01.02.2008 07:53
Türk-İş'in zor günleri - Engin Ünsal
Türk-İş ülkenin en önemli işçi örgütü niteliğini taşıyor. Türk-İş yöneticileri geçmişlerine ve 'Ankara'da Türk-İş var' inancına yakışan bir davranış içinde olamaz ve özgür, bağımsız sendikacılığın gereğini yerine getiremezlerse, Türk-İş'i bir bölünmeye doğru götürmeleri kaçınılmaz
Ülkemizde 28 işkolunda kurulu 94 işçi sendikası vardır. Çalışma Bakanlığı'nın 2006 yılı Çalışma Hayatı İstatistikleri'ne göre bu sendikalardan 34'ü Türk-İş, 19'u DİSK, altısı Hak-İş Konfederasyonuna üye bulunmakta ve 35 sendika da bağımsız olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Buna göre Türk-İş en çok temsil kabiliyetine sahip işçi konfederasyonu olarak ülkenin en önemli işçi örgütü niteliğini taşımaktadır.
Özgür ve bağımsız sendikalar demokratik düzenin vazgeçilemez kuruluşlarıdır. Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) 87 sayılı Sözleşmesi ile sendikaları böyle tanımlamış ve TC hükümeti de bu sözleşmeyi 1993 yılında onaylamıştır.
Bir ülkede güçlü sendikalar demokratik yapının, gelir dağılımının, sınıflar arası dengenin sağlıklı olmasını gerçekleştirebilecek önemli kuruluşlardır.
Borçlu ülke
Türkiye uzunca bir süredir zayıf bir ekonomik yapıya ve 450 milyar dolara yaklaşan iç ve dış borç yükü altın girmiş olması nedeni ile özellikle IMF'nin yakın denetimi altındadır ve onun çizdiği politikaları uygulamak zorundadır. IMF Türkiye'nin sosyal güvenlik harcamalarının bütçeye getirdiği yükün azaltılmasını istemektedir. Bu konuda sosyal güvenlik kurumlarını bir çatı altında toplamak ve harcamalarda kısıntıya gidilmesini önermektedir.
İşçi haklarında ki geriye gidiş sadece sosyal güvenlik hakları ile sınırlı değildir. İşverenler de sosyal güvenlik prim yükünün azaltılmasını ve kıdem tazminatı yükünden kurtarılmaları amacı ile bir kıdem tazminatı fonu kurulmasını istemektedir. 4857 sayılı yasanın geçici 6. maddesi ile hüküm altına alınmış bu isteme uygun olarak hazırlanmış bir taslak kıdem tazminatını bir emeklilik ikramiyesine dönüştürmektedir.
AKP iktidarı kendi güdümünde bir işçi hareketi, kendine yakın ve kendi denetiminde bir sendikacılık modeli kurmak istemektedir. Bu konuda AKP'li belediye başkanlarının son günlerde Belediyelerde çalışan ve KESK'te örgütlü memurların AKP'ye yakın Memur-Sen'e geçmesi için yaptıkları baskı yazılı basında sıkça yer almaya başlamıştır. Aynı tutum işçiler üzerinde de sürdürülmekte ve işçilerin Hak-İş'e bağlı sendikalara üye olmaları yolunda yoğun çaba harcanmaktadır.
Kayıtlı işçi sayısı
8 milyon işçinin kayıt dışında, kaçak olarak, çalıştırıldığı bir ülkede devletin ve sosyal güvenlik kurumunun trilyonlara varan vergi ve prim geliri kaybını bu işçileri kayıt altına alarak sosyal güvenlik harcamalarına kaynak yaratmak yerine bu haklarda kısıntıya gitmek ya da tamamen kaldırmak kolaycı bir yoldur. İşçilerin özgürce diledikleri sendikalara üye olmaları ve sendikaların çalışmalarını hükümet baskısından uzak sürdürebilmeleri yukarıda andığımız 87 sayılı sözleşmenin açık gereğidir..
Son birkaç ay içinde sosyal güvenlik haklarında geriye gitme çalışmalarında bulunan Fransa ve Yunanistan'da işçi sendikaları genel greve giderek hükümetlerin geri adım atmasını sağladılar.
AKP'nin Sosyal Güvenlik Reformu adı altında TBMM'ne getirdiği tasarı açıkça işçi haklarında bir geriye gidişin belgesidir.Bu tasarının yasalaşmaması için DİSK, KESK, TMMOB gibi kuruluşlar meydanlara çıkarken Türk-İş yöneticileri sendikacılık tarihimizde görülmedik bir biçimde eylem yerine, iktidar partisinin il başkanlarının ayağına Türk-İş Bölge Temsilcilerinin gönderilmesini öngörmüştür.Bu 1952 de kurulan Türk-İş'in tarihinde görülmedik, yaşanmadık bir skandaldır. Türk-İş bu davranışı ile iktidar karşısında koruması gereken sendikal bağımsızlığını yitirmek üzeredir. İşçi sendikaları ve hele onları en üst düzeyde temsil eden Türk-İş, işçilerin çıkarı için iktidar partisinin il başkanlarına dizleri üstünde gidemez. Gerekiyorsa onları kendi ayağına çağırır ve onlara isteklerini deklere eder. Türk-İş AP İl Başkanlıklarında değil meydanlarda işçinin hakkını korur ve isteklerini orada dile getirir.
Türk-İş son genel kurulunda yeni bir başkanla yola devam etme kararı almıştır. Türk-İş Genel Kurulu'nun hemen ardından toplanan asgari ücret tespit komisyonunda Türk-İş olumsuz bir sınav vermiştir. Türk-İş gene tarihinde ilk kez asgari ücret tespitinde hükümet ve işverenlerle ortak hareket ederek asgari ücretin 435 YTL olmasına imza atmıştır. Oysa ayni Türk-İş daha birkaç ay önce ülkemizde açlık sınırının 688 YTL olduğunu ilan etmişti. Türk-İş bu yaman çelişkinin açıklamasını hiçbir zaman yapmamıştır.
Türk-İş Genel Merkezi'nin, AKP'nin çalışanlara karşı sergilediği müdahaleci ve olumsuz tutum karşısında sessiz kalması Türk-İş tabanında tepki ile karşılanmış ve İstanbul'da Türk-İş'e bağlı sendikaların 16 şubesi Türk-İş Şubeler Platformu adı altında bir oluşuma gitmiş ve baskılar karşısında ortak tavır belirleme kararı almıştır. Bu Türk-İş yönetiminin zafiyetine karşı tabanın bir tepkisidir. Eğer Türk-İş yönetimi AKP'nin arka bahçesi olduğu izlenimini vermeye devam ederse, İstanbul'da sergilenen bu tepki tüm yurda yayılabilir.
Türk-İş üyeleri arasında Petrol-İş gibi, Kristal-İş gibi sosyal demokrat sendikalar vardır. Bu sendikaların yeni Türk-İş politikaları ile uyum içinde olması asla beklenemez. Türk-İş iktidar karşısında bağımsızlığını ve özgürlüğünü koruyarak temsil ettiği işçi sınıfının çıkarlarına sahip çıkmak istiyorsa, örneğini başka ülkelerin verdiği genel grev uygulamasını bile gündeme getirmelidir. 1970'li yıllarda Halil Tunç Türk-İş Başkanı iken Ege Bölgesi'nde bunun örneğini vermiş ve başarılı da olmuştu..
Türk-İş yöneticileri geçmişlerine ve "Ankara'da Türk-İş var" inancına yakışan bir davranış içinde olamaz ve özgür, bağımsız sendikacılığın gereğini yerine getiremezlerse Türk-İş'i bir bölünmeye doğru götürmeleri kaçınılmazdır. Bu noktaya gelindiğinde ya ülkede yeni bir Sosyal Demokrat İşçi Sendikaları Konfederasyonu kurulur veya yönetiminde değişiklik olması koşuluyla, Türk-İş üyesi sosyal demokrat sendikaların DİSK'e üye olma süreci başlar.
Radikal/01.02.08