30.10.2006 04:58
Geçmiş nasıl tarih olur - Ethen Mahçupyan
Tarih, Türkiye'nin toplum ve devlet olarak en sıkıntılı alanlarından biri. Cumhuriyet'in kendisini Osmanlı'dan bir kopuş olarak sunmasının bunda büyük payı var. Ulusal söyleme bakılırsa Cumhuriyet iç ve dış düşmanların bütünleşip üzerimize geldiği bir ortamda bir anka kuşu gibi tarihe doğmuş bir varlık. Bu söylemin güçlenmesi uğruna, pratikte Yunanlılara karşı yapılmış olan Kurtuluş Savaşı 'emperyalizmle mücadele' olarak öğretilmekte.
Batılı ülkelerin 1919'dan itibaren Türkiye'ye silah satışı yaptığı, Fransa'nın Türkiye'yi terk ederken silahlarını genç Cumhuriyet'e bıraktığı türünden detaylar arkaya itilebiliyor... Türk Tarih Tezi gibi tamamen bilim dışı ideolojik çabaların da bu toplumun tarih algısını şirazesinden çıkarıp dejenere ettiğini öne sürmek mümkün. Ancak belki daha da önemli olarak bizler tarih denen disiplinin hangi çerçevede anlamlı olduğunu, hangi varsayımlar üzerinde inşa edildiğini, geçmişin nasıl 'tarih' olduğunu da bilmiyoruz... Bu ülkede tarih felsefesinden haberi olmayan yığınla insan kendisine 'tarihçi' unvanı verildiği için, yazdıklarını tarih sanmakta. Tarihin geçmişte 'yaşananların' anlaşılması amacıyla sürdürülen bir çaba olduğunu dahi bilmeyen bu insanlardaki tıkanıklığın en ilginç belirtisi belge merakı. Belgelerde okuduklarının 'yaşanmışlık' olduğunu düşünen bu kişiler, tarih disiplininin belgeyi yazana ve belgede yazılanlara ilişkin soru sorduğumuzda başladığını kavramaktan acizler...
Tarih tabii ki belgeleri de içerecek şekilde tarihsel bir veri tabanı üzerinde yapılabilir ancak. Ne var ki bu veri tabanının kendisi 'tarih' değildir... Disiplinin ilk dönemlerinde geçerli olan 'ne oldu' ve 'kim yaptı' gibi sorular açıklayıcı bir tarih metni için yetersizdir. Hatta 'nasıl oldu' sorusu bile günümüzün tarih anlayışı karşısında sadece bir hikaye aktarımına vesile olabilir. Asıl soru yaşananların 'niçin' yaşandığıdır. Farklı açıklamalara, kuramlara ve yaklaşımlara yol açan bir bakış bu çıkış noktasına muhtaç olup, herhangi bir konuda farklı bir tarih yazmanın yolu da aynı sorunun sorulmasını gerektirir. Örneğin eğer 1915 Ermeni katliamının bir 'soykırım' olarak adlandırılmasını istemiyorsanız, olayların 'niçin' öyle yaşanmış olduğuna farklı bir yanıt vermeniz ve bu yanıttan hareketle 'soykırım' sıfatının geçersiz olduğunu göstermeniz gerekir.
Bunu yaparken uyulması gereken bilimsel nesnellik ölçütleri ise kendi nesnenize mesafe almanızı ve bulduğunuzu söyleyecek bilimsel namusa sahip olmanızı ima eder. Hiçbir tarihsel araştırma tümüyle nesnel olmasa da, araştırıcının ideolojik 'ihtiyacına' göre biçimlenmiş çalışmaların doğal olarak saygınlığı olamaz. Bu iki ucu birbirinden ayırmak üzere, uyulması gereken kabaca iki koşuldan söz edilebilir: Tarihsel verilerin tahrif edilmemesi veya uydurulmaması ve ortaya çıkarılmış tüm kritik tarihsel verinin dikkate alınması... Diğer bir deyişle yaşanmış gerçekliğin işimize gelen kısmını alt alta dizdiğimizde 'tarih' değil sadece ideoloji üretmiş oluruz.
Ne yazık ki, Türkiye kendisini 'resmi tarih' söylemine mahkum ettiği ölçüde tarihsel bilgiden uzaklaşmakta. 'Tarih' adına üretilen metinler yurtdışında mizahi bir algılama içinde yorumlanırken, yurtiçi işlev ise milliyetçi bir algılamanın beslenmesinden ibaret. Resmi tarihin takipçileri 'niçin' sorusunu ele alacak olgunlukta ve cesarette olmadıkları ölçüde, hâlâ 'ne oldu, kim yaptı' meselesine takılmış durumdalar. Tarihsel verileri değiştirerek yeni bir tarih yazma hayali geçmişin niçin yaşandığı sorusunu arkaya atarken, tarihçileri de olanı olmamış kılacak yapay açıklamalar üretmeye sevk ediyor. Türkiye'de tarih ideolojik bir bataklık gibi... Milliyetçilik, üzerinden şirazesini oynattığı herkesi yutmayı sürdürüyor...
(Zaman, 30 Ekim '06)