23.10.2006 10:07
Milliyetçi şoven tehditler... Linç... - Esra Çiftçi
Son günlerde dozu giderek artırılan şoven- milliyetçi anlayışlar ve davranışlar sergileniyor. Bir 'linç kültürü' gelişiyor.
Elbette ulusal-demokratik sorunlardan kaynaklı, gerçeklik zeminler de bulunuyor. Toplumsal gündelik yaşamda münferit olaylardan sayılmayacak düzeyde nedenleri, sonuçları bulunuyor. Bu konuda demokratik çözümler üretilmediği sürece ve en önemlisi körüklemeler oldukça sürecektir.
Kitle yapısının sosyal ve psikolojik özellikleri çok açık. Anti-demokrat, şoven-ırkçı, saldırgan, bilinçsiz, kullanılmaya yatkın topluluklar, düğmeye basıldığı anda bir anda sokaklarda başlıyorlar linç etmeye. Sloganları ve yüz hatlarında, mimiklerinde o itici ve insani olmayan ifade... Kin, nefret, kışkırtılmış kör sosyal davranışlar...
Linç edilmek istenenler ve dolayısıyla sindirilmek istenenler belli. İnsan hakları savunucuları, demokrat-devrimciler, muhalif öğrenciler, aydınlar, Kürtler, sosyalistler...
Saldırganlığın gündemleştirilmesi ve artırılmasının nedenleri ve koro şefleri de belli; militarizm ve çıkarı olanlar... Bir Türkçülük pompalaması ve gericilik kanallarında ısrar etme tutumları özellikle gündemde... Kim Türkçülüğe laf söylese, giyotin altına alınıyor. Kim Türkiye'deki ulusal baskıları, demokratik hakları ve hukukları sorgulasa, kıskaç altında. 'Demokrasi, insan hakları, Kürtler' dedin mi, veryansın ediyorlar. Bunun örneklerini saymakla bitiremeyiz.
Bu her alanda böyle. Siyasi, ekonomik, sosyal alanda şiddetle beslenen ciddi bir kesim var. Sanki kanla beslenen vampir ordusu bunlar. Bunların sayesinde de bu ülke, gerçek demokratik ve özgür yaşam doğrultusunda bir adım ileriye gidemiyor. Birileri düğmeye basıyor ve birden hortluyorlar. Bulaşıcı hastalık gibi yayılıyorlar.
Bu milliyetçilikle sakatlanmış kompleksli kesim yıllardır sorunlarını diyalog yerine, şiddetle gösterdi. İmha ve yok etme yolunu seçti. Çünkü onlar düşünce kritiği yapamazlar. Çünkü bu da ayrı bir birikim gerektirir. Yani demokrasi kültürü birikimi...
Son 15 yıldır, birçok gazeteci, aydın, insan hakları savunucusu faili belli cinayetlerle kaybedildi, birçok yazar ve düşünür mahkemelerde yargılandı, tehdit mektupları aldı. Gazetemize ve gazete yazarlarımıza militarizm ve militarist anlayışlar tarafından gösterilen ilgiyi de hatırlatmaya gerek yok şüphesiz...
Biraz daraltarak özelleştirelim... Gazeteye yazdığım günden bu yana bana da bir takım mailler gelir. Özellikle yazı sonrası gelen yorumlar. Gayet normal. Köşe yazılarımın altında mail adresim var. Bu mailler genelde okuyucularım tarafından gelir. Yazılarımdan etkilenen ve beğenen okuyucularımın övücü mailleri beni çok mutlu eder laf aramızda. Ben de hepsine tek tek cevap vermeye çalışırım. Şüphesiz yazılarımı eleştiren mailler de gelir. Bu maillere de cevap veririm. Bir de nereden geldiği belli olan mailler vardır. Bunlara hiç cevap vermem. Tenezzül bile etmem. Hele onların seviyesine hiç düşmem.
Bir de öyle seviyesiz mailler vardır ki, bunlar o kesimin ne kadar ahlaksız olduğunu belirten maillerdir. Kadın yazar olmaktan kaynaklı belden aşağı vururlar. Bu tür mailler onların aslında, amaçlarını ve yöntemlerini gösteriyor. Baskı, taciz, tehdit, vurma, kırma...
Ben demokrasiye, insan haklarına inanan bir kadınım. Ve inanıyorum ki bir gün insanlık ve demokrasi kazanacak. Bu tür kişiler ve anlayışlar, tarih hafızasının çöplüğünde yer alacaktır.
Son zamanlarda gelen mailler, biraz biçimini değiştirdiler. Kar maskeli elinde kaleşnikof silahla hedefe durmuş kontrgerilla resimleri gönderiyorlar. Sanırım bu şu demek oluyor: Hedefimizsin! Bakalım bundan sonra ne tür mailler gelecek.
İşin komiği gelen tüm maillerin sahte isimle gönderildiği. Ve hepsi bu sahte isimlere bir Türk ekliyor. Türk timi, Türk tugayı, Türk gücü vs. Türk milliyetçiliğini saplantı haline getirmiş durumdalar. Bunu tetikleyen basın yayın organları ve yazarlar da var. Her gün köşelerinde bu yönlü kışkırtmalar yapıyorlar.
Bu gazetede yazan, çalışan birçok dostumuzun, arkadaşımızın bu yollarla öldürüldüğünü unutmadım. Belli yazılarımdan rahatsız olan bir kesim var, ama beni hiç ilgilendirmiyorlar.
Yıllardır hep söylerim ve bununla da gurur duyarım. Henüz yeni yetme genç bir solcuydum. O zamanlar haftalık Ülke gazetesi çıkıyordu. Musa Anter de gazeteye yazı yazıyordu. Dönemin tüm gençleri gibi ben de Musa Amcayı okur ve takip ederdim. Bir gün gazeteden bir arkadaş, benim için çok önemli olan bir teklifte bulundu. Musa Amcanın yazılarını redakte etmem için rica etti. Sevinçten öyle bir 'Ben mi' dediğimi hatırlıyorum ki, arkadaşım korkmuştu benden. Her şeyden önce Musa Anter'le tanışacaktım. Hemen Musa Amcanın adresini aldım ve evine gittim. Daha önceden haber verildiği için beni bekliyordu.
Musa Amca yaşlıydı, gazeteye gelip gidemiyordu ve yaşından kaynaklı yazıları pek okunmuyordu. Birilerinin onun yazılarını redakte etmesi gerekiyordu. Şöyle bir yöntem bulmuştuk, ben onun evine gidiyordum. O yazmış olduğu yazıyı bana okuyor, ben de daktilo ediyordum. Farkında olmadan yazmaya böyle başladım.
İnandıklarım, doğru bulduklarım ışığında, Musa amca ve onun gibi kaybettiklerim için...
Ben de yaşadığım ve elim kalem tuttuğu sürece yazmaya devam edeceğim. Bunu köşem aracılığıyla hatırlatmak istedim.
Klasik bir sözdür... Baskılar, tehditler bizi yıldıramaz!
Aynen öyle...
(Özgür Gündem, 23 Ekim 06)