05.05.2007 12:20
Taksim'de gözyaşları - Kürşat Akyol
Elimdeki mikrofonu uzatınca, havadaki el bir an için kararsız kaldı. O an, copun kafama inip inmeyeceğine verilecek kararın anıydı ve yalnızca bir andan ibaretti gerçekten.
Kararsız el, havada yön değiştirdi ve bir başkasına yöneldi hemen.
Tam savuşturdum derken, görmediğim taraftan, arkadan belime indi bir başka cop.
Ardından diğerleri geldi, belime, kafama, bacaklarıma.
Ancak, copların acısını tam olarak hissetmeye de fırsat olmadı o anlarda. Biber ve hardal gazlarının etkisi ağır basıyordu çünkü.
Gözlerim yanıyor, nefes almakta güçlük çekiyor, gözyaşlarıma engel olamıyordum.
Ve bu durumda olan yalnızca ben değildim, yüzlerce, belki de binlerce kişi.
Koskoca Taksim Meydanı, sağa sola kaçışan, daha doğrusu kaçışmaya çalışan insanlarla doluydu.
Gaz maskeli, coplu polisler, panzerlerin de desteğiyle, neredeyse 30 yıl aradan sonra 1 Mayıs İşçi Bayramı'nı Taksim Meydanı'nda kutlamakta ısrar eden göstericileri kovalıyordu.
Bir yandan gaz bombaları havalarda uçuşuyor, göstericiler çığlık çığlığa, meydanı abluka altına alan, ben diyeyim yüzlerce, siz deyin binlerce polisten kaçacak yer bulmaya çalışıyordu.
Biri durdu sonunda, kendisine vuran polise bağırmaya başladı, "Yeter artık, yeter!. Vurma!" diye.
Polis ne cevap verdi duyamadım, kaçmaya devam ettim çünkü.
Bir başka köşede, gazeteci olduğunu sandığım gençten bir kadın, yere çökmüş, çaresizlik içinde ağlıyordu yalnızca.
Olan biteni kabullenmişti anlaşılan, yardım teklifimi kabul etmedi.
Polisin sabahtan itibaren Dolmabahçe'de, Beşiktaş'ta, Karaköy'de ve Dolapdere'de toplanıp, Taksim'e gitmeye çalışanlara karşı başlattığı müdahale, Taksim'de sürdü ve durmak bilmedi neredeyse.
Göstericiler, İstiklal Caddesi'nin ara sokaklarına kaçıyor, polis, peşlerini bırakmıyordu.
Bir şekilde oradan geçenler, kafelerde, lokantalarda oturanlar da payını alıyordu ister-istemez bu arbededen.
Gaz bombaları o kadar yoğundu ki, maske kullanmayan birinin etki altında kalmaması imkansızdı.
İstiklal Caddesi üzerindeki dükkanlar kapılarını sıkı sıkı kapamış, varsa, kepenklerini de indirmişti çoktan.
3-5 şaşkın turist, bir yandan gazın etkisiyle ağlıyor, diğer yandan da, ne olup bittiğini anlamaya uğraşıyordu.
Sokaklardan birinde bir adam bas bas bağırıyordu "Kaçmayalım" diye. "Kaçınca, bizi de gösterici sanıyorlar" diyordu adam hiçbirini tanımadığı halde kader birliği ettiği kişilere.
Ama, çaresizdi, kaçıyordu. Taksim'de, İstiklal Caddesi'nde üniformalı olanlar dışında herkes kaçışıyordu bir yerlere.
Bu kaçışlardan birinde, İstiklal Caddesi'ne paralel Tarlabaşı Bulvarı'na çıktım gazın etkisinden biraz olsun kurtulma umuduyla. Ve böylece, tamamen kapana girmiş oldum.
Polis, Dolapdere'den Tarlabaşı Bulvarı'na çıkan tüm sokakların başını tutmuş, kendilerine atılan taşlara, yine onlarca, yüzlerce gaz bombasıyla karşılık veriyordu. Nefes almak imkansızdı neredeyse.
Kararımı verdim, artık dayanamıyordum, olay yerini terk edecektim. Göreceğimi görmüş, haber için gerekli malzemeyi toplamıştım. Ama, nasıl çıkmalı, nereye kaçmalı?
Elimdeki BBC logolu mikrofonu bayrak gibi kullanıp, tekrar meydana yöneldim. Meydan boşalmış, kaçışma bitmişti, ama, nefes almak hala imkansızdı.
Bir yandan ıslattığım mendili ağzıma ve burnuma tutuyor, diğer yandan akmasına engel olamadığım gözyaşlarımı siliyor, öte yandan da, vücudumun ağrıyan yerlerini hissetmeye, anlamaya, kısacası hasar tespiti yapmaya çalışıyordum.
Gözyaşı ve terden sırılsıklam vaziyette, meydanın bitişiğindeki Gezi Parkı'na ulaşmayı başardım bir şekilde.
Gerekirse polise destek vermek için bekleyen yüzlerce jandarma eri sayılmazsa, park bir başka dünyaydı sanki.
Boğaz'a bakan taraftaki kafe ağzına kadar dolu, güneşin, baharın gelişinin, o güzel Mayıs gününün tadını çıkarıyordu içindekiler.
Banklarda oturan, sohbetleyen yaşlılar, sevgililer, gençler, birkaç yüz metre ötede yaşananlardan bihaber gibi, bir başka dünyanın fertleriydi.
Ve ben de artık.
Bu parktaki evlendirme dairesinde evlenmiştim bir kere, arkadaşlarımı, dostlarımı evlendirmiştim.
20 yıldır gelir giderdim bu parka, yolum düştükçe. Ama, hiç bu kadar, bugünkü kadar sevmemiştim Gezi Parkı'nı.
Oturup, bir çay içeyim, soluklanayım diye geçirdim aklımdan. Ama, içemedim; içim istemedi, sindirmedi bir solukluk çayı.
Geri de dönemedim, cesaret edemedim. Eve geldim, önce bir güzel ağladım, kalan gözyaşlarımı da tükettim; sonra da haberimi yolladım.
Bosna'dan Filistin'e, Güneydoğu'dan Irak'a, pek çok yerde gazetecilik yapmış, şiddete karşı deneyimli sayılabilecek biri olarak bile, şanslı hissettim kendimi.
Şanslıydım çünkü, kafam-gözüm patlamamış, bir yerim kırılmamıştı. Ama, ya onurum, insanlık onurum? Meğerse, gözyaşlarım hala tükenmemiş.
BBC Turkish, 5 Mayıs 07