Ana Sayfa / Basın / 
22.11.2008
12.11.2007 14:48

Pakistan'da kriz – Ergin Yıldızoğlu

 

Pakistan çok tehlikeli ve uluslararası sonuçlar doğuracak bir siyasi kriz yaşıyor. Devlet Başkanı General Müşerref, 3 Kasım'da olağanüstü hal ilan ederken, ülkenin kaosa sürüklendiğini, dinci militanların iktidan ele geçirebileceğini, onları yalnızca ordunun durdurabileceğini, orduyu da yalnızca kendisinin denetim altında tutabileceğini ileri sürüyordu. Bu açıklamalar, ne ülke içinde ne de Batı'da kamuoyunu, siyasi liderleri, sivil toplum örgütlerini tatmin etmedi. Herkesin tepkisi aynı: "Askeri darbe kabul edilemez! Hemen demokrasiye geri dönülmeli!" Ama nasıl? Bence, artık, ne askeri rejim ne de geniş bir Şerif-Butto-Müşerref uzlaşması, Pakistan'ın kaosa sürüklenmesini engellemeye, istikrar sağlamaya yetmeyecek.

Ekonomik, etnik çelişkiler...

Pakistan'da, iktidara aday iki siyasetçi var. Biri Navaz Şerif, dışarıda sürgün. İkincisi de ülkeye yeni dönen, ABD destekli Benazir Butto. Bunlar, 1980'lerde, 1990'larda iki kez hükümete geldiler; her seferinde, yolsuzluk, hırsızlık, istismar suçlamaları altında iktidarı terk etmek zorunda kaldılar.

Bugünlerde sokaklarda polisle çatışan, tutuklanan avukatlar, sivil toplum örgütlerinin temsilcileri, kentli orta sınıfların üyeleri, 1999'da Müşerrefin askeri darbesini hoşgörüyle karşılamışlar, hatta desteklemişlerdi: Müşerref yolsuzlukları temizleyecek, üst sınıflara hırsızlıkların hesabını soracak, ülkeyi yeniden inşa edecekti. Demokratik eğilimli, ılımlı, aydınlanmacı bir generaldi. Tüm bu beklentilerin gerçekçi olup olmaması bir yana, 11 Eylül'den sonra her şey hızla değişecek, Müşerref kendini ABD'nin en yakın dostu ilan ederek "Terörizme karşı" savaşa katılacaktı. Buna karşılık, Pakistan ABD'den 2001 yılından bu yana  ayda yaklaşık 150.000 milyon dolarlık, dağılımı hemen hiç denetlenmeyen bir yardım almaya başlayacaktı. Ne ki, bu gelişmeler de ABD'nin Afganistan'a müdahalesiyle birlikte, Pakistan'ın toplumsal çelişkilerini keskinleştirerek bugünkü sonu belirsiz krizi hazırlayacaktı.

Pakistan'da 160 milyon nüfusun, yaklaşık 140 milyonu yoksulluk sınırı olan günlük bir dolarlık gelirin ya altında, ya da sınırında yaşıyor (Washington Post, 08/11). Buna karşılık,-ekonominin hemen tüm sektörleri, uluslararası sermayeyle ortak, 40 büyük ailenin egemenliğinde (The Telegraph, Karaçi, 17/11/05). Pakistan'ın en zengin işadamlarından Şerif ve en büyük toprak sahibi ailelerinden gelen Butto, işte bu çevrelerin; Şerif, merkezdeki Pencap, Butto da güneydeki Sind burjuva-feodal sınıflarının temsilcileri.

Son derecede eşitsiz gelir dağılımının, mafya tipi zengin aile yapılarının yanı sıra, Pakistan esas olarak üç etnik/dil bölgeden oluşuyor: Pencap, Sind ve Peştu. Ekonomik olarak en yoksul olan Peştu bölgesi, Afganistan'a bitişik coğrafi konumundan, 1980'lerde Taliban'a kadro yetiştiren medrese örgütlenmelerinden, aşiret yapılarının egemenliğinden dolayı da, Afganistan'dan ve dünyanın çeşitli yerlerinden gelen radikal Islamî hareketlerin kadroları için bir üs oluşturuyor.

Personelinin yüzde 25'i Peştu olduğu için bu bölgede bir türlü etkin operasyonlar düzenleyemeyen Pakistan ordusuna gelince (askerler sıkça yerel güçlere teslim oluyorlar); birçok gözlemci yönetim kademesinin, en üst sınıflardan gelme, çok iyi eğitilmiş, çok iyi İngilizce konuşan, dışa kapalı bir seçkinler tabakasından oluştuğunu söylüyor. Diğer taraftan bu ordu, Pakistan'ın kuruluşundan bu yana "ulus inşa etme", siyaseti sürekli denetleme konumunda olmuş, giderek artan ölçüde ekonomik etkinliklere girmeye başlamış. Avustralya'da çıkan The Age gazetesinin bir araştırmasına göre (6/11/07), ordu, bankacılıktan petrol istasyonu işletmeciliğine, çiftliklerden fırınlara kadar birçok sektörde yaklaşık 40 milyar dolarlık, bazıları Karaçi borsasında işlem gören işletmelere sahip, ekonominin yaklaşık yüzde 15'ini denetliyor. Bu resmi tamamlamak için ordunun bir özelliğine daha değinmek gerekiyor. Başlangıçta laik, modernist eğilimli Pakistan ordusu, 1980'lerde, diktatör Ziya ül Hak döneminde, o zamanlar hava harp akademisinde görevli bir subayın New York Times'ta ayrıntılı bir biçimde anlattığı gibi; hızla dincileştirilmiş, günlük Kuran dersleri subayların katılmadan edemedikleri bir zorunluluk haline gelmiş (Mohammed Hanif, The New York Times, 07/11). Bugün ordu üst kademesini oluşturan kadro işte o dönemin ürünü... Bunlara, 1980'lerde, Afganistan'daki Mücahidin hareketiyle, Taliban'la çok yakın ilişkiler içinde çalışmış Pakistan gizli servisini de ekleyebiliriz. Bugün ordunun artık modernistler ve Taliban yanlıları gibi iki kanada ayrılmaya başladığını söyleyenler de var (The Guardian 07/11).

...şimdi patlama noktasında

ABD'nin Afganistan'a müdahalesi tüm bu çelişkileri hızla keskinleştirdi. Toplam 11 milyar doları geçen ABD yardımı sayesinde, ordunun giderek ekonomik gücünü arttırması orta sınıfın tepkisini çekiyor, siyasi alanda sivil kurumlar aracılığıyla daha doğrudan temsil edilme, ekonomiden daha fazla pay alma arzusunu, talebini güçlendiriyordu. Diğer taraftan ABD'nin Afganistan saldırısı, Taliban'ın, El Kaide tipi kadroların Peştu bölgelerine çekilmesi, çatışmaların giderek Pencap bölgesine taşmaya başlaması, hem tüm bölgede ABD düşmanlığını, hem de orta sınıfların Taliban korkusunu güçlendiriyor. Bu arada Müşerrefin ABD yakınlığı büyük hoşnutsuzluk yaratıyor. Ordu Müşerrefin denetiminde olsa bile, bir kesimi, ne olursa olsun Taliban'ı ezmek, Peştu bölgesini bastırmak istiyor. Diğer kesimiyse radikal Islami hareketlere olan sempatisinden dolayı etkin mücadele veremiyor; bu arada Müşerref adeta iki atı (ABD ve Siyasal İslam) birden yöneterek iktidarda kalmaya çalışıyordu. Neticede Müşerref, hem içerde hem ABD gözünde, cuma günü Savunma Bakan Yardımcısı Negreponte "vazgeçilemez ortak" deyimini kullansa bile (Reuters, 09/11) hızla zayıflıyordu. Tüm bu çelişkilerin yarattığı karışıklık içinde, Taliban ve Cihad üzerine çalışmalarıyla dikkat çeken Ahmed Raşid'e göre hem Afganistan'da hem de Pakistan'da birer iç savaş mayalanıyordu.

Sorun şu ki, Pakistan sıradan bir ülke değil! Elindeki 50-100 nükleer bombaya ve orta menzilli füzelere bakarak, kıyamet senaryoları üretmek olanaklı. Örneğin, David, Ignatius, Pakistan'daki durumu, İran'da mollaları iktidara taşıyan krize, Los Angeles Times'da Gary Sick, ABD'nin Müşerrefe verdiği desteği Iran Şahı'na verilen desteğe benzetiyordu. Bloomberg'den Friederic Kempe, Pakistan'a ilişkin, düşük olasılıklı, ama çok yüksek riskli ender olaylar için kullanılan "siyah kuğu" benzetmesine başvuruyordu: Nükleer bombalara sahip bir Taliban tipi rejim! İsrail'de çıkan Haaretz gazetesi de yorumunda, Pakistan'ın nükleer silahlarının geleceğini, İran'la birlikte 2008'in en kritik sorunlarının başına koyuyordu. Islamabad sokaklarındaki protestocu avukatlardan Sattar Bey de New York Times muhabirine, bir uzlaşma, Müşerref-Butto koalisyonu koşullarında dahi umutsuzluğunu, "Üç yıl sonra Butto-Müşerref hükümeti de halkın güvenini kaybedince, yerini ABD'ye açıkça düşman bir aşın sağcı hükümet alacak" sözleriyle ifade ediyordu.

Cumhuriyet, 12 Kasım 07

 


YAZICIYA GONDER


November
Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
27 28 29 30 31 1 2
3 4 5 6 7 8 9
10 11 12 13 14 15 16
17 18 19 20 21 22 23
24 25 26 27 28 29 30