27.10.2006 06:36
Sürdürülemez eğilimler... - Uğur Civelek
Yazılarımızda sık sık dile getirdiğimiz bir konu var: Türkiye ekonomisine ilişkin belirsizlik ve kırılganlığın arttığını, yapısal sorunların ve dengesizliklerin büyüdüğünü iddia ediyoruz. Bazı kesimler de tam aksinin doğru olduğu yönünde kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. Bu yazıda, belirsizlik ve kırılganlık değerlendirmesinde etkili olan eğilimler üzerinde duracağız.
Mesela reel ücretler, başka bir deyişle satın alma gücü erirken menkul ve gayrimenkul şeklindeki varlık değerlerinin yükselmesi sürdürülebilir bir durum değildir. Yine reel ücretler gerilerken borçluluk oranının kontrolsüz bir şekilde büyümesi de, ciddi bir çelişkidir. Ülkemizde bu durumu dikkate alarak yorum yapıyor, sürdürülebilir olmayan benzer durumlar nedeniyle belirsizlik ve kırılganlığın arttığını iddia ediyorsanız kötümser sayılıyorsunuz; yok eğer giderek büyüyen bu çelişkileri ve ağırlaşan sorunları dikkate almadan günü kurtarmaya çalışıyor iseniz iyimser oluyorsunuz! Bu arada IMF, AB gibi dış unsurlarında, kayıtlı ve şartlı olarak iyimserleri desteklemek ve onları yönlendirmek eğiliminde olduğunu da dikkate almalıyız.
Türkiye'deki genel eğilime baktığımızda reel ücretler son altı-yedi yılda yüzde 50'ye yakın oranda gerilediği, ancak zorunlu ihtiyaç maddesi niteliğindeki malların fiyatı yükseldi. Ancak, son dört yılda borçluluk oranı yükseldi: her 100 kişide borçlu olanların sayısı beş kat artarak 26.1 seviyesine çıktı. Ayrıca birkaç kat değeri artırılan gayrimenkul fiyatları nedeniyle kiralar da önemli ölçüde yükseldi. Bu verilerden hareketle bazı sorulara yanıt arayalım.
Bu eğilimler devam ettiği sürece büyüyen borçlar nedeniyle faiz giderleri de vatandaşın harcamalarından hatırlı bir pay alacak. Bu borçların söz konusu gelirle ödenebilmesi imkânsız hale gelecek. Peki geri ödenemeyecekse bu borcu kim neden veriyor? Bu kredileri bankalar veriyor, bu borcun daha da azalacağı bilinen gelirle geri ödenemeyeceği biliniyor, ancak varlık fiyatları yükseldiği sürece kısa vadede bir sorun çıkmayacağı mecburen varsayılıyor. Zira söz konusu borçlar verilmezse, nelerin yaşanacağı konusu kâbus olmaya başlıyor: Varlık değerleri gerileyecek ve iç talep daralacak, bir yandan sermaye çıkışına bağlı olarak sıkılaşan para politikası, diğer yandan gelir azalması nedeniyle bütçede ve borç senetlerinde yaşanacak sıkıntılar nedeniyle günü kurtarmayı çözüm olarak görebiliyorlar!
Türkiye'de varlık değerlerindeki değişim, sermaye hareketleri ve beklentiler üzerinde de belirleyici olacak. Günü kurtarmak için söz konusu değerlerin yükselmesi net dış borçlanma imkânlarını genişletir ve spekülatif ilgiye ivme kazandırırken, içerideki borç-alacak hacmi de artacak. Mali sistemin faaliyet gelirleri artacak, talep daralması geçiktirilmiş, bütçede yaşanacak sorunlar ötelenerek farklı gösterilmiş olacak. Bu süreçte cari açığın büyümesine, yapısal sorunların ağırlaşmasına göz yumulacak!
Bu çelişkileri görüp büyümesini önlemeye çalışmak mı, yoksa çözümü çelişkileri sürdürülemez noktaya kadar beslemek mi daha akılcı olur? Ayrıca bu tür çelişkilerin olduğu bir ülkede belirsizlik ve kırılganlık yüksektir ve tahmin yapılamaz. Hal böyleyken yabancı sermayenin, Türkiye ilgisi ve yönlendirme gayretinin başka sebepleri olmalıdır!
Bu aşamada sormak gerekiyor: sürdürülemez bir duruma devam edilmesi Türkiye'yi tam bağımlı hale getirirken, birileri de bu fırsattan yararlanıp payını alıyor. Esas faturayı ödeyecek olanların uyanmaması içinse tüm imkânlar seferber ediliyor. Unutmayın hiçbir şey eskisi gibi olmayacak... Türkiye'de başka alanlarda satanlar da bunu çok iyi biliyor, her iki taraf da kendi adına doğru olanı yapıyor, ancak Türkiye'nin 1920'li yıllarda çizilen kaderi değiştiriliyor. Tam bağımsızlıktan tam bağımlılığa geçişin final dönemi yaşanıyor...
(Radikal, 27 Ekim ’06)