler aynı şeyi söyleseler de, ödül Türkiye’ye, Türk edebiyatına verilmiş değil.
Doğrusunu Orhan Pamuk’un kitaplarını yayımlayan İletişim Yayınları’nın koordinatörü Prof. Dr. Ahmet İnsel, NTV’deki programda söyledi:
“Nobel Türk edebiyatına değil, Orhan Pamuk'a verildi. Bu arada Pamuk, şahsında Türk edebiyatının da gereken payı aldığını düşünüyor!”
Doğrusu bu olsa da, en doğrusunu söylemek ve ödülden Türkiye adına pay çıkarmak gerekirse, “Nobel Edebiyat Ödülü Beyaz Türkiye’ye verildi” denilirse, herhalde yanlış olmaz.
Ödül niye verildi?
Nobel haberi üçüncü Türkiye’ye ulaştığında doğrusu, hiçbir şey hissetmemenin ötesinde ilk akla gelen, ödülün, “Tesadüfün bu kadarı mı?” dedirtircesine, Fransa Ulusal Meclisi’nde ‘Ermeni Soykırımı’nı inkâr yasasıyla aynı saatlere rastlaması oldu. Bir bağlantısı var mı yokmu, ilerde anlaşılır, belki de hiç açığa çıkmaz.
Akla gelen ikinci rastlantı, Nobel Ödülü’nün Orhan Pamuk’un “Bu topraklarda bir milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü” sözlerinin arkasından gelmesi.
İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, Orhan Pamuk’un “memleketinin melonkolik ruhunu arayışında kültür çatışması ve kesişmesini anlatımında yeni semboller bulduğu” için ödüle layık görüldüğünü açıklamış; ama…
Orhan Pamuk, 32 yıldır roman yazıyor; Akademi, Pamuk’un “kültür çatışması ve kesişmesini anlatımında yeni semboller bulduğu”nu, “Bu topraklarda bir milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü” dedikten sonra fark ediyor!
Acaba Pamuk, “Irak’ta 654 bin kişi öldürüldü” deseydi, Akademi, Pamuk’un “kültür çatışması ve kesişmesini anlatımında yeni semboller bulduğu”nu yine fark eder miydi. Ya da, Pamuk’un kitapları ABD’de yine best-seller olur muydu?
Bu sorular, kuşkular nedensiz değil. Çünkü, en prestijli ödül olsa da epeydir Nobel’in gerçekten yeteneği ve yaratıcılığı mı yoksa politik duruşu mu ödüllendirdiği tartışılıyor.
Orhan Pamuk, ödülün siyasi nedenlere bağlanmasıyla ilgili soruları yanıtlamıyor, ödülün, 32 yıldır yazdığı romanlara verildiğini söylüyor.
Nobel’den yana hayal kırıklığına müptela Yaşar Kemal de aynı şeyi söylüyor. Demiş ki, “Nobel, Orhan Pamuk'un hakkıydı. O çocuğun kitabını beğendiler. Kararın siyasi olduğuna inanmıyorum.” (Milliyet, 16 Ekim 2006)
Yaşar Kemal böyle dese de İsveç medyası tam tersini yazmış. Aftonbladet gazetesi, “Oku ve hayatı anla!” başlığı altında, “Akademi, Orhan Pamuk’a ödül vermekle siyasi tutumunu da ortaya koydu” değerlendirmesine yer vermiş. Ekspressen gazetesi de “Türkiye için kara bir gün” başlığı altında, “Politik Nobel, Edebiyat Ödülü’nü Alexander Solzjenitsin’den sonra bir Türk yazara verdi” yorumunu yapmış. (Aktaran Radikal, 14 Ekim 2006)
İsveç gazeteleri böyle yorumladıklarına göre, “siyasi yanı yok” diyen Yaşar Kemal, gerçeği mi söyledi, “kıskandı” demesinler diye takiyye mi yaptı, yoksa romanlarında destanlaştırdığı köylülerin kurnazlığına mı esir düştü, bilinmez. Kim bilir, belki de, “Aldanma ki, şair sözü, elbette yalandır!” diyen şair Fuzuli’ye romancı olarak yoldaşlık etmek gelmiştir içinden!
Latife bir yana, İsveç Akademisi gerçekten siyasi davranmayıp Orhan Pamuk’un romanlarını ödüllendirdiyse, aslında kendi kendini ödüllendirmiştir. Çünkü, Orhan Pamuk bazı romanlarıyla gerçekten hak etmiştir ödülü. Ne ki, Akademi ödüllendirmekte geç kalmıştır; Türkiye’den Nazım Hikmet’i, Sabahattin Ali’yi, Yaşar Kemal’i, Vedat Türkali’yi görmeyerek kendi kendini ödüllendirme fırsatını ise hepten kaçırmıştır.
Geçerken belirtmeli ki, bir yazar ödüllendirilirken yazdıklarının yanı sıra politik duruşuna da bakılması yüzde yüz doğrudur. Ne ki, elmalarla armutlar da karıştırılmamalıdır. Bu bağlamda Orhan Pamuk’un politik duruşu ve muhalefetiyle, örneğin Şilili komünist ozan Pablo Neruda’nın, Fransa’nın Cezayir politikasına karşı çıkan Jean-Paul Sartre’ın, İngiltere’nin Irak politikasına muhalefet eden Harold Pinter’in politik duruşları bir değildir. Pamuk, Sartre ve Pinter’in muhalefet ettiklerine muhalefet etmemiştir; Nobelli Neruda veya adı Nobel söylentilerinde asla geçmemiş Nazım Hikmet gibi bir muhalif olmayı ise aklından bile geçirmemiştir.
Sahi ne diyordu Almanya Dışişleri Bakanı Steinmeier:
“Pamuk, Türkiye ile Avrupa arasında köprüler inşa eden bir romancı. O AB'ye katılmak isteyen Türklerin sözcüsüdür.” (Radikal, 14 Ekim 2006)
Tartışılan Nobel
Şu da vurgulanmalı ki, Nobel Ödülü’ne ihtiyacı olmaması gereken Yaşar Kemal bile aksini söylese de Nobel Ödülü en prestijli olduğu kadar en tartışmalıdır da.
Akademi, ‘barış’ denilince ilk akla gelen Hindistan Bağımsızlık Savaşı’nın kahramanı Mahatma Gandhi’yi görmedi.
Gandh’yi görmeyen Akademi, onca ülkenin işgalinden sorumlu ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’i gördü, “barış” ödülü verdi.
Akademi, “Uygarlaşmamış kabilelere karşı zehirli gaz kullanılmasını şiddetle destekliyorum...” diyen ve her iki Dünya Savaşı’na imzasını atan İngiltere Başbakanı Winston Churchill’e bile “barış” ödülü verdi.
Bunca isabetsizlikle malûl Akademi’nin siyasi davranmadığını, saf etik kaygılarla hareket ettiğini sanmak, fazlasıyla safdilliktir.
Bir de anımsanmalı ki, kimileri de ödülü reddederek, Akademi’yi kendi kendini ödüllendirme uyanıklığından mahrum bıraktılar. 1973’te Vietnam lideri Le Duc Tho, Barış Ödülü’nün Kissinger ile arasında paylaştırılmasını kabul etmedi, ödülü reddetti.
1964’te ülkesinin Cezayir’deki katliamlarını şiddetle eleştiren Fransız düşünür Jean-Paul Sartre, resmi payelere saygı duymadığını belirtip, “Ben iki kültürün barış içinde bir arada yaşayabilmesi için uğraşıyorum. Ebette çelişki ve çatışma var ve olmalı. Burjuva bir ailede yetiştiğim halde sosyalist oldum. Sempatim ondan yanadır. Bir de bu yüzden, bu ödülü verenlerin konumundan dolayı, kabul edemem” diyerek ödülü reddetti. Sartre, Nobel’den önce ülkesinin en büyük devlet nişanı olan Legion d’Honneur’ü de reddetmişti. Ülkesinde aforoza uğrayınca, Cumhurbaşkanı De Gaulle, “O Fransa’dır” diyerek Sartre’a sahip çıktı.
Peki, Orhan Pamuk ödülü reddeder mi, Cumhurbaşkanı Sezer de “O Türkiye’dir” der mi?
Üzerinde durmaya bile değmez bir beklenti. Çünkü, “burası Beyaz Türkiye!” ve Orhan Pamuk asla Jean-Paul Sartre ile aynı kumaştan dokunmamıştır.
Cumhurbaşkanı’nın Sartre metaforuyla bir şeyler söylemesi gerekiyorsa, önerim, “Orhan Pamuk Beyaz Türkiye’dir!”
Beyaz Türk yazarının serencamı
Naçizane söylemem gerekirse, Orhan Pamuk’u bir süredir okumuyorum.
Okumayışım, kızgınlığım, “Bu topraklarda 1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü!” dediği için değil. Kendi aramızda daha ağırını söylüyoruz. Türkiye’de o tarihten bu yana zaten Ermeni yok. PKK ile savaşın gazisi toprağa ne kadar “leş” düşürdüğünü gururla anlatırken de kendimizden geçiyoruz. Sonra, mürailiğimizden Orhan Pamuk’a kızıyoruz.
Orhan Pamuk okumayışım, mürailiğimizi ele verdiğinden değil. Romancı olarak soğudum, o yüzden. Oysa, okuyucuyu Türkiye’nin ekonomik sosyal tarihinde yolculuğa çıkardığı, Türk modernleşmesinin destanı ‘Cevdet Bey ve Oğulları’ndaki roman lezzetini inkâr edecek roman okuru çıkmaz herhalde.
1970’li yılların kan denizinde çırpınan Türkiye’ye karınca kararınca ayna tutan ‘Sessiz Ev’deki roman tadı da öyle.
“Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti” cümlesiyle başlayan ‘Yeni Hayat’ise, inat edip bitirildikten sonra bir daha Orhan Pamuk okumaya istek bırakmayan bir kitap.
Sonraki romanlarını okumamakla galiba ıskaladığım bir roman zevki olmamış. ‘Sadece ben miyim post-modern romanlarını okumakta, anlamakta zorlanan?’ diye düşünürken, yalnız olmadığımı biliyordum. Nobel tartışmasında mikrofon uzatılan Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyon Başkanı Hansjörg Kretschmer de demiş ki:
“Orhan Pamuk'un ‘Benim Adım Kırmızı’ kitabının İngilizcesini okumaya çalıştım ama zor geldi, anlayamadım.” (Radikal, 14 Ekim 2006)
Türk anlayamadığı gibi Avrupalı da anlayamamış. Üstelik o zamanlar bu topraklarda kaç Ermeni, kaç Kürt öldürüldüğünü henüz söylememişti.
(Nobel Ödülü’nden sonra tavsiye üzerine ‘Kar’ı okumaya başladım. Henüz başındayım. İlk sayfalardaki üslup ve akıcılık fena değil.)
Roman tadı veren o romanlarından sonra galiba Amerika’ya gitmiş, birkaç sene kalmış. Eski dostu Hilmi Yavuz’un yazdığına göre Amerika’da radikal bir zihin bunalımı yaşamış; döndüğünde artık, ‘Cevdet Bey ve Oğulları’nın, ‘Sessiz Ev’in yazarı değilmiş. Batılılar Türkiye’yi nasıl görüyorlarsa Orhan Pamuk da öyle görmeye başlamış.
Hilmi Yavuz galiba doğru söylüyor. Sonraki romanlarında fazlalık gibi durduğu, bityeniği gibi sırıttığı söylenen Atatürk anlatıları bu zihniyet dönüşümü sonucu romanlarına girmiş olmalı. Herhalde kendisini entelektüel piyasa baronlarına, “taste maker”lara beğendirme kaygısıyla yüklü edebiyat esnaflığının da etkisi vardır.
Edebiyat esnaflığına merakını, adı etrafında oluşan piyasaya bağımlılığını kendisi de kabul ediyor. Ermeni katliamı konusundaki olumsuz eleştiriler yüzünden ‘Yeni Hayat’ ve ‘Kara Kitap’ın ABD’de best-seller olamadığını anlattığı söyleşide, “Benim kitaplarım Türkiye hakkında ama Türk kültürüne göre daha kozmopolitim, Amerikan kültüründen de çok beslenmişim” diyordu. (Ahmet Tulgar, Milliyet, 26 Eylül 2001)
Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse: Kozmopolit olduğu için Amerikalı kadar Amerikalı, Avrupalı kadar Avrupalı, ama Türkiyeli kadar Türkiyeli değil.
Politik-etik tercihinin gereği olarak artık, Avrupa ve Amerika uygarlığını insanlığın kâbesi saymakta, o uygarlığın üçüncü ülkelerdeki tahribatını görmezlikten gelmekte, daha doğrusu tahribatın sorumluluğunu tahribatın mağdurlarına yükleme uyanıklığını göstermektedir. Tıpkı, Alman gazetesi Die Welt’in “Orhan Pamuk, bizim istediğimiz Türkiye'yi canlandırıyor.” diye yazdığı gibi. (Aktaran Milliyet, 14 Ekim 2006)
Amerikalı yayıncısından (yatırımcısından mı demeli?) gerekli uyarıyı almış olmalı ki, metodik bir çabayla batılılara kendisini kabul ettirmenin yollarını buldu, Kürt, Ermeni ve radikal İslam sorunlarını onların gözüyle değerlendirdi, doğup büyüdüğü ülkesine onların gözüyle baktı. Batının keşfi olan romanda zaten yetenekliydi. Nihayet son romanıyla best-seller oldu. Kozmopolit politik duruşu ülkesindeki ırkçı-militarist barbarların katkısıyla dünya medyasının gündemine yerleştikten sonra Nobel Ödülü peşinden geldi.
Orhan Pamuk’a kızılmalı mı?
‘Cevdet Bey Oğulları’nın, ‘Sessiz Ev’in yazarı, akıcılığını, sürükleyiciliğini yitirdiği romanlarıyla kendisinden soğuttuğu gibi gibi politik duruşunda da üçüncü Türkiye’ye kendisini sevdiremedi; gırtlağa kadar adaletsizliğe, yoksulluğa, yolsuzluğa batmış ülkedeki ezilenlerin, çaresizlerin sesi olamadı.
“Bu topraklarda 1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü!” demesine kızılmamalıydı. Söyleyebilir. Başkası da çıkar, linç etmek yerine doğrusunu söyler, emperyalistlerin halkları birbirlerine düşürdüğü can pazarında Türklerin de öldürüldüğünü anlatır, Pamuk’u Irak’ta öldürülenler için de duyarlı olmaya çağırırdı.
“Bu topraklarda 1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü!” demesine kızılmamalıydı. Asıl, bu sözleri kendisi etrafında oluşan edebiyat pazarına yönelik tüketim malzemesi niyetiyle söylemesine kızılmalıydı.
“Bunu benden başka kimse söylemeye cesaret edemiyor” diye üstelerken kabahatinden büyük özrüne, halkların kardeşliği için bedel ödeyen aydınların kadrini bilmezliğine kızılmalıydı.
Mahkemeye verildiğinde kemküm etmesine kızılmalıydı.
“Türkiye’de aşırı milliyetçilik ya da aşırı İslam çoğalırsa, darbe olursa yurtdışına kaçarım” sözlerine kızılmalıydı.
Tabii en çok da ölçüsüz tepki gösterip akılsızca mahkemeye veren, Orhan Pamuk’a hiç de hak etmediği “mağdur, mazlum demokrat” rantı kazandıran faşizan hamlıklara kızılmalıydı. Orhan Pamuk’un politik duruşundan, esnaflığından önce asıl bunlar bizi utandırmalıydı.
Sonuç niyetine
Okuduğum romanları, Orhan Pamuk’un Doğu-Batı sorununu, Osmanlı ve Türk dünyasını, kimlik meselelerini iyi kavradığını düşündürüyor. İyi anlatıp anlatmadığı ayrı mesele. En iyisini edebiyat eleştirmenleri bilir.
Nobel’le taçlanan yazarlık serüveni ise, başarılı bir romancının etik-politik açıdan doğru koordinatlarda durmasının şart olmadığını gösteriyor.
Orhan Pamuk şudur, budur. Peki bunca olan bitenin hiç mi olumlu yanı yok?
Elbette var.
Orhan Pamuk’un yazarlık yeteneği tartışılmaz, gerek dili kullanma becerisi, gerek entelektüel düzeyi, gerekse romancı yeteneğiyle hak ettiği bir üne sahip. Kitapları 40’a yakın dilde okunuyor. Hiç değilse, Papa’yı vuran Türk’ten sonra Türkiye adı bir romancıyla birlikte anılıyor.
New York Times’in yazdığına göre, “Orhan Pamuk, ABD'de daha önce Nobel ödülünü kazanan birçok yazardan çok daha iyi tanınıyor.”
Nobel Ödülü’nün ardından kitapları kapış kapış gitmeye başlamış, ödülün açıklanmasından 24 saat sonra ‘amazon.com’ sitesinin en çok satan 100 kitap listesinde ‘Kar’ 12’nci, ‘Benim Adım Kırmızı’ 21’inci, ‘İstanbul’ 25’inci sıraya yerleşmiş.
Bundan sonra kitapları daha fazla dile çevrilecek, daha çok satılacak. Nobel kazanmış bir yazar olarak daha çok söyleşilere katılacak, söylediklerine, yazdıklarına, politik duruşuna tutulan projektörler daha parlak olacak.
Kendi cephesinde esnaflık ağır bassa da, Orhan Pamuk Türkiye’ye batılıların gözüyle baksa da eserlerinin 40 dilde birden okunması her şeye karşın Türkiye ve Türkçe için kazanımdır. Türkiye’dekine benzer tartışmalar oralarda da oluyor, oralarda da farklı fotoğraflar çekiliyordur mutlaka. Elbette oralarda da ırkçı barbarlar vardır ve Türkiye’deki barbarlardan farklı değillerdir. Ve elbette oralarda da bu vesileyle sorunu, yöneten-yönetilen, ezen-ezilen, sömüren-sömürülen uzayında emek koordinatında kavrayanlar da vardır.
Beğenenlerin “beğenme hakkı” na, (olmaz ya) UEFA kupasını Fenerbahçe kazanmışcasına ya da Formüla-1’i bir Türk pilot kazanmışcasına sevinenlerin “sevinme hakkı”na, beğenmeyenlerin ve sevinmeyenlerin (linç etmeden) “beğenmeme hakkı”na, umursamayanların “umursamama hakkı”na saygı duyulmalı.
Hiçbir romanını okumadan linç etmeye kalkanlar da bilmeli ki, burası Türkiye’dir.
Bir değil, birkaç Türkiye vardır.
Barbarlığın lüzumu yoktur.
Bu toprakların kültüründe “Biliyorsan söyle ilham alsınlar, bilmiyorsan sus, adam sansınlar” diye bir söz de vardır.
(sansursuz.com, 18 Ekim 06)