24.10.2006 01:28
Düze indirmek - Selahattin Erdem
DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar’ın ‘Dağda silahlı dolaşacaklarına ovada siyaset yapsınlar’ sözünü tartışırken bir dostumuz, ‘Düze indirme’nin bir Osmanlı deyimi olduğunu söyledi. Düze indirmek, isyan edip dağa çıkanlara karşı mücadelede Osmanlı yönetimlerinin izlediği stratejinin üçüncü ve son aşaması imiş. Osmanlı yönetimleri, isyancıları dağda halledemeyince düze indirme taktiğine başvurur ve çoğunlukla da düzde değişik yollarla öldürüp hallederlermiş.
Kuşkusuz Mehmet Ağar’ın ‘ovaya inip siyaset yapsınlar’ sözü bu düze indirme kavramına çağrışım yapıyor. Ancak bir, Mehmet Ağar’ın niyetinin de böyle olduğunu şimdilik elbette söylemiyoruz. Fakat Türkiye’de ateşkes sürecine böyle yaklaşanların ve Mehmet Ağar’ın sözlerini de böyle okuyanların var olduğunu biliyoruz.
Ateşkesi reddeden inkarcı ve imhacı güçler dışında kalıp da ateşkesi sahipleniyor görünenler arasında iki eğilim giderek belirginlik kazanıyor. Bir eğilim sorunu Kürt sorunu olarak ele alıp demokratik çözüm bulmaya çalışırken, diğer bir eğilim de soruna dağdakiler sorunu olarak görüp ona göre çözüm çabası içine giriyor. Her iki eğilim de ateşkese kendi amacı doğrultusunda sahip çıkıyor ve ateşkes sürecinin o doğrultuda işlemesini istiyor.
Örneğin ateşkes ilanının hemen ardından dillendirilen ve giderek daha da yaygınlaşan bir af tartışması var. Söz konusu af tartışması, kuşkusuz dağdakiler sorununa çözüm bulmak için yapılıyor. Bu da, mevcut sorunu Kürt sorunu olarak değil de, ‘terör sorunu’ olarak görmek anlamına geliyor. Yani sadece ateşkesi reddeden inkar ve imhacılar değil, Kürt sorununun çözümünden kopuk olarak af tartışması yapanlar da sorunu sadece bir ‘terör sorunu’ olarak görüyorlar.
Şimdi bu iki kesim arasında devasa bir af tartışması sürüyor. İnkar ve imhacılar diğerlerini ‘teröriste af istemekle’ suçluyorlar. Diğeri ise (DYP-AKP), şimdilik gündemlerinde bir affın olmadığını söyleyerek kendilerini savunuyorlar. Bu tartışmaya giderek ABD ve AB sözcüleri de katılıyor. Birçok çevre, bir yandan affı gündeme getirip tartışıyor, diğer yandansa gündemlerinde affın olmadığını söylüyor. Bu biçimde giderek af tartışmasının ısıtılmak istendiği söyleniyor.
Hemen her çevre, şu ya da bu biçimde aftan söz ediyor; dağdakileri düze indirmek için af tartışmaları yürütülüyor. Ancak hiç kimse dağdakilere, olayın muhataplarına sormuyor, ‘af istiyor musunuz’ diye. Öyle ya, belki onlar istemiyorlar, kendi sorunlarını sadece bir af sorunu olarak görmüyorlar. İnsanlar elbette boşuna dağa çıkmadılar. Herhalde bir amaçları vardı ve dağa da bu amaca ulaşmak için çıktılar. Dolayısıyla amaçtan kopuk bir af olayına ‘evet’ diyecekleri zor bir olasılıktır.
Şimdi bütün bunlar temelinde şu tespitleri yapabiliriz: Birincisi, ateşkes sürecine Kürt sorununa çözüm aramak yerine ‘dağdakiler sorununa çözüm aramak’ biçiminde yaklaşmak, Osmanlı stratejisinin üçüncü aşamasında olduğu gibi dağdakileri düze indirmek istemektedir. Bunun da amacı düzde kolay tasfiye edebilmektedir. Günümüzde bunun gerçekleşmesi çok zordur.
İkincisi, Kürt sorunu çözüm projesiyle birlikte olmayan her türlü af tartışması, soruna Kürt sorunu olarak değil de, bir ‘terör sorunu’ olarak görmekten kaynaklanır ve dağdakini düze indirmek anlamına gelir. Bunun da dağdakini tasfiye etmek istemek olduğu açıktır. Bu nedenle, geçmişte onlarca kez çıkarılan ‘pişmanlık kanununa’ benzer yeni af girişimlerinin başarılı olması, kabul görüp sonuç alması zordur. Dolayısıyla bu tür yaklaşım ve çabalar boşuna kürek sallamaya benzer ve ateşkes sürecinin boşa gitmesine yol açar.
Üçüncüsü, Mehmet Ağar ‘ovaya siyaset yapsınlar’ sözüne açıklık getirmez ve bunu bir programa kavuşturmazsa, yapmış olduğu açıklama dağdakini düze indirmek arayışından başka bir anlama gelmez. Bunun da, Osmanlı literatüründe isyan bastırma stratejisinin üçüncü aşaması olduğunu yukarda ifade etmiştik. Dördüncü; başlangıçta ateşkesi olumlu karşılıyormuş gibi görünen ABD sözcülerinin, ateşkes sürecine ilişkin açıklamaları, çelişkili ve tavırları tutarsızdır. Bazen aftan söz etmekte, bazen de gündemlerinde affın olmadığı söylemektedirler. ‘Silah bırakmak’ gibi ateşkes sürecinin ilerlemesini zora sokacak açıklamalar yapmaktadırlar. Bu söz ve tavırların, Türkiye yöntemini Kürt sorununun çözümü yönünde cesaretlendirmediği, tersine isyan bastırma eğilimine güç verdiği açıktır.
Sonuç olarak, mevcut tartışmalar ortamında ateşkes süresinin pek de iyi gitmediği ortadadır. Gerçi olumlu yönde önemli gelişmeler de yaşanmaktadır. Her şeyden önce ateşkesi sürdürmekte PKK kararlı ve örgütsel hakimiyete sahip gözükmektedir. Halktan, sivil toplum örgütlerinden ve demokratik çevrelerde ateşkes sürecini güçlü bir sahiplenme vardır. Avrupa Parlamentosu’nda yapılan Kürt Konferansı, Kürt sorununun demokratik çözümü yönünde önemli bir perspektifi ve program ortaya çıkarmıştır.
Kuskusuz, bunlar ve benzeri çabalar umut vericidir. Ancak ateşkes sürecini sabote etmeye dönük çabaların da yoğun olduğu ortadadır. Gerilla karargahının ateşkesin ilk on beş gününe ilişkin verdiği bilanço ürkütücüdür. Ordunun operasyonlarında Tayip Erdoğan’ın ifade ettiği gibi bir azalma değil, tersine artış olmuştur. Yaşanan savaşta ciddi bir azalma ortaya çıkmamıştır. Yine halk üzerinde baskı ve işkence sürmüştür.
Bir de ateşkesin mimarı olan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile görüşmeler ateşkesin üçüncü haftasında da engellenmiştir. Bu durumun çok ciddi tehlikeler içerdiğini söylemeye bile gerek yoktur. Ateşkes sürecinin bu biçimde uzun ömürlü olmasını beklemek ve istemek zordur. Özellikle Önder Abdullah Öcalan’a karşı mevcut yaklaşımı Kürt halkını kabul edip içine sindirmesi mümkün değildir. Eğer yaklaşım böyle devam ederse, her alanda buna karşı tepkilerin gelişmesi, halkın demokratik eylemliliğe yönelmesi kimse için şaşırtıcı olamamalıdır.
Bir kere daha herkesi sağduyuya davet etmek önem taşıyor. Kan üzerinden siyaset yapmak kimseye kazandırmaz. En az haksızlar kadar haklıların da kararlı olması ve mücadele etmesi gerekiyor. Sürecin tam ve demokrasi yönünde kazanması ancak bunla mümkündür.
(Özgür Politika, 23.10.06)