28.11.2007 06:15
Türkiye böyle bir diyar… - Ali Bayramoğlu
Türkiye uzun yıllardır derin bir girdaba kapılmışçasına rejimin esasına, sistemin özüne ilişkin tartışmaların içinde kavrulup gider. Kendisiyle, kendi farklılıklarıyla, kendi tarihiyle tanışmayan, barışmayan bir toplumsal dokunun dışa yansımasıdır aslında bu girdap.
Kendisiyle kavga eden, kendisine ait kültürel, tarihi, dini her unsuru güne yönelik siyasi işlevlerle faydacı bir şekilde tanımlayan, böyle yaptıkça o unsurlarla ya da o unsurlar etrafında çatışma yaşayan ve çatışmayı siyaset olarak tanımlayan bir dokudur bu.
Bu dokunun milliyetçiliği de, solculuğu da, İslamcılığı da, liberalliği de kendisine has olur.
Malum çatışmadan, dipsiz bütünleşme krizinden, aşırı siyasallaşmadan ve fayd
acılıktan beslenir.
Türkiye'nin temel sorularından birisi kendi kültürü, tarihi, toplumsal farlılıkları ve dinamikleriyle yüzleşme sorunudur.
Bir ülkenin, bir kültürün kendisiyle konuşmasının, kendisiyle yüzleşmesinin kimi önkoşulları vardır.
İlk ön koşul siyasi ve entelektüel açıdan üzerindeki 'kavrukluğu' bir kenara atabilmesi, özellikle düşünceyi, düşünce faaliyetini sorgulamayı ve korkmadan sonuna kadar gitmeyi, faydacı tutum karşıtlığı ya da ilkesel duruşun öncüsü haline getirebilmesidir.
Düşünsel dünyamız, fikir dünyamız nerede duruyor?
Düşüncenin kendi dinamiğiyle sindiği, silindiği bir evreden geçiyoruz.
İktidar kavgalarının, ilkesizliği bu denli tahrik ettiği, düşüncenin içini boşalttığı, daha da öte ilkeler, düşünceler üzerine egeme olduğu dönemlerden biri…
Bugün ülkenin kendi sorunlarını tartışması meşru sayılmıyor. Düşünce insanları ülkenin damardan meselelerinde siyasi ve milli faydayı esas almaya itiliyor.
Ermeni sorununu ya da tarihi, Kürt meselesini, laikliği, tesettürü tartışmak siyasi düzeyde, toplum nezdinde ve akademide makbul değil.
Ne var ki, özgür düşünce ve fikir üretimi, bir toplumun can damarıdır.
Dengeli ve doğal gelişmenin ana rehberidir. Serbest teşebbüs adımları ve bireysel kararlardan siyasi kararlara, edebiyattan müziğe kadar; özgür düşünce, yaratıcılığın onsuz olmaz atmosferini oluşturur. Yaratıcılık ise kültürel, ekonomik ve siyasi refahın temel koşulunu...
Demokrasinin anlamı da burada gizlidir.
Zira, fikir üretimini, düşünceyi, özgür ve rekabetçi tartışma besler; tartışmayı mümkün kılan ise demokrasidir.
Tartışmanın temel işlevi 'ötekini' dinlemek ve anlamaksa; anlamak farklı görüşler arasında etkileşime yol açıyorsa; etkileşim de zengin ve yaratıcı bir kimlik üretiyorsa... Bu, eşitlikçi, özgürlükçü ilke ve kuralların kendiliğinden oluşumu ve onun etrafında şekillenen bir toplumsal mutabakat demektir, demokrat bir zihniyet demektir...
Demokrasiden beslenen ve demokrasiyi besleyen de işte bu mutabakat ve zihniyettir...
İş kelimelere dökülünce basit görünür. Ama pek de öyle değildir. Bu mutabakatın olmadığı, bu zihniyetin yerleşmediği diyarlarda, demokrasi yalnızca kendi çıkarlarımız adına kullanacağımız bir silaha dönüşür çünkü. Demokratlık, bir siyasi mücadele aracı haline, çıkar savunmak için edinilmiş geçici bir kimlik haline geliverir.
Türkiye de işte böyle bir diyardır.
Bu diyarlardan birisidir...
Yeni Şafak/28.11.07