Ana Sayfa / Basın / 
22.08.2008
30.11.2006 05:59

Türkiye-İran ilişkileri - Nuray Mert

 

Geçen hafta sonu, Dünya Ekonomik Forumu vesilesiyle Türkiye'de bulunan, İran Cumhurbaşkan Yardımcısı Perviz Davudi ile görüşme fırsatı buldum. Kendisiyle röportaj yapan basın mensubu diğer arkadaşlar da görüşmeyi haber yaptıkları ve bu düzeyde yapılan görüşmelerde diplomatik dilin dışına çıkılamadığı için, röportajı yayımlamaktan vazgeçtim. Ancak, bu görüşmeyi, Davudi'nin dostane mesajlarını iletmeye ve Türkiye-İran ilişkileri konusunda bazı hatırlatmalar yapmaya vesile edeyim.

 

Biliyorsunuz, İran, 11 Eylül sonrası uygulanmaya başlanan saldırgan ABD dış politika söyleminin 'şer ekseni' olarak ilan ettiği ülkelerden biri, hatta en önemlisi. Bu aslında yeni bir gelişme değil, İran İslam Devrimi'nden bu yana başlayan bir gerginliğin sonucu. Diplomatik dilde, sürekli karşılıklı dostluktan, tarihsel ve kültürel yakınlıktan söz edilse de, bu gerginlik Türkiye-İran ilişkilerine fazlasıyla yansıyor.

Irak işgali öncesinde, İran ve Suriye, sıradaki hedefler olarak ilan edilmişlerdi.

Türkiye'de ABD işgalini destekleyenler de İran ve Suriye'yi parmaklarına dolamışlardı. Savaş karşıtı çabalarımızı, bölgedeki otoriter rejimlere destek vermek olarak karalamaya çalışıyorlardı. Türkiye'nin İran ve Suriye ile arasına mesafe koyması gerektiğini iddia edip, bunun propagandası için binbir dereden su getiriyorlardı.

 

Ne yazık ki, ABD'nin Türkiye'yi bölgedeki işgal politikasının tarafı haline getirme politikasının bir parçası olan Türkiye ve İran'ın arasını açmak gayretleri, bu ülkede toplum nezdinde yaygın bir karşılık bulmasa da, birçok çıkış noktası bulabiliyor.

 

Bu çıkış noktalarından biri, Türkiye'deki laik kesimi İran rejimiyle korkutmak, İran ile yakınlaşmanın, bir rejim ithali tehlikesi doğuracağı korkusunu yaymak. Bu çıkış noktasından hareket edenler, nedense, mesele laiklik ve rejim ise, Suudi Arabistan ile saflarda yer almanın, daha doğrusu aynı saflara itilmenin neden sorun olmadığını katiyyen sorgulamıyor. İkinci çıkış noktası, milliyetçi hassasiyet ve kuşkuların kışkırtılmasından hareket ediyor. Bölgede İran nüfuzunun artmasının Türkiye'nin aleyhine olacağı fikri etrafında gelişiyor, tarihsel rekabeti hatırlatıyor. Milliyetçiliğin dindar tonu ağır basıyorsa, Sunni-Şii ayrımı gündeme getiriliyor.

 

Oysa dünyada olan biteni biraz takip edip, kavrayabilen herkesin açıkça görmesi gereken bir şey var; şu anda İran'ın en son isteyeceği şey Türkiye ile arasının açılması (aslında, aynı şey Türkiye için de geçerli olmalı). Bu durumda ne rejim ithali söz konusu olabilir, ne de bölgesel rekabet çekişmesi. Zaten, rekabet söylemi, ABD dış politika söyleminin kışkırttığı, bölgedeki son durumu anlamaktan aciz bir görüş. Bu iddianın, tam tersine, bu bölgedeki iki güçlü ülkeden birinin gücünü yitirmesi, (özellikle büyük güçler nezdinde) diğerinin otomatik olarak güç ve önemini azaltır.

Bu bölgede olanlar, orta büyüklükteki güçler arasındaki denge ile belirlenmiyor ki, birinin yani İran veya Türkiye'nin gücünün artıp azalması, diğerini tersi oranda etkilesin. Dengelerin oluşmasında en önemli etken olan (ABD ve Batı Avrupa başta olmak üzere) büyük güçler olduğu sürece, süreç dediğim gibi orta büyüklükteki bir gücün öneminin azalmasının diğerinin de önemini azaltacak şekilde işler.

 

Ben dış siyasete, güç dengeleri, rekabetler, vs. perspektifinden değil, insani-ahlaki perspektiften bakmayı tercih eden biriyim. Bu açıdan, benim için öncelikle önemli olan, hangi devletin daha güçlü olacağı falan değil. Önemli olan, İran ve Türkiye ilişkilerinde muhtemel husumetlerin engellenmesi, bu bölge halklarının barış içinde, kültürel ortaklık veya farklılıklarını zenginlik olarak yaşadıkları bir ortamın uluslararası koşullarının oluşması. Ancak, hayata bu açıdan baktığınızı ilan ettiğinizde, karşınıza 'reel politika' mızıkacıları dikiliyor, ahlaki tercihinizi gerçekliği kavrama zaafı olarak göstermeye çalışıyorlar. Konuya 'reel politika' açısından baktığımızda da, söylediklerinin ne kadar tartışmalı olduğuna dikkatinizi çekmek için yukarıdaki değerlendirmeleri yapmak gereği duydum.

 

Türkiye-İran ilişkilerini daha ciddi biçimde düşünmek ve tartışmak zorundayız.

Çünkü, bu sadece iki ülkenin ilişkileri meselesi de değil, tüm bölgeye ve Türkiye'nin bölgede tutunacağı tavra ilişkin bir konu. Bakın Lübnan meselesi de, Türkiye'yi ABD-İsrail cephesine çekmeye gayret eden ABD politikalarının destekçileri tarafından, 'bölgede İran nüfuzunun artması tehlikesi' söylemine hapsedilmeye çalışıldı. Bundan sonra da, benzer birçok durumla karşılaşacağız. İran ve Türkiye arasında gerilim olması için, Türkiye'yi bir cepheye hapsetme çabası dışında hiçbir gerçek neden yok. Bu konuyu uzun uzun konuşmak durumundayız.

 

(Radikal, 30 Kasım ’06)

 


YAZICIYA GONDER


August
Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
28 29 30 31 1 2 3
4 5 6 7 8 9 10
11 12 13 14 15 16 17
18 19 20 21 22 23 24
25 26 27 28 29 30 31