30.11.2007 08:23
Türk ulusalcılığı ve Kürt milliyetçiliğinin ABD karşıtlığı... – Cengiz Çandar
Ankara’daki Amerikan Büyükelçiliği’nin Kürt şahsiyetler ile “Türkiye dostu” diye bilinen bir Amerikan parlamenteri bir araya getirdiği kahvaltı öyle bir dalgalanmaya yol açtı ki, dün dört Güneydoğulu Ak Parti milletvekili ile ÖDP Genel Başkanı, İstanbul Milletvekili Ufuk Uras’ın davet edildiği öğle yemeği iptal edildi ve benzeri görüşmeler ertelendi.
Türkiye’nin yöneticileri, Amerika’yı “stratejik ortak” olarak görmeye can atıyor, Türk medyası Amerikan yetkililerinin Türkiye’den “stratejik ortak” sözcükleri ile söz edip etmemesine olağandışı bir önem atfediyor, bu sözcüklerin kullanılmaması halinde canı sıkılıyor; iş, Ankara’daki ABD Büyükelçiliği’nin Türk siyasi şahsiyetleriyle görüşmesine gelince “öküz altında buzağı” aranmasına başlanılıyor.
“Anti-Amerikan” bir günlük gazete, dün, “Harita Çoktan Çizildi-ABD planı uygulamada” başlığı ile saçma sapan bir haber döşenmiş. Gazetenin ortasına da “Türkiye’nin bölünmesi” haritasını yerleştirmiş. Harita, 7 Temmuz 2006 tarihli Armed Forces Journal (Silahlı Kuvvetler Dergisi) adlı, adından başka Amerikan askeri yapısıyla hiçbir ilişkisi bulunmayan, küçük, önemsiz ve etkisiz bir Amerikan dergisinde emekli bir yarbayın, Ralph Peters’in kendi kafasına göre oluşturduğu bir harita.
Ralph Peters, “neo-con” diye bilinen çevreden, o çevrenin belki de “en hafif siklet” adamı. Bir uluslararası toplantıda kendisini dinlemek fırsatını bulmuştum, verdiğim hüküm “hem çatlak, hem cahil” olmuştu. Böyle bir gayrı ciddi bir Amerikalı emekli yarbayın, ABD’nin Türkiye siyasetini temsil ettiğini sanmak, Türkiye’dekilere özgü bir “cahillik”le açıklanabilir.
Türkiye’nin en önemli, üstelik Türk-Amerikan ilişkilerinin havasını, bugünkü durumunu ve geleceğini ilgilendiren bir sorunuyla ilgili olarak, Amerikan Büyükelçiliği’nin Ankara’da, tümü parlamenter ya da eski parlamenter Kürt şahsiyetler ve bu konuda tavır sahibi Türk siyaset adamlarıyla görüşmesinden daha doğal ne olabilir?
Türkiye’nin Başbakanı, Beyaz Saray’da Amerika’nın Başkanı ile daha şunun şurasında üç buçuk hafta önce hangi konuyu konuştu? ABD Başkanı ile Türkiye’nin Başbakanı arasında konuşulan konu, Ankara’da, Amerikan Büyükelçiliği ile Türkiye’nin siyaset adamları arasında niye konuşulmasın? “Stratejik ortak” mıyız, değil miyiz?
Kafalarını, “ABD, Türkiye’yi Kürtler üzerinden bölmek istiyor” paranoyasından başka hiçbir şey almayanların, tepki göstermesi de, anlaşılır bir şey olmalı.
***
Bu tür temaslara, “ulusalcılar”dan tepki gelmesi, anlaşılabilir bir şey. Ama, asıl ve daha da öfkeli tepkilerin DTP cenahından gelmesi daha dikkat çekici. En ateşli tepki, DTP Grup Başkanı Ahmet Türk’ten geldi. “Uluslararası platformlarda dışlanıyoruz” diyen –Ankara’daki ABD Büyükelçiliği’ni “uluslararası platform” mu sanıyor acaba?- Ahmet Türk, “2 milyon kişinin oy verdiği, Meclis’te grubu olan bir partinin düşüncelerinin dışlanması doğru değildir” diye devam ediyor ve tepkisinin dozunu daha da arttırarak, “ABD’nin sabah kahvaltısını aydınlara vererek bu sorunu çözmeye çalışması aslında Türkiye’ye hakarettir. Meclis’e hakarettir. Kendileri kim oluyor da bu konuda Meclis’i dışlayan, kendilerine göre sanki sorunu çözecekmiş gibi bir tavırla herkese babalık yapan, bunu örgütleyen bir duruşu sergiliyorlar... Aslında Türkiye’nin bu konuda uyarılar yapması lâzım. ABD Büyükelçiliği’nin Kürtlerin siyasi partilerine kahvaltı vererek Kürt sorununu tartışmasını anlamakta zorlanıyoruz. AB büyükelçileri de devlet tarafından bize yönelik çağrılar yapıyorlar. Dışlayıcı bir süreçle karşı karşıyayız” diye konuşuyor.
ABD Büyükelçiliği’ndeki kahvaltı ve öğle yemeği davetleri, böylece, “Türk ulusalcılığı” ile “Kürt milliyetçi” söyleminin, ABD karşıtlığında “buluşması”na eşsiz bir vesile teşkil etti.
Ahmet Türk’ün ve diğer bazı DTP’lilerin tepkilerini “deşifre” etmek gerekirse, anlaşılmayacak bir yan yok. Kürt sorununun “temsil tekeli”ni ellerinde bulundurmak istiyorlar. Böyle bir “tekel” kabul görmüyorsa veya bunun “kırılması” yönünde adımlar atıldığını gözlüyorlarsa, öfkeleniyorlar.
Oysa, bu “tekel”in bulunmadığını, 22 Temmuz seçimleri gösterdi. Ak Parti, Güneydoğu’da DTP’yi yaya bıraktı. Son günlerin kamuoyuna yansımayan “anketleri” de, 22 Temmuz’dan bu yana bölgede, Ak Parti’nin desteğinin daha da arttığını, DTP’nin daha da azaldığını gösteriyor.
DTP’nin “Kürt sorununun muhatabı ve adresi biziz” söyleminin gücü zayıfladı. Başbakan Tayyip Erdoğan, her gittiği dış merkezde, “Benim partimde 75 Kürt milletvekili var” diye üzerine basa basa söylüyor.
DTP’nin “Kürt sorunu”nda “temsil tekeli” zaten yok. Ama, “işlev”i olabilir ve o “işlev”i yerine getirdiği ölçüde, kendisini anlamlandırabilir, “siyasi manevra alanı”nı genişletebilir ve Türkiye’nin siyaset sahnesinde ve Kürt seçmen topluluğunda yitirmekte olduğu “zemin”i geri alabilir. O “işlev”, PKK’nın “silahsızlandırılması” çabasında en etkin rol oynayabilecek “siyasi organizma” olduğunu söz ve eylemle kanıtlaması. Eylemden vazgeçtik, “sözünü” bile edemedikleri sürece, kendilerinin “uluslararası ve ulusal platformlar”da dışlanmalarının önüne geçemeyecekler.
Bu satırların yazarı, ısrarla, DTP’ye “PKK’ya terörist dersen, seni muhatap alırım” dayatmasının yersiz, yakışıksız ve gereksiz olduğunu savunan birisi. Ama, bu, DTP’nin zincirleme hatalarını ve tam bir “siyaset şaşkınlığı” içinde görmeyi de dışlamıyor.
***
İçinde bulunduğumuz sürecin, “anahtar” kavramı, “PKK’nın tasfiyesi süreci”ne Washington’da “start” verilmiş olması. Bu böyle kavranmadıkça, bu “olgu” üzerine inşa edilecek politikalar üretilmedikçe, “çıkmaz sokaklar”a sapılması, beyhude yere zaman yitirilmesi ve “enerji tüketilmesi” de kaçınılmazdır.
ABD’nin Ankara’daki büyükelçiliğindeki davetler ertelenebilir veya toptan iptal edilir, hiç yapılmayabilir. Ama, bu “Amerikan damgalı” PKK’nın “tasfiye süreci”ni ortadan kaldırmaz. Çünkü, böyle bir süreç, “Ankara çıkışlı” bir “plânlama”nın eseri değil. Bölge çapına ve bölge geneline ilişkin bir “plânlama” ya da “stratejik hesaplama”nın eseri.
Bugün ve önümüzdeki yakın gelecek, başta ABD, dünyanın büyük güçleri tarafından, “Türkiye jeopolitiği”nin bir “şiddet iklimi”yle “istikrarsızlaştırılması”na izin vermiyor. O yüzden, PKK, Kürt sorunu açısından da “kullanım süresi” dolmuş bir organizma.
Kürt sorununun “temsil tekeli”, mevcut uluslararası ve bölgesel denklemde PKK’ya tanınmayacak.
Bu “gerçek”le yüzleşildiği ölçüde, “gerçekçi rollar” ve “gerçekçi çözüm arayışları”na yönelmek mümkün olacak...
(Hürriyet, 30 Kasım 2007)