10.02.2008 07:30
Tuzla kıyıları tersane - Kürşat Bumin
Umur Talu, bugüne kadar kimbilir kaç yazı yayımladı Tuzla tersanelerindeki iş kazaları hakkında.
Bakın mesela, “Gemilerde ölüm var” başlıklı (5 Eylül 2007) tarihli yazısında neler diyor:
“Herhalde, orası bile 'İstanbul'a uzak', medyanın cin gibi 'objektif' gözleri ile 'tarafsız, bağımsız, halktan yana, etik' gönlünden 'ırak' olmalı.
Oysa şöyle demeçler süslemişti medyayı:
'Tuzla Tersaneler Bölgesi, özellikle AB gemi inşa sipariş piyasasında bir markadır. Hem vaktinde, hem kaliteli gemiler inşa ediyoruz.'
Bu 'marka ve kalitede'den, 12 günde, 'vaktinden' önce ölmüş 5 işçi cesedi çıktı.”
İsterseniz bu manzaranın nedenini de Sabah yazarı açıklasın:
“Taşeronluk, sigortasızlık, kötü malzeme kullanımı, işçiyi köle gibi çalıştırma, bir kişiden birkaç post, aşırı iş hızı ve yükü, ucuz ama niteliksiz emeği uzmanlık isteyen işlere koşma, iş güvenliliğini umursamama, sendikasızlaştırma...”
Denizcilik Müsteşarı Hasan Naiboğlu'na göre, Türkiye 2002 yılında gemi imalatında 27. sıradayken, bugün yerine göre 4-5-6'ıncı sıraya yerleşmiş. Müşteşar, uzmanlardan oluşan bir heyetle “ölüm olaylarının incelendiği”ni, heyetin son kazaların nedenlerini ortaya koyacağını açıklıyor.
Hadi hayırlısı... Konu “masaya yatırıldığına” göre mesele çözüldü sayılır...
Gazete Tuzla tersanelerinde çalışan işçilerin iş dışında nasıl yaşadıklarını öğrenmek için röportaj yapmaya gitmiş. “Bir odada 30 kişi” diyor. Abartmış olsa gerek; bir odaya 30 kişi nasıl sığar! Doğrusu “Bir odada 15 kişi”dir herhalde. İşçilerin bir odaya ödedikleri kira da dikkat çekici: 700 lira. Ev sahibi bakkal da işletiyormuş. İşçilerden birisi “boya” işinden şikayetçi. “Hele bir de kapalı yerde olursa, bazen derin kabarır. Sesime bak, hâlâ öksürür gibi konuşuyorum” diyor. İşçilerin çoğunluğu denizi tersanede görmüş. Urfalı olanı, “marangozdum, gemileri tahtadan sanıyordum, yaparım diye düşündüm. Bir de baktım ki gemiler demirdenmiş” diyor.
Müşteşarın verdiği bilgiye dönecek olursak: Türkiye'de gemi imalatınının bu derece hızla yükselmesinin nedeni nedir acaba? Avrupa'daki tersane işçileri gemi yapmayı mı unuttular? Yoksa bu ülkelerin işçileri 15'i bir arada bir odada kalmayı mı reddediyorlar?
Tuzla'da önceki gün de Metin Turhan (19-ondokuz) iş kazası sonucu hayatını kaybetmiş. Metincik denize düşmüş; düştüğünü gören olmamış, cesetini epeyce bir zaman sonra bulmuşlar. Metincik yüksekten denize düştüğü için mi ölmüş, yoksa başka bir nedenden dolayı (tersanelerdeki ölüm nedenlerin başında “elektrik çarpması” geliyormuş) ölüp sonra mı denize düşmü? Konuya ilişkin hiçbir bilgi yok ortada; “ölmüş” işte, o kadar...
Yeni Şafak'ın dünkü haberinden:
Gemi İnşa Sanayicileri Birliği Başkanı Murat Bayrak, tersanede ölümle sonuçlanan iş kazalarını (7 ayda 14, son 8 yılda 50 ölüm) “işin doğası gereği” olarak yorumluyor. Başkan'a göre her şey “AB standartlarına” göre işliyor. (Biraz önceki sorunun tekrarı: Madem öyle, Tuzla tersaneleri AB standartlarını niçin sollamakla? Barboros'un torunları olduğumuz için değil herhalde?)
Başkan devam ediyor: “Bırakın sigortasız işçiyi, meslek hastalığından zarar görmüş işçiyi dahi çalıştıramazsınız, bunlar konuşuloyor ama havada konuşuluyor.”
Oysa bakın, Sendikacı Cem Dinç aynı fikirde değil: “2006'da 18.500 iş kazası oldu. Bu devasa bir rakam. 4857 sayılı iş yasasına göre gemi işinin tamamı taşeronlara verilemez. Ölümler daha çok gemi yapımıyla ilgili işlerde ve taşeron işçilerde oluyor. Kadrolu, yani ana firmalara bağlı olan işçiler hayatlarını kaybetmiyor, taşeron firmalarda yevmiyeli olarak çalışan işçiler ölüyor.”
Yeni Şafak'ın haberi Tuzla tersanelerinde ölümlü sonuçlanan iş kazalarına ilişkin şu önemli bilgiyi de vermiş: “Kan parasıyla kurtuluyorlar.” Yani, 2006'da ölen İbrahim'in eşinin söylediği gibi, “kadrolu” olduğu söylenen ama ölünce “kadrosuz” olduğu ortaya çıkan işçilerin ailelerine teselli mükafatı kabilinden “kan parası” ödeniyormuş. Ruhiye Hanım, meseleyi güzel özetlemiş: “Zaten borç harç içindesiniz, elinizde avucunuzda bir şey yok, 7-8 sene bekleyecek durumumuz da yok.”
Kadrosuz, “kayıt dışı” çalışanlar deyince aklıma geldi. Hürriyet'ten Şükrü Kızılot, önceki gün önemli bir konuyu köşesine taşıdı. Bakın, yazının başlığı bile tek başına nasıl dikkat çekici: “Kayıtdışı işçi çalıştırmanın cezası yok”.
Kızılot'a göre, bu ülkede, sigortasız işçi tespit edildiğinde işverene “Arkadaş sen kaçak işçi çalıştırıyorsun. Bunun cezası şu kadar YTL” diyebilmek imkansız, çünkü mevzuat izin vermiyor...
Konuyu geçenlerde Davuşpaşa'daki faciayla ilgili yazımda değindiğim bir tespit-öneri ile kapatayım:
Türkiye'de “kayıt dışı” ile mücadele ya da “iş güvencesinin” sağlanması gibi konular başta olmak üzere, çalışma hayatımızın önemli sorunlarının çözülebilmesi için çalışanların sendikal faaliyetlerinin teşvik edilmesi özellikle önem taşıyor. Bu büyük sorunlarla başedebilmek eksik mevzuat ve devletin isteksizliğinden dolayı çok zor, hatta imkansız hale geldiğine göre, bu görevi güçlü ve sorumlu bir sendikacılık üstlenmelidir.
Tuzla kıyıları tersane...
Bu yazı başlığının nereden esinlendiğini tahmin edeniniz vardır muhakkak.
Tabii ki Oktay Rıfat'ın “Kasımpaşa kıyıları tersane” dizesinden.
Yeni Şafak / 10.02.08