Ana Sayfa / Basın / 
23.11.2008
26.03.2007 09:27

Ortadoğu diplomasisinde Riyad yükseliyor, Ankara izlemekle yetiniyor – Ömer Taşpınar

 

WASHINGTON - Bush yönetiminden İran'a saldırı bekleyenler tam tersine yakında ciddi bir Washington-Tahran diyaloğuna tanık olacaklar gibi gözüküyor. Geçen hafta Bağdat'ta yapılan Irak'ın komşuları toplantısında aynı masa etrafında buluşan ABD ve İran'lı yetkililer, önümüzdeki ay bu sefer Dışisleri Bakanı seviyesinde gene Irak konulu bir zirvede bir araya gelecekler.

Bu zirvenin İstanbul'da yapılma ihtimali maalesef zayıf gözüküyor. Bunun nedenine yazının sonunda değineceğim. Şimdilik asıl önemli konu olan İran-ABD diyaloğuna dönelim. Askeri çatışmaya doğru gidermiş gibi görünen İran-ABD ilişkilerinde bu göreceli yumuşama noktasına nasıl gelindi? Kısa cevap: Washington ve Riyad'ın senkronize çalışması sayesinde. Son üç aydır ABD ve Suudi Arabistan, 2005'ten bu yana çok güçlenmiş olan İran'a karşı ciddi bir diplomatik mücadele içine girdiler. Dışarıdan savaş hazırlığı gibi gözükse, ortak amaç İran'la masaya daha güçlü bir şekilde oturmaktı.

İran'ın yükselişi

ABD ve Suudi Arabistan'ın son aylarda nasıl bir politika izlediğine bakmadan önce, İran neden bu kadar güçlendi bir göz atalım. Ortadoğu'da Saddam sonrası dinamikler genel anlamda Şiilik ve İran lehine işliyor. Sünni kaleler olan Irak ve Afganistan'ın düşmesi sonucunda artık Lübnan'dan Tacikistan'a kadar uzanan bir coğrafyada Şii bir hilâl yükseliyor. Böylece yüzyıllardır amansızca bastırılmış olan Şiilik görkemli bir geri dönüş içinde.

Bu arada petrol fiyatlarının da son iki yıldır 3-4 misli artmış olması sayesinde İran bugün kendini bundan beş yıl önce hayal bile edemeyeceği güçlü bir durumda bulmuş durumda. Sonuçlar ortada. Petrol bölgeleri ve toplam nüfusunun yaklaşık yüzde 20'si Şii nüfusa sahip olan Suudi Arabistan'da bile artik ciddi bir Şii muhalefet baş gösteriyor. Bahreyn'de zaten Şii çoğunluk var. Irak'ın yüzde 60'ı Şii. Lübnan'ın neredeyse yarısı Şii ve Arap dünyasının medar-ı iftiharı haline gelen İran destekli Hizbullah'a destek veriyor. Geçtiğimiz yaz gördüğümüz üzere Hizbullah, İsrail'e ciddi kayıplar verdirecek kadar güçlü. Hizbullah'a lojistik destek veren Suriye, İran'a yakın Alevi azınlık tarafından yönetiliyor. Suriye ve İran stratejik ortaklar. Bu Şii kuşağa bir de Azerbaycan, Tacikistan gibi ülkeleri ve Pakistan'ın önemli Şii azınlığını ekleyin. Ortaya İran merkezli, Ortadoğu'nun en zengin petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip ve nükleer güç olma yolunda ilerleyen bir Şii coğrafya çıkıyor.

Tahran'ın Filistin kozu

Peki böyle bir Şii yükselişe karşı Sünni Arap rejimleri ne yapıyor? Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan gibi bölgenin Sünni Arap güçleri Şiilerin güçlenmesinden tabii ki son derece rahatsız. Suudi Arabistan özellikle diken üstünde. Fakat yakın zamana kadar bu Sünni rejimler İran'ın stratejik zekâsı karşısında fazla bir şey yapamıyordu. Zira, Tahran, Arap dünyasını en zayıf noktası olan Filistin meselesi üzerinden yakalamış durumdaydı. Aslına bakılacak olursa Tahran'ın İsrail'e karşı radikal bir meydan okuma içinde olması bütünüyle bu realpolitik nedenden kaynaklanıyor.

İsrail'i haritadan silmekten bahseden, Yahudi soykırımını reddeden, Hamas'ı ustaca kullanan İran'ın Filistin ve İsrail politikası stratejik bir hedef şaşırtmaya yönelik. Amaç ABD ve Arap dünyasının dikkatini kendi nükleer projesinden ve Şii yükselişten uzaklaştırarak başka bir yöne, İsrail-Filistin cephesine çekmek. Hamas ve Hizbullah'ı dilediği gibi İsrail'e karşı kullanan Tahran bir taşla iki kuş vuruyordu. Bir yandan Tel Aviv ile barış yapmış Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan gibi Sünni rejimleri kendi halkları gözünde aciz duruma düşürüyor, öte yandan İsrail'in orantısız karşı saldırısı sayesinde bütün dünyada Anti-Amerikanizm artıyordu. Dikkatler İsrail-Filistin-Lübnan cephesine çekildikçe, Tahran hem nükleer projesinde hızla ilerliyor, hem de Irak üzerindeki etkisini de artırmaya devam ediyordu.

İşte bu gidişata bir dur demek için Washington ve Riyad ikilisi son birkaç aydır faaliyete geçti. Dikkat ederseniz ABD'nin son zamanlarda şahinleşen İran politikası Başkan Yardımcısı Dick Cheney'nin 2007 başındaki Riyad temasları sonrasına denk düşüyor. Bu tesadüf değil. Cheney muhtemelen Riyad'dan İran'ın belinin kırılması için petrol fiyatlarını düşürecek bir üretim artışı talep etti. Riyad ise bunu kabul edip karşılığında ABD'nin İran'a daha sert askeri ültimatomlar vermesini istedi. Cheney'nin Riyad ziyareti sonrasında ABD Hürmüz Körfezi'ne ikinci uçak gemisinı yolladı. Gene Cheney'nin Riyad ziyareti sonrasında Bush yönetimi Irak'ta faaliyette bulunan İran ajanlarının yakalanması veya öldürülmesi emrini verdi. Kısa bir süre sonra Erbil'de İran Konsolosluğu ABD tarafından basıldı ve birçok İranlı rehin alındı. Bu arada ABD Ürdün ve Suudi Arabistan'a ilave patriot füzeleri yolladı. Aynı zamanda İran'a karşı başlatılan finansal ambargonun kapsamı artırıldı ve ambargo etkili olmaya başladı.

Riyad devreye giriyor

Fakat İran'ın süngüsünü düşüren asıl anahtar nokta Riyad'ın geçen ayki diplomatik başarıları oldu. Suudi Arabistan için en önemli gelişme

Hamas ve El Fetih'i barıştıran Mekke mütabakatıydı. Bu diplomatik başarının mimari Riyad'ın eski ABD Büyükelçisi ve Bush'ların yakın aile dostu Prens Bandar.

Bandar sayesinde, Hamas ve Filistin meselesi, İran'ın oyuncağı olmaktan çıkarıldı. Bu arada İran aleyhine ve Suudi Arabistan lehine benzer bir başarı Lübnan'da Sinyora hükümetinin istifasının engellenmesiyle geldi. Sünni ve ABD dostu olan Sinyora'nın iktidarda kalması, kendisine karşı kampanya başlatan İran, Suriye ve Hizbullah cephesinin prestijini sarstı. Sonuç olarak Tahran, hem Filistin hem de Lübnan cephesinde zemin kaybetmeye başlarken Riyad inisiyatifi ele geçirdi. Ahmedinecad'ın İran'a gidip "Sünni-Şii kutuplaşmasına son verelim" mesajı vermesinin arkasında bu yeni dinamiklerin çok büyük payı var.

Türkiye izliyor

Gönül isterdi ki Suudi Arabistan'ın Filistin, Lübnan ve İran cephesinde gösterdiği diplomatik başarıları Türkiye göstermiş olsun. Oysa Ankara bu gelişmeleri uzaktan izliyor. Suudi Arabistan ile arada temas kurup gelişmelerden haberdar ediliyoruz. Perde arkasından "Biz aslında çok etkiliyiz" denecek olsa bile, sonuçta bu diplomatik başarı tablosunun içinde değiliz. Fakat asıl sorun başka yerde.

İstanbul zirvesini yokuşa süren en önemli mesele Ankara'nın Irak Cumhurbaşkanı ile görüşecek vizyon ve cesareti gösterememiş olması. Talabani ile konuşmamayı siyasi marifet ve devlet adamlığı zannediyoruz. Siz Irak cumhurbaşkanı olsanız ülkenizle ilgili bir komşular zirvesinin sizinle konuşmayan bir ülkede yapılmasını ister misiniz?

PKK nedeniyle Irak'ta önünü doğru dürüst göremeyen bir Türkiye'nin Ortadoğu genelinde 'merkez' ülke olma hayalleri daha uzun süre hayal olarak kalmaya mahkûm gözüküyor. Bu arada atı alan Suudi Arabistan Üsküdar'ı geçti bile...

Dr. Ömer Taşpınar: Brookings Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü

(Radikal, 26 Mart ’07)

 


YAZICIYA GONDER


November
Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
27 28 29 30 31 1 2
3 4 5 6 7 8 9
10 11 12 13 14 15 16
17 18 19 20 21 22 23
24 25 26 27 28 29 30