30.11.2006 07:15
PKK arşivlerini açmaya hazır - Nihat Kaya – ANF
KANDİL (30.11.2006)- PKK’nin ilan ettiği ateşkesle birlikte Kürt sorununun çözüm yolları için çeşitli tartışmalar yapılırken; Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurularak, çatışma döneminde tarafların işledikleri suçların ortaya çıkarılmasını istedi. Komisyonun Güney Afrika deneyimi, Türkiye’de de benzer bir sürecin başlaması halinde geçmişte kalan karanlık noktaların aydınlatılabileceğini gösteriyor. KKK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, tarafsız bir komisyonun kurulması halinde arşivlerini bu komisyonun inceleme çalışmalarına açabileceklerini belirterek, “Bizden yana işlenen suçların bir bir ortaya çıkarılmasına hazırız.” dedi.
Türkiye’de 20 yılı aşkındır süren yoğun çatışmalara rağmen devlet Kürt sorununun çözümü herhangi bir adım atmaya yanaşmazken, geniş çaplı askeri operasyonlar ve psikolojik hareketlere rağmen gerilla ve Kürt halkı da direnişini sürdürmeye devam ediyor. Çözümün önünü açmak için Kürt hareketi iyi niyetini göstererek zaman zaman ateşkes süreçlerini başlatırken, Türk devleti de pişmanlık yasalarına başvurmaktan vazgeçmiyor.
Ateşkes süreciyle birlikte kamuoyunda genel af tartışmaları başlarken, AKP hükümeti de bu taleplere kulağını tıkayarak adeta siyasi basiretsizliğini gösteriyor. Çözümün önünü açmaya dönük politikalar geliştirilemezken, genel af tartışmaları da “kimin kimi affedeceği” konusunu tartışmaya açtı. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, bu konuda Güney Afrika yıllarca önce hayata geçirilen Hakikatleri Araştırma Komisyonu’nun Türkiye’de uygulanması için çeşitli önerilerde bulundu.
“Düşük yoğunluklu savaş” adı verilen yaklaşık çeyrek asırlık çatışmalar, kullanılan kirli savaş yöntemlerinden dolayı birçok sefer Türkiye ve dünya gündemine girdi. Devletin resmi rakamlarına göre 30 bin, devlet dışı kurumların rakamlarına göre ise 60 bin civarında insan yaşamını yitirdi.
SAVAŞIN YARATTIĞI BÜYÜKTAHRİBAT
Savaşta kimyasal silah kullanımının yanı sıra 4 bin civarında köyün boşaltılması, milyonlarca insanın mülteci durumuna düşürülmesi, işlenen binlerce faili meçhul cinayet ve bir o kadar insanın akıbetinin belli olmaması kirli savaşın sonuçları arasında yer alıyor. Bu ağır faturanın yanı sıra yüz binlerce insan da ceza evlerinde yaşamlarının en güzel yıllarını geçirmek zorunda kaldı. Gözaltı ve cezaevlerinde yapılan kötü muamele ve işkencelerin izleri hala devam ediyor.
Savaş boyunca milletvekili, aydın, gazeteci veya iş adamı demeksizin binlerce sivil insan vuruldu. Toplumun her kesiminden insanı hedef haline getiren bu savaşta, insanlar nereden ve kimden atılacağı ‘belli olmayan’ kurşunlarla vurulma riski altında yaşadı. Bu cinayetlerin üzerlerindeki sis perdesi daha aydınlatılmadan 1996’da Susurluk Kazası, 2005’te Şemdinli olayı ve geçtiğimiz günlerde de Uludere’de yaşanan olay devlet ve çete örgütleri arasındaki bağlantıları açığa çıkardı.
Faili meçhul cinayetlerde devletin parmağının olduğunu açığa çıkaran bu olaylar, toplumun yıllardır süren çatışmalardan dolayı toplumun bozulan psikolojisinin daha fazla gerilmesine yol açtı. Türkiye’de sık sık gündeme gelen intihar vakaları, Vietnam sendromları, toplumun yaşadığı büyük trajedinin boyutlarını gözler önüne seriyor.
KİM SUÇLU?
Sıcak çatışmaların hala sürdüğü Türkiye’de, insanlar bu savaş yüzünden şu veya bu şekilde hala yaşamları yitirmeye devam ediyorlar. Peki, bunca acıya sebep olan bu savaşın sorumlusu kim? Suçlu kim, suçsuz kim? Kimin affetmeye, kimse bağışlanmaya ihtiyacı var? Suçlu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) nezrinde insan hakları karnesi çok kötü olan ülkelerin başında gelen Türkiye mi? Yoksa sivil insanları vurmakla ve terörizm ile suçlanan PKK mi? Bu soruların cevabını belki tarih verecek ama, sapla samanın birbirine karıştığı Türkiye’de, insan hakları örgütleri raporları şimdiden şunu açıkça gösteriyor ki; savaşın her iki tarafı da bir biçimiyle suçlu.
Tarih, yaşanan savaş ve çatışmalarda mutlak haklı veya mutlak haksız diye bir şeyin olmayacağını gösterdi. Tarih, haklı olduğunu iddia edenin haksızlıklarını, haksız olarak gösterilenin de haklı yönlerini açığa çıkardı. İnsanlığın yaşadığı binlerce yıllık geçmiş ne mutlak haklı ne de mutlak haksız diye bir şeyin olmadığını gösterdi. Kazanan daima uzlaşma ve birlikte yaşam anlayışı oldu. Günümüzde İspanya’da, İrlanda’da, Nepal’de ve dünyanın birçok ülkesinde, onlarca yıl süren ve yüz binlerce insanın yaşamını yitirmesine neden olan iç savaşların ardından, başlatılan barış girişimleri bu anlayışı doğruladı.
‘PKK’DEKİ SUÇLARI AÇIĞA ÇIKARMAYA HAZIRIZ’
Dünyada ve Türkiye’de yaşanan bu gerçekliklere rağmen Türk devleti, savaşın tek sorumlusu olarak ‘terörist’ diye suçladığı Kürt Özgürlük Hareketi’ni gösteriyor. Türkiye’de işlenen suçların tek taraflı işlenmediğini söyleyen Koma Komalen Kürdistan Yürütme Konsey Başkanı Murat Karayılan, kendilerinden yana işlenen suçların açığa çıkarılmasına hazır olduklarını bildirdi. Türkiye’de çatışmaların durdurulması ve toplumsal bir barış ortamının yaratılması için Türk devletinin de işlediği suçların ortaya çıkarılması gerektiğine vurgu yapan Karayılan, şunları söyledi:
“Bizden yana işlenen suçların bir bir ortaya çıkarılmasına hazırız. Bizim taraftan hangi suçlar işlenmişse, bunların aydınlatılması için her türlü imkan ve olanağımızı sunarız. Bu konuda bütün arşivimizi açar, en samimi bir biçimde her şeyimizi ortaya koyarız. Fakat aynı şeyler devletten yana işlenen suçlar açısından da geçerli olmalıdır.”
Gerçekliklerin açığa çıkarılmasından söz ederken, devletin yaptığı operasyonlarda vurulan gerillalardan bahsetmediğini belirten Karayılan, “Ben savaş yasalarını çiğneyen, kural dışı kirli savaş yöntemleriyle vurulan sivillerden ve yakılıp yıkılan köylerden bahsediyorum. Bu savaşta birçok doktor, öğretmen, işadamı, milletvekili vuruldu. Binlerce sivil savunmasız insan vuruldu. Şimdi bunları vuranlar gizli mi kalacak? Oluşturulacak olan bir komisyon bunların suç olup olmadığı ve hakikatin kendisini açığa çıkarmalı” şeklinde konuştu.
‘KOMİSYON HALKLARI YAKINLAŞTIRIR’
Türkiye’de hakikatlerin çarpıtılmak istendiğine ve bu yaklaşımların yıllardır süren çatışmalarda zarar gören sivil insanların acılarını attırdığına dikkat çeken Karayılan, iki halkın birbirine karşı önyargılarının tümden aşılabilmesi ve güçlü bir birlikteliğin temellerinin atılabilmesi için Hakikatleri Araştırma ve Adalet Komisyonu’nun kurulmasının bir zorunluluk olduğunun altını çizdi. Bir taraf olarak kendilerinin böylesi bir komisyonun kurulması fikrine sıcak baktıklarını söyleyen Karayılan, şunları ifade etti: “Önderliğimiz, iki halk arasındaki sorunların çözüme kavuşturulması ve haksızlıkların giderilip, karşılıklı samimi bir itiraf ve bağışlamanın gelişmesi ve böylelikle Kürt ve Türk halklarının özgür birlikteliği sözleşmesinin temellerinin yeniden güçlü bir şekilde atılması için Hakikatleri Araştırma ve Adalet Komisyonu’nun kurulmasını önermiştir.”
Hakikatlerin araştırılması için oluşturulacak olan bir komisyonun çalışmalarında, kendi cephelerinde her türlü kolaylığı sağlayacaklarını ısrarla yineleyen Karayılan, devletinde benzer kolaylıklar sağlaması gerektiğini belirtti. Komisyonun açığa çıkaracağı gerçekler temelinde birbirini karşılıklı bağışlamanın gelişebileceğine vurgu yapan Karayılan, “Olayı bizzat uygulayanlar ve söz konusu olaydan bizzat zarar görenler birbiriyle yüzleştirilerek, bu sorun kökten telefi edilmeli. Böylece iki halkın birlikte yaşaya bilmesi için yeni bir sayfa açılmalıdır.” diye konuştu.
‘KOMİSYON İKİ TARAFA EŞİT MESAFEDE OLMALI’
Hakikatleri Araştırma ve Adalet Komisyonu’nun Türkiye’de Kürt sorununun çözümünün geliştirilmesinde de en önemli faktörlerden biri olacağının altını önemle çizen Karayılan, böylesi bir komisyon çalışmasının ön çalışmalarının yapılması gerektiğini vurguladı. Hakikatleri Araştırma ve Adalet Komisyonu’nun tarafsız kesimlerce kurulması gerektiğine dikkat çeken Karayılan, komisyonun her iki tarafa eşit mesafede durması ve her iki tarafta işlenen suçları açığa çıkarması gerektiğini önemle belirtti. Hakikatleri Araştırma ve Adalet Komisyonu çalışmalarında, kendi cephelerinde her türlü olanağı sunacaklarını taahhüt eden Karayılan, Türkiye’de sorumlu, ilgili, duyarlı ve tarafsız çevreler, insan hakları kurumları gibi bu konuda kendilerini Türkiye’ye karşı sorumlu hisseden ve sorunlara objektif yaklaşan bütün çevrelere Hakikatleri Araştırma ve Adalet Komisyonu’nu kurma çalışmalarını başlatmaları çağrısında bulundu.
Kürt sorununun çözümünün Kürtler ile Türkiye arasında bir sorun olduğunu hatırlatan Karayılan, komisyonun Türkiye’de kurulması gerektiğini önemle belirtti. Uluslararası güçlerin böyle bir çalışmada en fazla kolaylaştırıcı bir rol oynaya bileceklerine vurgu yapan Karayılan, şöyle konuştu: “Bu komisyon içte, Türkiye’de kurulmalıdır. Türkiyeli demokratik kurum ve kuruluşlarca desteklenmeli yani güçlü bir toplumsal desteği olmalı ve sivil toplum kesimleri arkasında olmalıdır. Devlette bir biçimde onun varlığını kabul etmeli. Uluslararası çevreler bu çalışmada sadece kolaylaştırıcı olabilirler.”
‘AF DEĞİL TOPLUMSAL UZLAŞI’
Çatışan her iki güç arasında sıkışan siviller yıllardır süren bu savaşın esas mağduru durumdalar. Affetmesi gerekli olan da bu halk kesimleridir. Bir affın ne yitirdikleri geçmişlerini, nede kaybettikleri yakınlarını getirmeyeceğini iyi bilen bu insanlar, kaybettiklerine ve yitirdiklerine ilişkin hakikatin ne olduğunu en azından bilmek istiyorlar. Bütün aflarda görüldüğü gibi mağdurlar mağduriyetleriyle baş başa kalırken, suçluların ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramadı. Anadolu topraklarında yüz yılı aşkın bir süredir devam eden Kürt sorunu ve 21 yıldır devam eden PKK ‘isyanı’ bir af ile çözülebilir mi? Suçlunun belli olmadığı bir ortamda kim kimi affedebilir? Böylesi bir aftan kimler karlı çıkabilir? İki yüz yıldır süren Kürt sorunundan mağdur olan sivil halkın mağduriyetleri af ile giderilebilir mi?
Türkiye’de Kürt sorunundan kaynaklanan sorunları bir af ile çözmeye çalışmanın bir yanılgı olduğunu baştan belirten Karayılan, yaşananın toplumsal bir sorun olduğuna vurgu yaptı. Kürdistan’da kirli bir savaşın yürütüldüğünü hatırlatan Karayılan, her iki tarafında birbirine karşı yaşattığı acıların söz konusu olduğuna dikkat çekti. ‘Kim kimi affedebilir?’ diye soran Karayılan, devamla şunları dile getirdi; “Bir taraf suçlu, diğer taraf tertemiz olsa tamam. O zaman temiz olan taraf diğerini affedilebilir. Fakat böyle bir şey yok. Her şeyden önce toplumsal bir yaranın açığa çıkarılması temelinde gelişen mücadelemize, Türk devletinin saldırması sonucunda gelişen bir savaş var. Bu saldırı karşısında bizim gösterdiğimiz direnişe başkaları haksız diye bilir. Onlar yürüttüğümüz savaşı temelsiz ve haksız bulabilirler. Fakat bu savaşta binlerce sivil savunmasız insan vuruldu. Üstelik bunlar devlet güçleri tarafından vuruldu. Devletin illegal yöntemlerle kurduğu örgütler eliyle sivil insanları vurduğu bilinmektedir. Bunun en son örneğini Şemdinli’de gördük. Susurluk Kazası çokça tartışıldı ama onun arkasındaki gerçekler açığa çıkarılmadı. Yani Kürdistan’da kirli yöntemlerin kullanıldığı bir savaşın yaşandığı bir gerçek. Bu karşılıklıda olmuştur. Bunun için sorun bir af sorunu değildir, sorun bir toplumsal uzlaşma sorunudur. Bir toplumsal uzlaşmayı sağlayarak toplumunu birbirini yeniden kucaklaması ve geçmiş hataların itirafı temelinde birbirin affetmesidir.”
YARGISIZ İNFAZLAR DEVAM EDİYOR
Türk devleti kendisini sürekli affetmesi gereken taraf pozisyonunda tutmak istese de bağımsız gözlemcilerin yayınladıkları raporlar ve uluslararası alan Türkiye hakkında açılan davalar bunun böyle olmadığını gösteriyor. Türkiye’de, uluslararası sözleşmelerde insana tanınan temel üç kuşak haklarına saygı gösterilmesi bir yana, bütün canlılara tanınan yaşama hakkına dahi tanınmadığı belirtiliyor. İnsan hakları derneklerinin yayınladıkları raporlarda, devlet ve devlet bağlantılı örgütlerin bu konuda en büyük ihlalleri yaptığı sonucu ortaya çıkıyor. İnsan hakları dernekleri raporlarında şunlara yer veriyorlar:
Aralarında yazarlar, gazeteciler, sendikacılar, yerel ve ulusal politikacılar, dini liderler ve insan hakları savunucularının bulunduğu çok sayıda kişi, Türkiye’de ifade özgürlüğü haklarını kullandıkları için yargılandı veya hapsedildi. Türkiye’de ifade özgürlüğü anlamında büyük sınırlamaların olduğuna dikkat çeken İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) 2006 yılının ilk 9 ayını kapsayan raporunda, haklarında soruşturma başlatılan 308 kişiden 261 hakkında dava açıldığına vurgu yapılıyor.
Bu davalarda 58 kişinin beraat ettiğinin ve 134 kişinin de mahkum olduğunun altını çizen rapor, Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerine ilişkin şöyle bir bilanço sunuyor: “Bu yılın ilk 9 ayında meydana gelen çatışmalarda 180'i güvenlik görevlisi, 117'si silahlı gerilla ve 2'si sivil olmak üzere 299 kişi öldü. Yargısız infaz sonucu 36, faili meçhul sonucuysa 17 ölüm meydana geldi.”
İHD raporları, Türkiye’de sıklıkla işlenen yargısız infazların birçoğunda devlet bağlantısının bulunduğuna işaret ediyor. Mardin’in Kızıltepe ilçesinde “terörist” oldukları iddiasıyla 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz’ın öldürülmesi ve 19 Ocak 2005 günü Şırnak ili Toptepe Köyü Camili mevkiinde beş gencin işkence edilerek öldürülmesi olayında olduğu gibi İHD gözlemcileri “maktullerin silahsız bir şekilde güvenlik görevlileri tarafından yargısız infaz sonucu öldürüldükleri” kanaatine varmıştı.
Türkiye’deki insan hakları ihlallerinin birçoğunun devlet tarafından gerçekleştirildiği gerçeği sadece sivil toplum örgütleri tarafından dile getirilmiyor. Uluslararası güçler tarafından da bu gerçeklik aynı şekilde dile getiriliyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Türkiye ile ilgili 2006 yılının 1 Ocak ile 7 Temmuz tarihleri arasında 189, 2005 yılında 290, 2004 yılında da 171 adet hüküm vermiş olması bu gerçekliği açık bir şekilde gözler önüne seriyor.
FAİLİ MEÇHULLER DEVLET BAĞLANTILI
Türkiye’de devletin suça bulaştığı gerçeği sadece muhalif ve tarafsız kesimler tarafından da dile getirilmiyor. Zaman zaman devletin yetkili ağızlarının ve bu olaylar için bizzat yer almış kişilerin itiraflarında da bu gerçeklik açıkça görülüyor. Üzerindeki sır perdesi hala aralanamayan Kürt bilge Musa Anter cinayetinin devlet tarafından işlendiğini gerçeğinin, Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş tarafından Susurluk Araştırma Raporu'nda kabul edilmesi olayın vahametini ortaya koyuyor.
Bu ve buna benzer birçok olayın devlet bağlantılı yapıldığı gerçeği bu olayların gerçekleştirilmesinde bizzat yer alan itirafçı Abdulkadir Aygan’ın tüyler ürperten itiraflarında da yer alıyor.
Binbaşı Cem Ersever'in girişimiyle yeni kurulan JİTEM'in ilk 7 kişilik kadrosunda yer alan Aygan, dönemin Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis tarafından kendilerine devlet memurluğu verildiğini belirtiyor. Gazeteci-yazar Musa Anter, Demokrasi Partisi (DEP) üyesi Mehmet Şen ve Diyarbakır İnsan Hakları Derneği Başkanı Vedat Aydın’ın da içinde bulunduğu birçok Kürt aydınının vurulması olayının, kendisinin de içinde olduğu JITEM tarafından yapıldığı gerçeğini itiraf eden Aygan, bu olaylar da Türkiye’de yıllardır aranan “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım’ın polisle işbirliği içinde olduğuna dikkat çekiyor. Susurluk kazası meclis, polis ve çete işbirliğini açığa çıkarmış olsa da Türkiye’de yaşanan gerçekliklerin hiçbirisinin bilinmesi istenmediği için hızla olayın üstü kapatılmaya çalışıldı.
Kasım 2005’te Şemdinli’de ve Kasım 2006’da da Uludere’de meydana gelen olaylar, Susurluk ile açığa çıkan ama üstü örtülen ilişki ağının hala sürdüğünü gösterdi. Günümüzde hala devam eden faili meçhul olaylar ile toplumu kaosa sürüklemek için düzenlenen patlamaların da bu örgütler tarafından yapıldığı gerçeği açığa çıktı.
1990’yılların başlarında Hizbullah adı altında işlenen cinayetlerin devlet tarafından yönlendirildiğini söyleyen Aygan, geçmişte ve günümüzde işlenin cinayetlere ilişkin şu yorumu yapıyor; “Olayların yüzde 80 veya 85'ini JİTEM'in İstihbarat Timi'nin yaptığını söyleyebilirim.”
GÜNEY AFRİKA DENEYİMİ
Türkiye ile benzer bir süreç yaşayan Güney Afrika’da yaşanan ırk ayrımcılığı ve bundan kaynaklı haksızlıklar Hakikat ve Uzlaşma Komisyonları aracılığıyla atlatılabildi. Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu, beyaz olmayanlara yönelik politik ve ekonomik ayrımcılık uygulamayı öngören Apartheid rejimiyle ırk ayrımcılığına karşı mücadele veren Afrika Ulusal Kongresi (ANC) arasında otuz yılı aşkın bir süre devam eden mücadelede yaşanan insan hakları ihlallerini incelemek amacıyla kuruldu.
Güney Afrika’da demokrasi bilincini ve toplumsal barışın gelişmesine önemli katkılar sunan bu komisyonun kurulma nedenini, komisyonların kurulması yönündeki öneriye şekil ve içerik kazandıran, Profesör Kader Asmal şu sözlerle özetliyor: “Ulusal Yürütme Komitesi’nin Apartheid politikalarından kaynaklanan bütün suistimalleri soruşturmak üzere bir hakikat komisyonu kurulmasını teklif etmesinin sebebi, tam bir ifşaat, bir hesap verme sağlanması gerektiği yönündeki inancımızdı. Kendi kendimizi affetmeye değil, hakikatin tamamına ihtiyacımız vardı; böylece kaybolma olaylarına, cinayetlere, işkencelere, kirli oyunlara kurban giden herkes ya da onların ailelerine neler olup bittiğini öğrenecektir.”
NEDEN HAKİKAT KOMİSYONU?
Güney Afrika, Apartheid rejiminin uyguladığı ırkçı politikalar yüzünden, içinde toplu katliam ve işkence suçları da bulunan, birçok insan hakları ihlaline sahne oldu. 1991’de Nelson Mandela’nın Beyaz rejimin başbakanı F. W. de Klerk ile Apartheid rejimini sona erdirmeyi ve demokrasiye barışçıl bir geçişi öngören bir süreç üzerinde anlaşmaya varmasının ardından, Güney Afrika’da ilk demokratik seçimler yapıldı.
28 yıl hapsin yatan ANC lideri Mandela bu seçimlerde Güney Afrika Cumhuriyeti Başkanı seçilir ve ANC iktidar partisi olur. Birçoğu işkence geçen ve birçok katliama tanık olmuş olan iktidarın yeni üyeleri, bu dönemde Nürmberg Mahkemeleri’ne benzer mahkemelerin kurulmasının yerine, Hakikat ve Uzlaşma Komisyonları’nın oluşturulması düşüncesini geliştirdiler. İlk demokratik seçimlerden sonra oluşturulan kabinede başkan yardımcı olarak yer alan Thabo Mbeki bunun sebebini şöyle açıklıyordu: “ANC’de herkes ‘Şu piçleri bir yakalayıp ipin ucunda sallandırabilsek’ arzusundaydı. Ama anladık ki, bir yandan bunu isteyip bir yandan da barışçıl bir geçişe zemin hazırlamamız mümkün olmayacaktı. Seçtiğimiz yolu izlemeseydik, ülke bugün ne halde olurdu bilmiyorum. Apartheid devletinin güvenlik teşkilatının üyeleri için Nürmberg tarzı bir yargılama tehdidi olsaydı, asla barışçıl bir değişim geçiremezdik.”
GÜNEY AFRİKA’DA ORTAYA ÇIKAN SONUÇLAR
Güney Afrika’da af, hakikatin araştırılması karşılığında mümkün hale getirilmişti. Güney Afrika modeli, genel af ilan eden modellerden farklıydı. Birincisi af başvurusunun bireysel olarak yapılması gerekiyordu; geniş kapsamlı af diye bir şey yoktu. İkincisi, af başvurusunda bulunanlar Af Komitesi’nin karşısına çıkıyordu ve bu oturumlar kamuya açık yapılıyordu. Üçüncüsü ve en önemlisi yalnızca siyasi olduğu aşikar eylemlerin aftan yararlandırılması, adli olayların bu yasanın dışında bırakılmasıydı.
Hakikat ve Ulaşma Komisyonu üyesi Alex Boraine yürüttükleri çalışmalarının sonuçlarına ilişkin en dikkat çeken yönleri şöyle sıralıyor:
“Birincisi; Güvenlik güçleriyle diğer faillerin anlattığı korkunç hikayelere tepki olarak, bir mağdurun veya bir mağdur ailesinin intikam girişiminde bulunduğu tek bir vakanın bile yaşanmaması dikkat çekicidir.
İkincisi; bir hakikat komisyonunun toplumun geneline insan hakları eğitimi sağlama yetisinin bir sulh mahkemesinden veya savaş suçları mahkemesinden daha gelişkin olduğu ve bir komisyonun bu konuda mahkemelerden daha donanımlı olduğunu ileri süreceğim.
Üçüncüsü; bir hakikat komisyonu mağdurların uğradığı zararın tazmin edilmesi ve mağdurların rehabilitasyonu açısından çok daha iyi rol oynadı.
Dördüncüsü; İnsan hakları ihlalleriyle ilgilenecek mahkemelerin kurması, kuvvetli bir caydırıcı etkide bulunabiliyor.
Beşincisi; Bir hakikat komisyonu bilgiye ulaşmayı, bilginin teslim edilmesini ve hesap sorulabilirliği sağlamanın yanı sıra, zararların tazmin edilmesi yönünde de çaba gösterebiliyor.”
RAHŞAN AFFININ SONUÇLARI
Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde de birçok af çıkarıldı. Bunlardan en sonuncusu 2000 yılında ‘Rahşan Affı’ olarak da anılan ‘Şartlı Salıverme Yasası’ oldu. Kamuoyunun yoğun tepkilerle karşıladığı ‘Rahşan Affı’, on binlerce hükümlünün cezasını tamamlamadan salıverilmesine neden oldu. Bu yasa çerçevesinde,13 Ocak 2005 tarihine kadar, 12 bin 38 hükümlünün tahliye edildi. Tahliye olanların içinde ilk sırayı 2 bin 88 kişi ile gasp ve benzeri suçlardan hüküm giyenler, ikinci sırayı ise bin 323 kişi ile hırsızlık suçundan hüküm giyenler geldi.
Aralarında Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok ve Muammer Aksoy gibi birçok gazeteci ve yazarı vurmakla yargılanan yedi sanığı, Abdi İpekçi cinayetinin ve Papa suikastinin sorumlusu Mehmet Ali Ağca’nın ve Banka Müdürü Sema Adın, öğretmen Serpil Yeşilyurt gibi cinayet suçuyla yargılanan birçok sanığın da bu yasadan yararlandırılması bu yasa karşısında toplumsal huzursuzluğun artmasına neden oldu. Çıkaranların dahi sahiplenmekten kaçındığı yasa ile tahliyelerin başlamasından kısa zaman sonra kapkaç, hırsızlık ve tecavüz olayları had safhaya ulaştı.
Rahşan Affı’ndan yararlanarak tahliye olanlardan bir kısmı tahliyelerinin üzerinden kısa zaman geçmeden yeniden cezaevine girdiler. Bunlardan 60’ı adam öldürme, 220’si hırsızlık ve 30’u cinsel suçlardan dolayı ceza aldılar.
ŞİLİ’DE İBRETLİK AF ÖRNEĞİ
Türkiye’deki af deneyimlerine benzer deneyimler dünyanın birçok yerinde de yaşandı. Kamuoyunun büyük tepkilerini toplayan aflardan biride 1978 yılında Şili’de yaşandı. General Augusto Pinochet tarafından çıkarılan af yasası ile 11 Eylül 1973 ve 10 Mart 1978 tarihleri arasında işlenen bütün insan hakları ihlalleri affa uğradı. 17 yıl süren Pinochet diktatörlüğünün ilk beş yılına denk gelen bu süre, Şili’de büyük insan hakları ihlalleri yaşandı. Büyük çoğunluğu af kapsamına alınan beş yıl içinde olmak üzere Pinochet diktatörlüğü boyunca toplam 1300 kişi kaybedildi, 30 bin kişide işkence gördü. Pinochet yanlılarının yaptığı bu insan hakları ihlallerini yine Pinochet affetti. İşkenceciler işkence yaptıkları için, mağdurlar da mağdur oldukları için affedildiler. …………………………………………………………………………………………
-APARTHEİD-
Apartheid: Güney Afrika’da 1990’ların başına kadar hüküm süren ve beyaz azınlık ile beyaz olmayan çoğunluk arasındaki ilişkileri düzenleyen rejim, Apartheid, beyaz olmayanlara yönelik politik ve ekonomik ayrımcılık uygulanmasını öngörür. Apartheid’ın uygulanması, bütün Güney Afrikalıları ya siyah (Bantu), ya renkli (karışık ırklardan gelenler) ya da beyaz olarak sınıflandıran 1950 tarihli Nüfus Kayıt Yasası ile mümkün olmuştur. Apartheid politikası, 1948’de iktidara gelen Ulusal Parti tarafından resmi politika ilan edilir. 1950 yılında çıkarılan Grup Bölgeleri Yasası, şehirlerde her ırkın yaşam ve iş alanlarını birbirinden ayırdı, bölgeler arası hareketliliği (örneğin başka bir bölgede çalışmayı veya arazi satın almayı) yasakladı. Siyahların beyazların yaşadıkları bölgelere gelmesini önlemek üzere, geçiş belgeleri taşınması zorunlu hale getirildi. Güney Afrika hükümeti, 1950’lerden itibaren ‘anayurt’ politikasını yürürlüğe koydu. Her siyah, nerede yaşadığına bakılmaksızın (sözde çeşitli derecelerde bağımsızlık) özerklik tanınmış bir ‘anayurt’un yurttaşı sayılıyordu. Böylece siyahlar, Güney Afrika politik yapısından tümüyle dışlandılar. ‘Anayurtlar’ ekonomik ve politik açıdan Beyaz hükümete bağlıydı.
-NELSON MANDELA-
Nelson Mandela; 1944’te Afrika Ulusal Kongresi’ne (ANC) katıldı ve 1949’da liderlerden birisi oldu. Hareketi canlandırmaya ve Apartheid’a karşı daha militan bir mücadele verilmesini sağlamaya çalıştı. 1960’da silahsız Afrikalıların katledilmesi ve peşinden ANC’nin yasaklanması üzerine, şiddet içermeyen mücadele tarzını terk etti ve rejime karşı sabotajlar düzenlenmesini savundu. 1963’te Mandela ve diğer liderler vatana ihanet, sabotaj ve komplo suçlamalarıyla ömür boyu hapse mahkum edildiler. Beyaz hükümetin özgür bırakmak zorunda kaldığı 1990 yılına kadar 28 yıl hapis yattı. 1991’de Mandela, Beyaz rejimin Başbakanı F. W. de Klerk ile Apartheid’ı sona erdirmeyi ve demokrasiye barışçıl bir geçişi öngören bir süreç üzerinde anlaşmaya vardı. İlk demokratik seçimlerde Güney Afrika Cumhuriyeti Başkanı seçildi.
(ANF NEWS AGENCY)