22.10.2007 05:21
Anayasa taslağı özgürlükleri daraltıyor – Turgut Kazan
Taslak, özgürlükler konusunda doyurucu adımlar atmadığı gibi, koruma mekanizmasının (yani yargının) da siyasal iktidara 'bağlanmasını' öngörüyor. Anlaşılan, yargıya güvenemediğimiz için dokunulmazlığı kaldıramıyoruz diyenler, 'güven duyacakları yargıyı' yaratmak istiyorlar
Anayasa tartışmaları sağırlar diyaloğuna döndü. Bir yandan, tartışılacağını, toplumsal katkı ve olabildiğince uzlaşma aranacağını söylüyorlar, öte yandan karşı görüş açıklayanlara kızıyorlar. Eleştiri yöneltenlere (rektörler dahil) ya siz işinize bakın, anayasa yapmak TBMM'nin işidir diyorlar veya ortada kabul edilmiş metin bile bulunmadığını belirterek, tartışmaya katılanları gölge boksu yapmakla suçluyorlar.
Oysa, anayasa hazırlığı, başta üniversiteler olmak üzere, bütün toplum kesimlerini ilgilendirir. Kimse gölge boksu yapmıyor. Ortada somut bir metin var. Başbakan, 08.06.2007 günü, ÖZBUDUN'dan 'Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Önerisi' hazırlamasını istemiştir. Ve istek yerine getirilmiş, hazırlanan metin (29.08.2007 günü) AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir M. FIRAT'a teslim edilmiştir. Taslağın hemen başında, bu bilgi notunu görüyoruz.
Evet, hazırlanan anayasa önerisinde, 'Din ve inanç özgürlüğü' başlıklı 24, 'Vatandaşlık' başlıklı 35 ve 'Eğitim ve Öğretim hakkı' başlıklı 45. madde gibi bazı maddeler "alternatifli" düzenlendiği için, AKP o maddelerde hangi alternatifi belirleyeceğini, yani din eğitimi ve türbanda nasıl bir yol izleyeceğini anlamaya çalışıyor. Demek ki, temel haklarla ilgili diğer maddelerde ve hakların koruma mekanizması olan yargıya ilişkin düzenlemelerde, siyasal iktidarın bir itirazı ve arayışı yoktur. Oysa, demokrasi ve özgürlükler için asıl tehlike, bu maddelerde yatıyor. Dolayısıyla, iş hepimizi ilgilendiriyor. Ve o maddeleri tartışmak, bizim için (gölge boksu değil) kaçınılmaz bir görev oluyor.
Ancak, ceza yasası tartışmalarını ZİNA'ya kilitlediğimiz gibi, anayasa tartışmalarını da 'türbana' kilitleyip bırakmayalım. Birincisinde, yanlışları önleyemediğimiz için çok kötü bir Ceza Yasamız oldu. Şimdi de, 'insanı öne çıkarıyoruz', 'özgürlükçü anayasa yapıyoruz' türküleriyle, bizi koyu karanlığa götürecek, baskıcı bir rejimin temelleri atılıyor.
Yürürlükteki Anayasa
Taslağın bu yaklaşımını anlamak için, yalnızca 9, 26, 27, 30. ve 101.maddelere bakmamız yeter. Örneğin, ifade özgürlüğü için, yürürlükteki anayasa 'genel ahlakın korunmasını' bir sınırlama nedeni saymazken, ÖZBUDUN taslağı sınırlama nedeni sayıyor. Ve 'Basın/yayın hürriyeti' için de (md.27/2-7) aynı yaklaşım sürdürülüyor. Üstelikte, hiçbir ölçüt konulmadan, idareye süreli/süresiz yayınları toplatma ve durdurma yetkisi tanınıyor. Ve örgütlenme özgürlüğü için, yürürlükteki anayasa (Silahlı Kuvvetler ile kolluk görevlileri dışında) salt 'devlet memurlarına, sınırlama getirilebileceğini' öngörmüşken, taslak 'yargıç ve savcılarla' 'kamu hizmeti görevlilerini' kapsayacak biçimde, sınırlamayı genişletiyor.
YÖK, tıpkı 1982 Anayasası'ndaki (md.131) gibi, 'öğretim elemanı yetiştirilmesini planlamak, kontenjanları onaylamak ve koordinasyonu sağlamak amacıyla' (md.101) korunuyor. Ama, (cumhurbaşkanınca oluşturulması yerine) 11 üyeden altısını Bakanlar Kurulu seçiyor. Bunun neresi yenilik, neresi iyileştirme? Öğrenci ve öğretim üyeleri için, yine siyaset yasağı yolu (md.37/4) açık tutuluyor ve üniversitelere akademik özerklik sağlayacak bir düzenleme getirilmiyor.
Özellikle, kadının özgürleşmesi yönünden, çok çarpıcı ve gerici bir adım atılıyor. Mevcut Anayasa (md.10) kadın/erkek eşitliğini sağlamada, pozitif ayrımcılığı devlet için yükümlülük sayarken, taslak (md.9) buna son veriyor. Üstelik, 'kadını' 'yaşlılar ve engelliler gibi korunmayı gerektiren kesim' içine alarak, erkek egemen bir anlayışın çirkin yüzünü sergiliyor.
Hemen belirtelim ki, 'genel ahlakın korunması' ölçütüyle ifade özgürlüğünü boğan, yayın toplatma ve durdurma konusunda idareyi sınırsız yetkili kılan ve yargıçlarla savcıların örgütlenmesinden korkan, üniversite öğrencilerine özgürlük, üniversitelere akademik özerklik tanımayan, eşitlik konusunda kadına erkek egemen bir anlayışla yaklaşan bu taslak demokratik sayılamaz. Ama asıl önemlisi, yargıya ilişkin düzenlemelerdir. Bu taslak benimsenirse, yürütme yargıyı tam teslim alacaktır. Önce, 109.madde ile HSYK adeta siyasal iktidara bağlanıyor. Beş üyeyi TBMM, üç üyeyi Yargıtay, iki üyeyi Danıştay seçiyor. Müsteşar zaten doğal üye. Adli ve idari yargı hâkim ve savcılarının belirleyeceği üyeler, siyasal iktidarın etkisini azaltmayıp artıracaktır. Böyle bir oluşum demokrasimizi felakete sürükleyip öldürecektir. Bizim temel sorunumuz yargıyı bağımsız kılmaktır. Siyasal etkilere açık olan yolları kapatmadan, bağımsızlık sağlanamaz. Oysa, taslak bunun tam tersini yapıyor. HSYK'yı siyasal iktidara teslim ediyor. Bu kurulun Yargıtay ve Danıştay üyelerini belirleyeceği, yargıçlarla savcıların atama ve disiplin işlerini yürüteceği düşünülürse, bizlere nasıl bir gelecek hazırlandığı açıktır.
Taslak metin bu kadarla da yetinmiyor. Danıştay üyelerinin dörtte birini (üstelik meslekten olmayan görevliler arasından) seçme yetkisi (md.121/3) Bakanlar Kurulu'na bırakıldığı gibi, Yargıtay ve Danıştay üyelikleri için 'süre sınırı' ve 'yeniden seçilme olanağı' getirilerek,
'beğenilenlerin' ödüllendirileceği ve 'beğenilmeyenlerin' tasfiye edileceği bir sistem yaratılıyor.
1960 öncesi yaşananları unutmayalım. İktidarın isteklerine aykırı karar veren Yargıtay Daire Başkanı ve üyeleri, 'görülen lüzum üzerine' 'res'en' emekliye sevk ediliyorlardı. Şimdi de, yeniden seçilmeyerek, yerel mahkemeye geri gönderilecekler. Ve bu yolla, Yargıtay ile Danıştay üyeleri, ek bir baskı altına alınmış olacaktır.
Partilerin mali denetimi
Üstelik, partilerin mali denetimini (md.123/1) SAYIŞTAY'a bırakmak,
siyasal mücadele için büyük bir tehlikedir. Çünkü, Sayıştay TBMM
adına denetim yapar. Metinde, yüksek mahkeme sayılması, durumu değiştirmez. Oluşumu güvenceli değildir, yasayla düzenlenecektir. Elbet, parti harcamaları saydam olmalı ve denetlenmelidir. Ama, bu işi Sayıştay'a emanet etmek, muhalefeti siyasal iktidara teslim etmektir.
Ayrıca, taslak Anayasa Mahkemesi'nin oluşumunu da (md.112/2) siyasal iktidara bırakıyor. Üye sayısı 17'ye çıkarılırken, sekizini TBMM'ye, birini Sayıştay'a seçtirerek, (9 kişilik çoğunlukla) Yüksek Mahkeme teslim alınıyor. Ve iptal davası açma imkânı sınırlandığı gibi, yetkileri de kısıtlanarak, hukuk devleti için çok önemli bir denetim yolu tıkanıyor.
HSYK ile Anayasa Mahkemesi'ni TBMM'nin ağırlığıyla oluşturmayı demokrasinin gereği sayanlar ve siyasi partilerin mali denetimini Sayıştay'a bırakanlar, 1960 öncesi yaşanan TAHKİKAT KOMİSYONU deneyimi ile yargıya yapılan baskıları hatırlamalıdırlar. Yasaların anayasaya uygunluğunu denetleyecek Yüksek Mahkeme yargıçlarını TBMM'nin, idarenin işlem ve eylemlerini denetleyecek Danıştay üyelerini (yine yasama/yürütmenin etkisi altındaki HSYK ile) Bakanlar Kurulu'nun belirlemesi olacak şey değildir, kabul edilemez.
Yüce Divan konusunda, pazarlıkların ve siyasal hesaplaşmaların döndüğü son soruşturma kararı yine TBMM'ye bırakılıyor, ama yargılama için karma bir mahkeme oluşturuluyor. Oysa, son soruşturma aşamasını güvenceli kılmak önemlidir. Belki, bu aşama için, Yargıtay Ceza Daireleri Başkanlarından oluşan bir kurulu görevlendirmek ve yargılamayı yine Anayasa Mahkemesi'ne bırakıp oluşumu ile yapısını (bağımsızlığına el atmadan) değiştirmek gerekir. Taslakla öngörülen Yüce Divan ise (md.119) tam bir ucubedir. Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi üyeleriyle kurulacak karma bir DİVAN ile karma bir itiraz mercii yürümez yürüyemez. Ve bu kurullar suçlamadan sonra oluşturulacağı için, tabii yargıç ilkesiyle çelişir. Evet, taslak özgürlükler konusunda doyurucu adımlar atmadığı gibi, koruma mekanizmasının (yani yargının) da siyasal iktidara 'bağlanmasını' öngörüyor. Anlaşılan, yargıya güvenemediğimiz için dokunulmazlığı kaldıramıyoruz diyenler, 'güven duyacakları yargıyı' yaratmak istiyorlar. Hepimiz bilmeliyiz ki, koruma mekanizması iktidara bağlanırsa, hak ve özgürlükler tümüyle güvencesiz kalır. Bu nedenle, kendimizi türban tartışmalarına kilitlemeyelim. Taslağın özellikle yargıya ilişkin bölümünü kavrayıp anlamaya çalışalım. Aksi halde, liberal anayasa ve özgürlük türküleriyle, bizi cehenneme götürecek taşları döşemiş olacağız, unutmayalım.
Turgut Kazan: Avukat, eski İstanbul Barosu başkanlarından
(Radikal, 22 Ekim ’07)