Ana Sayfa / Basın / 
04.12.2008
28.10.2006 08:29

İslamcı banker skandalları - İsmet Berkan

 

Türkiye, bankerlerle 12 Eylül darbesinin hemen ardından, Turgut Özal-Kaya Erdem ikilisinin yasalarda hiçbir düzenleme yapmadan faizleri serbest bırakmasından sonra tanıştı.


İrili ufaklı yüzlerce banker ve 'aracı kurum' çıktı ortaya birdenbire. Sonra da bu bankerler ortaya çıktıkları hızla batmaya, insanlardan topladıkları paralarla birlikte ortadan kaybolmaya başladılar.


İçlerinde en büyüğü 'Banker Kastelli' adıyla bilineniydi, onun kaçması perdeyi kapattı. Kastelli'yle birlikte iki de banka battı ve en sonunda askeri yönetim konuya el koydu, halktan para toplayan kurumlarla ilgili yasal düzenleme yapıldı.
Türkiye banker faciasını aynen değilse de kısmen tekrar yaşadı, belki bugün bir yerlerde hâlâ yaşamaya devam ediyor.


Ortaya İslami bankacılığı örnek aldığını söyleyen birtakım şirket ve holdingler çıktı. Yurt içinden ve dışından ama galiba daha çok dışından, insanların faizde tutmaya korktukları paralarını topladılar. Aslında paraları toplarken bir 'faiz' vaat ediyorlardı ama Müslümanların dini duygularını tatmin için söz konusu 'faiz'in faiz değil de 'kâr payı' olduğunu öne sürüyorlardı. Sözde 'reel sektör'e yaptıkları yatırımlardan elde ettiklerini bu 'ortak'larına aktaracaklardı.


Bu çeşit pek çok holdingde veya şirkette ortaya çıktı ki para yatıranlar gerçekte 'ortak' falan yapılmamış şirkete. Veya ortak yapılmışlarsa bile yatırdıkları paraya göre çok daha düşük oranlarda olmuş bu.


Yine ortaya çıktı ki pek çok şirkette kayıtlar doğru dürüst tutulmamış, bir şirket hesabındaki paralar bir diğerine gönderilmiş, sürekli Ali'nin külahı Veli'ye giydirilerek saadet zincirinin devam etmesine çalışılmış.


Tabii bu arada halktan sermaye toplayıp şirket kuracağını ilan edenlerin tamamı geçmişte olmadığı kadar zengin ve müreffeh bir hayata kavuşmuş, çevrelerinde 'saygın işadamı' olarak tanınmak için elinden geleni yapmış. Oysa hiçbiri işadamı falan değil, işadamı olmanın birinci şartı olan sermayeye sahip değiller bir kere.
Kaldı ki, girişimci olarak sermayeyi çok ortaklı bir yapıyla temin etmek
elbette mümkün ama bizimkiler o sermayeyi cebe atmışlar, başlattıkları
işleri de hep batırmışlar. Yani bir anlamda nitelikli dolandırıcılık yapmışlar.


Bu çeşit 'holding'lerin en büyükleri Endüstri Holding, Kombassan Holding ve Yimpaş'tı. (İhlas Finans tamamen ayrı bir vaka.) Ve her üçü de hızla yükseldikten sonra aynı hızla battı. Milyonlarca ortak ortada kaldı.


Bu milyonlarca insanın bir bölümü para yatırdığı halde ortak bile değil. Ortak olanların şirket yönetimlerinden haberi bile yok.


Bu şirketlerin ortak özelliği, en başta duran, parayı toplamak ve gerekirse bavul içinde getirmekle uğraşan kişiler hep 'inançlı Müslüman' görünümünde kişiler. Zaten, gerek Meclis'te kurulan araştırma komisyonunda verilen ifadelerden ve gerekse TV'lere yansıyan kimi bant kayıtlarından biliyoruz ki paraları camilerde, dini hassasiyetleri kullanarak toplamışlar çoğu zaman.


Ve şimdi bu şirketler battıktan sonra, şirketlere yatırdıkları paralar buharlaşanlar dertlerini anlatacak merci arıyor. Bizim hükümetimiz, bırakın derdine derman arayanları dinlemeyi, böyle bir şeyin bir daha olmaması için gereken önlemleri bile almıyor.


Örneğin, çok ortaklı şirketlerin Sermaye Piyasası Kurulu tarafından farklı bir yöntemle ve daha sıkı denetlenmesi, satılan hisse senetlerinin mutlaka isme yazılması ve SPK tarafından da kaydedilmesi gibi kurallar ilk ağızda benim aklıma gelenler.


Sadece hükümet mi, adliye mekanizması da bir şey yapmıyor. Mesela Yozgat Başsavcılığı Yimpaş hakkında nitelikli dolandırıcılıktan soruşturma başlatsa ve bunu ilan etse herhalde binlerce kişi savcıya ifade vermek için kuyruğa girer ama bu bile yapılmıyor.


Sonuçta Türklerin hakkını Almanya'da bir savcı aramaya başlıyor, onun soruşturmasının Türkiye'de yapılması ise kimsenin aklına bile gelmiyor.

 

(Radikal, 28 Ekim 06)


YAZICIYA GONDER


December
Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 31 1 2 3 4