18.12.2006 09:35
Bir uğursuz yıldönümü ve insanlık - Koray Düzgören
Yarın uğursuz bir yıldönümü. Yakın tarihimizde yüzleşmeye korktuğumuz, utandığımız, hatırlamak bile istemediğimiz rezil bir günün yıldönümü.
Bu, 19 Aralık 2000 yılında, 'Hayata Dönüş Operasyonu' adı verilerek 20 cezaevinde, zaten devletin elinde bulunan ve çoğu F Tipi Cezaevleri denilen tabutlukları protesto için ölüm orucuna yatmış yüzlerce hükümlü ve tutukluya yönelik zalimce saldırının yıldönümü.
Saldırı sırasında 30 hükümlü ve tutuklu öldürülmüş, bir çoğu da yaralanmıştı. İki de jandarma eri hayatını kaybetmişti. Operasyonların ardından, başta dönemin DSP'li Adalet Bakanı Profesör Hikmet Sami Türk olmak üzere devlet yetkileri ve büyük medyamız sonucu, “Cezaevleri ele geçirildi” şeklinde değerlendirmişti.
Tabii medyanın canı gönülden desteklediği bu operasyon sonrasında kimse de kalkıp, “Nasıl olur da devlet zaten elinde olan hapisaneleri tekrar ele geçirmiş olabilir?” diye sormadı. Buna karşılık malum medya, olaylarla ilgili olarak gerçekleri çarptıcı – bu utanç verici saldırılara maruz kalanları da suçlayarak- yayınlarını sürdürdü.
Bu nedenle insanlarımız 19 Aralık ve onu takip eden günlerde o 'yeniden ele geçirildiği' söylenen cezaevlerinde neler olup bittiğini öğrenemedi. Sonra yavaş yavaş işin rengi anlaşıldı. Yetkililerin iddialarının aksine hükümlü ve tutukluların, saldırıyı yapanlar tarafından öldürüldüğünü gösteren tanık ifadeleri ve Adli Tıp raporları açıklandı.
“Hayata Dönüş Operasyonu' nun aslında ölüm orucunda ölüm sınırına gelmiş mahkumların hayatını kurtarmak değil, F tipi cezaevlerine yönelik direnişleri kırabilmek amacıyla yapılmış bir şiddet gösterisi olduğu neredeyse kanıtlandı.
Kanıtlandı ama, her zamanki gibi devlet elindeki güçü kullanarak bu konuda açılan davaları ve araştırmaları sürüncemede bırakmaya devam ediyor. Bu gerçeğin resmen açıklanmasına müsaade etmiyor.
Tabii bu çok önemli değil. Ortaya çıkanlar gerçekler bile devletin bu operasyondaki sorumluluğunu ortaya koymaya yeterli.
Bu kanlı operasyondan sonra, kimi ölüm sınırında, bir kısmı saldırılarda yaralanmış, hırpalanmış, hasta yüzlerce tutuklu ve hükümlünün saldırının ertesinde F- Tipi denen tabutluklara sevkedilmesi meseleyi halletmedi. Türkiye'de bu operasyona, ölen, öldürülen onca kişiye ve yüzlerce hükümlünün sakat kalmasına rağmen bir cezaevleri meselesi var ve bu gözardı edilemez.
Ama ediliyor. O kanlı olaylara rağmen, terör sanığı ya da suçlusu denilerek insanlar o insanlık dışı hücrelere diri diri konuluyor.
Bu cezaevlerinin kapatılması, kapatılamasa bile oralarda hiç olmazsa asgari insani koşulların geçerli olmasına yönelik en insani taleplere bile kulak asılmıyor. F Tipi'ni proteso etmek amacıyla ölüm orucuna yatanlardan 122'si hayatını kaybetti. Bu ölümler ve ölüm oruçlarından geriye kalanların yürekler acısı durumunden ders çıkarması gerekenlerin yaklaşımlarında bir değişiklik yok.
Aradan 7 yıl geçtiği halde halen bu sorun sürüyor. Biri avukat üç kişi halen ölüm orucunda. Artık geri dönülmez bir yolda olduğu söylenen Avukat Behiç Aşçı'yı vazgeçirebilmek için benim ne yazık ki yapabileceğim fazlaca bir şey yok. Buna karşılık Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in yapabileceği bazı şeyler olmalı.
Bu uğursuz olayın yıldönümünde eğer isterse Behiç Aşçı'yı ölüm orucundan vazgeçirebileceği gibi bu meseleye hiç olmazsa şimdilik bazı insani yaklaşımlar getirebilir. F Tiplerini, insanların tecrit edilip utulmaktan ve gardiyanların insafına terketmekten kurtaracak bazı tedbirler için adım atılmasını sağlayabilir. Bunun için insan hakları örgütlerince yapılmış bazı öneriler var.
Adımlardan vazgeçtim en azından adım atılacağına ilişkin bazı belirtiler gösterilse bile şimdilik yeter. Yedi yıl önce dönemin Adalet Bakanı Türk bir küçük adım dahi atmayı reddettiği için onca kişi öldü, öldürüldü, sakat kaldı. Eminim her sabah aynaya baktıkça bu olaylar nedeniyle vicdanı sızlıyordur. Şimdi Adalet Bakanı Çiçek insanlığın ne olduğunu gösterme fırsatı bulabilir.
Korkmaya gerek yok.
Bu insanlar da şu ya da bu nedenle suç işlemiş ve hüküm giymiş olsalar bile onların da insan hakları ve hukukları var.
Üstelik onlar da bizim insanlarımız.
Cezaevleri meselesi de bizim meselemiz. Her mesele gibi bu meseleyle de yüzleşmemiz ve cesurca konuşmamızın zamanı çoktan geldi. Adalet Bakanı, “Artık cezaevleri meselesi yüzünden ölümler olmasın” diyorsa ve Prof. Sami Türk gibi anılmak istemiyorsa bir küçük adımla işe başlayabilir.
Bu uğursuz yıldönümünde gerçek bir 'hayata dönüş' girişimi başlatabilir.
Bunu yapabilirse, “İnsan hayatına önem veren bir bakandı” diye anılacağından emin olabilir.
(Yeni Şafak, 18 Aralık 06)