30.11.2007 08:29
Bu anlayışla vatandaşı polisten korumak zor - Koray Düzgören
Son günlerde birbiri peşi sıra cereyan eden dur ihtarı sonrası öldürme, karakolda ölüm ve benzeri olayların üst üste gelmesi üzerine yine polisin yetkileri sorgulanıyor. Özellikle Haziran ayında alelacele çıkartılan ve polisin silah kullanma yetkisini genişleten yasanın polislere cesaret vererek olayları hızlandırdığı sanılıyor. Bu sebeple onlarca masum yurttaş (ve yabancı) yaşamını yitirdi.
İşin ilginç tarafı, son iki yıl içinde bu tür ölümle sonuçlanan 34 olayla ilgili olarak haklarında kovuşturma açılan polislerden ceza alana rastlanmamış olması. Bunların hemen hepsi tartışmalı olaylar ve bu olaylarda görgü tanıklarının beyanlarının aksine, emniyet yetkililerinin gerçekleri örtbas etmeye, olayları çarptırmaya yönelik yoğun çabalar harcadıkları görülüyor.
Olaylara karışan polisler ve onların amirleri ilk başta hemen bu yeni çıkan yasaya dayanarak polisin görevini yaptığını iddia ediyor.
Üstelik de olayın cereyan ediş şekli ve olay yerindeki tanıklar ve delillere rağmen bazan ayni iddia sürdürülüyor. Mesela karakolda öldürülen Nijeryalı Festus Okey olayında, mesela İzmir'de 'dur' ihtarına uymadığı iddia edilerek vurulan Baran Tursun olayında (İki olaya da cinayet demek daha doğru olacak) durum bu.
Başka olaylarda da benzer yaklaşımlar var.
Oysa polisin her olayda silahını çekip ateş etmesi şart değil. Mesela, İzmir'deki olayda aracın içindeki görgü tanıkları zayıf bir far sellektörü dışında hiçbir dur uyarısı almadıklarını, hiçbir ses duymadıklarını söylüyorlar. Ayrıca kaçan aracın durdurulması, sahibine ulaşılması da zor değil. Bunun için hemen hedefe yönelik ateş açmak gerekmiyor.
Hukukçular, son kanunun polise bu durumlarda takdir hakkı verdiğini, ama buna rağmen polisin ne olursa olsun ateş edip öldürme yetkisi olmadığını belirtiyorlar.
Çünkü ateş ettiği insanın suçlu olduğu ne malum? Nitekim polisin vurduğu gençin sabıkalı bile olmadığı anlaşıldı.
Bu olaylarda dikkati çeken bir benzerlik var. Olay sonrasında öncelikle emniyet yetkilileri, eğer olayı kapatamazlar ve bazı yasalara dayanarak haklı olduklarını gösteremezlerse, ister istemez soruşturmaya izin veriyorlar. Bu sefer sahneye savcılık çıkıyor. Bu olayların çoğunda sanık polislerin tutuklandığı dahi olmuyor. Daha sonra delillerin bulunması ya da kaybedilmesi aşamasına geliniyor. (Örnek, Festus Okey'in kanlı gömleği kayboluyor!)
Olay yeri zabıtları, adli tıp incelemeleri ve raporları vesaire bir yığın işlem sırasında mümkün olduğu kadar sanık polislerin lehine ne yapılabilirse yapılıyor. Mardin'de polisin terörist olduğu düşünülerek babası ile birlikte öldürdüğü 12 yaşındaki Uğur Kaymaz olayında yapılanlar ortada.
Parmak kadar bir çocuğu suçlu ilan edip polise ateş açtığını kanıtlayabilmek amacıyla emniyet teşkilatının nasıl seferber olduğunu biliyoruz.
Amaç devletin polisini ne olursa olsun suçlu duruma düşürmemek. Oysa bu yanlış yaklaşım nedeniyle bu gün polis teşkilatının itibarı ciddi bir biçimde sorgulanıyor.
Vatandaş kendisini polisin şiddetinden nasıl koruyabileceğini düşünür hale geldi.
Ana felsefe 'polisin, devlet gücünün zaafa uğramasını' engellemek. Böylece polis teşkilatının ve devletin korunacağı düşünülüyor.
Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı'nın (TESEV) demokratikleşme programı çerçevesinde Mithat Sancar ve Eylem Ümit'e hazırlattığı “Yargıda Algı ve Zihniyet Kalıpları” raporunda bu konuda çarpıcı tesbitler yapılıyor. Hakim ve savcılara sorulan, “Devletin çıkarları mı, adaletin gerekleri mi? Demokrasi mi, güvenlik mi?” sorularına verilen cevaplarda böyle durumlarda devletin çıkarlarının korunması gerektiği kanısının yaygın olduğu görülüyor.
Hakim ve savcıların önemli bir bölümü bu konudaki yaklaşımlarını şu sözlerle ifade ediyor:
“Ben devletçi hukukçuyum”, “Önce devlet gelir”, “Devlet olmazsa hukuk olmaz, biz de olmayız.” “Benim ülkem söz konusu olduğunda hukuk mukuk dinlemem.” Bu şartlarda suç işleyen kamu görevlilerinin cezalandırılması pek mümkün değil. Ya da çok zor diyelim. Aslında bu kollektif bir anlayış.
Bu sadece polis yetkililerinin ve yargının yaklaşımı değil, mülki idare amirleri de böyle düşünüyor.
Mülki idare amirleri de mümkün olduğu kadar maiyetlerindeki devlet görevlilerinin yargılanmasını engellemeye çalışıyor. Yargı iznini çok istisnai durumlarda vermek zorunda kalıyorlar.
Hrant Dink davasında bunun çok önemli örneklerini gördük. İstanbul Valisi, üstelik de savcının talebine rağmen, bazı polisler hakkında yargılama izni vermedi.
Bu şartlarda adaletin gerçekleşmesi ve yasaların adil bir şekilde uygulanması mümkün olabilir mi?
Birkaç yasanın değiştirilmesi ile bu işlerin düzelemeyeceği ortada.
(Yeni Şafak, 30 Kasım 2007)