15.11.2006 09:13
Kyoto Protokolünün 'Ekonomisi' - Erinç Yeldan
Değerli okurlarım,
Bu haftaki yazımda sizlerle Nicholas Stern tarafından geçtiğimiz ay sonunda İngiliz hükümeti için hazırlanan ve küresel ısınma tehlikesine karşı alınması gereken "ekonomik" önlemleri irdeleyen önemli bir raporu tartışmak istiyorum. "Mevsim Değişikliğinin Ekonomisi" başlıklı bu rapor(*), yayımlandığı günden bu yana Kyoto Protokolü çerçevesinde karbon salınımlarının azaltılmasını hedefleyen AB ülkelerinin ve çevre örgütlerinin tartışma gündemini oluşturmaya devam ediyor. Konunun öneminin farkında olmakla birlikte, ülkemizin ve Amerikan ekonomisinin yoğun "güncel" konulan, bu tartışmayı bu haftaya bıraktı.
***
Stern Raporu'nun ana vurgusuna göre 2050 yılına kadar gezegenimizin atmosferindeki karbondioksit yoğunluğunu 450-550 milyon partiküler madde (ppm) düzeyinde tutmak için alınacak önlemlerin maliyeti şu anda dünya ekonomilerinin ürettiği toplam gelirin sadece yüzde 1 'ine ancak ulaşmaktadır (bugünün fiyatlarıyla 651 milyar dolar). Oysa, söz konusu önlemlerin alınması gecikirse küresel ısınma neticesinde 2050'ye değin ortaya çıkacak olan çevre felaketlerinin, bulaşıcı hastalıkların ve ekonomik kayıpların maliyeti, dünya gelirinin yüzde 3.5'ini aşacaktır.
Dolayısıyla Stern Raporu bir anlamda çevre politikalarının "ekonomik muhasebesini" gerçekleştirmekte ve umut dolu bir sonuca ulaşmaktadır: 2050 yılına kadar karbon yoğunluğunu 450-550 ppm aralığında tutmak için gerekli harcamaların maliyeti, dünya gelirinin yüzde 1'i, herhangi bir önlem almadan küresel ısınmanın sürdürülmesi neticesinde ortaya çıkacak salgın hastalıklar, işgücü kayıpları ve çevre sorunlarının ekonomik maliyeti ise dünya gelirinin yüzde 3.5'i olarak tahmin edilmektedir.
***
Stern Raporu böylesi bir "olumlu" ve "umut dolu" sonuca ulaşmasına karşın, küresel ölçekte bu türden bir tasarımın gerçekleşmesi önünde önemli engeller olduğu gözlenmektedir. Sorunların başında karbon salınımlarının aslında az sayıda ülke tarafından gerçekleştirilmesi gelmektedir. En fazla kirletici 20 ülke, gezegenimizdeki toplam karbon emisyonunun yüzde 80'ini gerçekleştirmektedir. Bunların birkaçının dahi böylesi bir projede yer almaması (Çin ve ABD gibi), bütün önlemlerin boşa gitmesine yol açacaktır.
Öte yandan, kanımca dünya ölçeğinde küresel ısınmaya karşı etkin önlemlerin alınmasını geciktiren (hatta önleyen) önemli bir diğer neden ise söz konusu önlemler paketinin yaptırım koşullarının yeterince açık ve caydırıcı olmayışından kaynaklanmaktadır, Örneğin, özünde bir Avrupa projesi olarak sürdürülen Kyoto Protokolü, her ülke ve endüstriyi somut karbon emisyon kotaları ile sınırlamaktadır. Ancak, Kyoto Protokolü, söz konusu kotaların uygulanmasını karbon vergileri ve karbon ticareti gibi piyasa araçları ile sürdürmeyi planlamakta ve dolayısıyla küresel ısınmayla mücadeleyi "pazar ekonomisinin kurallarına" havale etmektedir.
Kyoto Protokolü altında her üye ülkeye belli bir karbon emisyon kotası tahsis edilmekte ve üye ülkelerin bu kotaları kendi üreticileri arasında "paylaştırması" beklenmektedir. Tasarıma göre eğer herhangi bir üretici ya da ülke kendi kotasını aşarsa, çevreyi daha az üreten diğer ülke ya da üreticilerden karbon kotası "satın" alabilecektir. Yani, Kyoto Protokolü küresel ölçekte bir karbon piyasası kurulmasını önermektedir. Karbon kotaları, bir kere tahsis edildikten sonra, dünya pazarında oluşacak fiyatlarda çok kirleten ülkeler tarafından "satın alınabilecektir". Böylelikle pazar ekonomisinin "etkin" kuralları altında toplam karbon emisyonunun kontrol altına alınabileceği düşünülmektedir.
Ancak, bu tasarımın pratikte işletilmesinde önemli bir "hata"nın geçtiğimiz sene içinde bizzat AB ülkeleri tarafından yapıldığı anlaşılmaktadır. AB hükümetleri 1 Ocak 2005'te yaptıkları karbon kotası tahsislerinde son derece "cömert" davranmışlar ve kendi üreticilerine ilgili kotaları yeterince "sıkı" dağıtmamışlardır. AB üreticileri mevcut karbon emisyonları altında dahi karbon kotalarını dolduramayınca gerçekleşmesi beklenen "karbon piyasası" yaratılamamış ve gerçekçi bir karbon fiyatı da oluşturulamamıştır.
Financial Times'ta yer alan bir habere göre 2005'ten bu yana karbon fiyatları ton başına 9 Avro ile en düşük düzeyinde seyretmekte ve genç karbon piyasasının geleceğini de tehdit etmektedir.(**)
Gerçek şu ki, "karbon piyasasında" dolaşıma girmesi beklenen karbon kotası ticareti daha şimdiden uluslararası finans şirketlerinin iştahını kabartmaktadır. Nitekim, örneğin Financial Times'ın 20 Eylül tarihli bir haberine göre, uluslararası finans sermayesinin öncü derecelendirme kuruluşlarından birisi olan Morgan Stanley, çok yakında hızla gelişmesi beklenen karbon piyasasına 3 milyar dolarlık yeni biryatırım kararı ile girmeye karar vermiştir. Uluslararası finans şebekesi, bundan önce de azgelişmiş ülkelerin kamu varlıklarının "özelleştirme" altında pazarlanmasını yürütmüş ve bir yandan da emeklilik sigorta birikimlerinde oluşan fonları kullanarak şişkinleşmesini sürdürebilmiş idi. Öyle anlaşılıyor ki kapitalizmin artan rekabeti altında daralan küresel finans sermayesi, şimdilerde yepyeni bir piyasaya kavuşmanın telaşı içindedir.
Küresel ısınma tehdidine karşı "kapitalist pazar ekonomisinin mantığına sadık" bir çevre politikası ne kadar gerçekçidir?
Ve son bir gözlem: Küresel ısınmaya karşı Kyoto Protokolü'nün hedeflerini bayrak edinen çevre örgütleri gerçekten neyin çıkarlarını savunduklarının farkında mıdır?
(*) "The Economics of Climate Change", www.hm-treasury.gov.uk
(**) Financial Times, 31 Ekim 2006.
(Cumhuriyet, 15 Kasım 06)