Ana Sayfa / Basın / 
30.08.2008
31.01.2007 10:47

Karşıtların buluştuğu yerdeki '(ö)tekî'

 

Bir taraftan Türkiye'nin önde gelen "kamusal ay­dınlarından" birinin faşist bir suikastla öldürülme­sini anlamlandırmaya çalışıyoruz; diğer taraftan, ban­kaların satılması, Petrol Yasası derken ülkenin sö­mürgeleştirilmekte olup olmadığını... Daha da kö­tü günlerin gelmesini bekleyerek...

Bu "durum" içinde, birbirine "karşıt" iki eğilim var. Birincisi, "bağımsız", kendi kaderini kendi elleri­ne almış bir Türkiye isteyenler. Bunlar etnik ayrı­lıkçılıktan, yabancı sermayenin artan etkinliğinden yakınıyor, ülkenin sömürgeleştiriliyor olmasından, bö­lünmesinden korkuyor. İkincisi, daha fazla demok­ratikleşme istiyor. Etnik farklılıklardan, cinsel tercih­lere, dini yaşam tarzlarına kadar "bireysel özgür­lüklerin" bastırıldığından yakınıyor. Birincisi ikinci­sini suçluyor, ikincisi de birincisini. Ama her ikisi de, amaçlarına ekonomik ilişkilerin rolünü sorgula­madan ulaşmaya çalıştıklarından, "amaçladık­ları şey" bir "imkânsızlık" olmaktan öte, verili du­rumu destekleyen bir "fanteziye" dönüşüyor.

'Şey' ve 'ilişki'

Bağımsız, kendi kaderini eline almış bir Türkiye isteyenlerin göz ardı ettikleri gerçek şu: Bağımsız­lığın ortadan kalkmasına neden olan ekonomik, toplumsal "reformlar" ülkeye yalnızca dışarıdan dayatılmadı. Bunlar bizzat ülkedeki kapitalizmin, "egemen kesiminin" talepleri olarak da gündeme geldi. Bu "sömürgeleştirici" reçeteler, ülke içinde yönetici sınıf tarafından kabul edildi, savunuldu, hat­ta uygulanması için 12 Eylül Rejimi gerekti.

Dahası, "bağımsızlığı" yok edecek olan uygula­malar, ülkede "egemen kapitalizmin" korunması için adeta olmazsa olmaz koşullar haline geldiği için benimsendi; hâlâ bu nedenlerle korunuyor ve ge­liştiriliyorlar. Ama ironi şurada ki, bu uygulamalar, "ulusal mekânda ötekinin", ekonomik, kültürel hat­ta siyasi iradesini de beraberlerinde getirdiklerin­den, yaşamak için bu uygulamalara sarılanların varlığını da tehdit etmeye başladı. Çünkü, serma­ye para ve mal gibi bir "şey" değil, aynı zaman da kültürel, siyasi bir ilişkidir. "Yabancı" sermaye ge­lirken 'yabancı' kültür ve iktidar da geliyor...

Esas [ö]teki

Demokratikleşmenin, kendimizi "ötekinin" yerine koyarak, onu "anlayarak" gerçekleştirilebileceğini düşünenlerin ise, "öteki" kavramını, yeterince düşün­mediklerinden, en az üç hataya düştükleri söylene­bilir. Birincisi, bugün bu "ötekini" betimleyen etnik, cinsel, ırk ayrımcılıkları sorunları, başlangıçta "solun" söylemine, işçi sınıfı/proletarya şekillenmesini, kar­şıt hegemonya dinamiklerini güçlendirmek ama­cıyla sokuldu. Zamanla, işçi sınıfı/proletarya kav­ramları "düştü", hatta bastırılarak siyasi söylemin dı­şına itildi. Böylece sermayenin, karşısındaki "öte­ki", siyasi söylemden dışlanmış, "toplumsal ger­çeklik", yalnızca sermaye ilişkisi içinde işleyebilecek "itirazların" varlığına izin verecek biçimde kapatılmış (sutured) oluyordu. İkincisi, bu "öteki", aslında ken­dinin tümüyle farkında, eksiksiz, otonom bir "bi­rey" değildir, Freud'un, "bilinçdışı", Heiddegger'ın "toplum içine atılmıştık", Lacan'ın "simgeselin/gös­tergelerin düzeni", Zizek'in "öznenin gerçeği, onun dışındadır" katkılarını göz önüne aldığımızda, karşı­mızdaki "ötekinin" toplumsal olarak (egemen sim­geler sistemi tarafından) yapılandırılmış bir "öteki" olduğunu, bu yapılandırma işlemine de anlamını ve­renin, büyük Ötekinin, aslında "sermaye ilişkisi", ol­duğunu görürüz. Üstelik, kendimizi "ötekinin" yeri­ne koymak, onu "anlamak" iddiasının, onun ne ol­duğunu "bildiğimizi" varsaymak (bilmek belirlemek­tir) ve sorumluluğunu almak, onun adına konuşmak gibi bastına bir ilişkiye açılması da söz konusudur.

Üçüncüsü tarihsel: Sermayenin "yaşamı", geniş mekânlarda serbestçe dolaşabilmek, değerlenebilmek ve korunabilmek için önce tüm, dini, etnik, cinsel (en son cinsel) ayrımcılıkları, kimi zaman şiddet yo­luyla aşan, homojenleştirici bir vatandaşlık kurumu­nu gerekli kıldı. Ama bu süreç tüm "ötekileri" aşar­ken, sermayeyi çok daha büyük, kapsayıcı bir "otekiyle", işçi sınıfıyla, daha doğrusu, egemenliği altına almaya çalıştığı herkesi kapsayan, proletarya "kitlesi ile karşı karşıya bıraktı. Bu noktadan sonra ser­mayenin varlığı, bölünmüşlükleri aşmayı değil, bu "kapsayıcı ötekinin", yeniden uluslara, ırklara bölü­nüp parçalanarak kapsayıcılığını kaybetmesini ge­rektiriyordu, öyle de oldu... Hatta öyle ki, egemen ser­mayenin emperyal özellikler kazanmaya başlama­sıyla, emperyal devletin karşısındaki tüm ulus devletlerin zayıflatılması, etnik olarak homojen parça­lara bölünmesi projesi açıkça gündeme geldi... Böylece, "küreselleşme" ve imparatorluk eğilimiyle bir­likte, hem "ötekini", "ötekilere" bölmek, hem de "öte­kiler" arasındaki çelişkileri çeşitlendirmek, yeniden üretmek sermayenin, kültürel ve siyasi düzlemde var­lık "durumu" (simgeselin yeni düzeni) haline geldi.

Şimdi, ulusal, etnik, dini, cinsel "ötekilerin", sü­rekli birbirlerini yedikleri bir dünya var karşımızda. Bundan kurtulmak için, büyük Ötekiyi, sermaye iliş­kisini sorgulamanın yolunu yeniden bulmak gere­kiyor. Aksi taktirde ne demokratikleşmenin ilerle­mesi ne de bağımsızlığın gerçekleşmesi olanaklı...

(Cumhuriyet, 31 Ocak 07)


YAZICIYA GONDER


August
Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
28 29 30 31 1 2 3
4 5 6 7 8 9 10
11 12 13 14 15 16 17
18 19 20 21 22 23 24
25 26 27 28 29 30 31