Ana Sayfa / Basın / 
05.12.2008
13.03.2008 09:18

Ölüm tersaneleri - Hicran Aygün

 

Takvim, Tuzla dosyasını aralıyor. Tuzla tersanelerinde 12 yıl üst düzey yönetici olarak çalışan bir kadın bize ulaşıp konuşmak istediğini söylediğinde hemen randevu yerine gittik. Anlattıkları dehşet vericiydi...

İlk çığlık, 1985'in yazında yükseldi Tuzlatersanelerinden... Ambarda çalışan bir işçitanker patlaması sonucu hayatını kaybetmiş-ti. Tersanede herkes o çığlığın havaya karışa-cağını düşünüyordu ancak yanılmıştı. Çığlık-lar siren seslerine, siren sesleri de bir dahatarihe karışmamak üzere geri dönecekti Tuz-la tersanelerine... Artık bu tarihten sonra Tuz-la tersanelerinin adı, ölümle yan yana anıla-caktı. Aynı Zonguldak'taki madencilerin hergün grizu korkusuyla madene girdikleri gibigidiyordu artık tersane işçileri işyerlerine...

Tersanede çalıştığınız dönemi anlatır mısınız?

1996-2007 yılları arasında tersanede bir firmada genel müdür asistanlığı yaptım. Benim çalıştığım zaman da ölümler ve sakatlıklar sıklıkla yaşanıyordu. Tersane bölgesinde toplam 44 tersane var. Her bir tersanede de ortalama 3-4 taşeron firma. Genellemek istemem ama 3-5'i hariç geri kalan hiçbir tersanede iş sağlığı ve güvenliği açısından en ufak bir önlem yoktu. Öyle basında yazıldığı gibi 45 ölümle falan sınırlı da değil bu rakam. En azından benim çalıştığım dönemde yüzlerce kişi öldü ve yüzlerce işçi de sakat kaldı. Üstelik bu sakatlıkların çoğu insanlarda bir daha çalışamayacak kadar hasar bıraktı ve hiçbir sosyal güvencesi olmayan işçiler kapı önlerine bırakıldı.

'Tazminatlar ödenmiyordu'

Gelecekleri çalındı, üç kuruş maaşları ve evlerine götürdükleri bir dilim ekmekten oldular. İnsan hayatına parayla değer biçmek mümkün değil. Onlar da öyle yapıyordu, tazminatlarını ödemiyordu. Ne ölümde ne de sakatlıklarda bu insanlara para verilmiyordu. Maaşlarını bile alamıyorlardı ki tazminatları ödensin. 12 yıllık çalışma hayatımda bir gün bile işçilerin çalıştığı yerlerin denetlendiğini görmedim. Denetçiler geliyordu, ama ofislerde oturup çay, kahve içiyor, kuru pasta yiyor, sırtları sıvazlanıyor ve gönderiliyorlardı. Basına yansımayan o kadar çok ölüm var ki. Hangi birini anlatayım. Ambarda açık kalan bir oksijen tüpü, yemekten dönen genç bir işçinin hayatına mal oldu örneğin... Oksijen tüpünü açık unutmuşlar, işçi ambara giriyor ve tüp alev alıp patlıyor. O işçi o gün hayatını kaybetti, üstelik karısı hamileydi. O gün sözde yas tutuldu, ertesi gün işe devam edildi.

'Git hastanede öl!'

Başka bir işçi ise ambarı temizlemek için içeri giriyor, bir daha çıkmıyor, kimse fark etmiyor. O gece eve gitmeyince ailesi gelip tersaneden soruyor. Ambara bir giriyorlar, adam gaz sızıntısından ölmüş. Vincin üzerinden ambarın tepesine düşmüş bir işçinin başına patronu gidiyor, "Kalk" diye bağırıyor. Adamın rengi yok, iç kanaması mı var, ciğerleri mi patlamış kimsenin umurunda değil. Patron hâlâ bağırıyor: "Kalk. Burada ölme de hastanede ne yaparsan yap." Bunların hiçbiri basına yansımadı. Ayrıca tersanede bazı hayati araçların yaz ve kış denetlenmesi gerekiyor. Örneğin borular, mevsimlere göre tepki veriyor. Genleşiyor ve dolayısıyla yıpranıyor. İşçinin elinde uyduruk bir eldiven var, borudan bir madde sızıntı yapıyor. Eldiveni çıkartana kadar zaten adamın eli yanıyor, ondan sonra bir daha elini kullanamıyor. İşsiz kalıyor, hiçbir sosyal güvencesi olmadığı için de hak iddia edemiyor. Üstelik işçiler sadece güvenlik veya sağlıksız koşullar nedeniyle ölmüyorlardı. İntihar edenlerin sayısı da iş kazası nedeniyle ölenlerden aşağı kalır değildi. İşçi aylarca çalışıyor, maaşını alamıyor, evine bir dilim ekmek götüremiyor ve hep "Bugün belki alırım" umuduyla işe geliyor. Yine alamayınca bunalıma giriyor ve işyerinde ne yazık ki intihar ediyor. İşverenin ayağında 400-500 YTL'lik ayakkabı var. İşçinin ayağındaki ayakkabıyı görseniz içiniz acır. 3-5 kuruş alıp evine ekmek götüremiyor, ayağına yeni ayakkabıyı nasıl alsın.

'Önemli bir şey yok'

Sizin bile haberdar olmadığınız ölümler oluyor muydu tersanelerde?

Olmaz mı. Tersaneye bir ambulans geliyordu, soruyorduk, "Önemli bir şey yok" diye cevap veriyorlardı. Ertesi gün bir işçinin daha öldüğünü öğreniyorduk. Çalışma koşullarından memnun olmayan bir işçi, diğer işçiyle sohbet ediyor. O işçi de gidip arkadaşını patronuna şikayet ediyor. Birkaç gün sonra şikayet edilen işçi vinçten düşüyor ya da patronların korumaları tarafından öldüresiye dövülüyor. Sonra "Vadesi buraya kadarmış Allah taksiratını affetsin" diyerek bu korkunç olay geçiştiriliyor. Tersanede en çok göz nedeniyle işçiler hastaneye giderdi. Çünkü ucuz kaynak gözlükleriyle iş yaparlardı, bu yüzden sürekli gözleriyle ilgili problemler oluşurdu. Örneğin kaynak yaparken gözüne çapak kaçıp kör olan birçok insan gördüm. Yaşı küçük çocuklar vinç kullanıyor ve o vincin altında da işçiler oluyor. Ölümler nasıl olmasın! Ayda bir kez röntgen için geliyorlardı, hepsi de nedense temiz çıkıyordu.

* * *

Rüşvetle ISO kalite belgesi

Tuzla'da yaşanan bir skandal daha... Bazı tersaneler, aracılara rüşvet vererek hiçbir denetleme yapılmadan ISO belgesi almış!.

Tuzla tersanelerindeki gerçeklerin üzerindeki sis perdesini aralamaya devam ediyoruz. Bugün, tersanelere yapılan 'danışıklı' denetlemeleri tanıkları anlatıyor. Bunun yanı sıra bazı tersanelerin hiçbir denetime tabi tutulmadan sadece aracılara rüşvet vererek ISO kalite belgesi aldıklarını da öğrendik...

***

'ISO'yu rüşvetle aldık'

'İşçilerin hakları, eğitim ve sağlık durumları, çalışma koşulları gibi konularda sendikanın çalışanla yan yana olduğunu görmedim. İşçi-sendika, patronsendika ilişkisi yaşanıyordu'.

* Denetçilerle ilgili birkaç münferit olaya şahit olmuş olamaz mısınız? Bakanlık nezdindeki denetçiler veya sendikalar ne yapıyordu?

Ankara'dan heyetler geliyordu. Lüks bir restorana götürülerek mezeleri, balıkları, içkileri ikram edilip gönderiliyorlardı. Sendikalar en büyük dertlerden biriydi. Ankara'dan gelen heyetlere nasıl muamele yapılıyorsa, sendikalar da aynı şekilde ağırlanıyordu. Herhangi bir işçiyle konuştuklarına şahit olmadım. Hakları, sağlık durumları, çalışma koşulları gibi konularda sendikanın işçilerle yan yana olduğunu görmedim. İşçiyle- patron, patronla-sendika bir taraftaydı. Sendikanın orada varlığı sadece görüntü, kağıt üzerinde. Zaman zaman işçilerin de kurallara uymadığı oluyordu, baretsiz ve güvenlik kemersiz çalıştıkları durumlar da. Ancak onları da kendi amirleri, işverenleri veya taşeron firmaları uyarmak zorunda.

* Denetçilerin önceden geleceğinden bir şekilde haberdar oluyordunuz. Nasıl hazırlıklar yapıyordunuz?

Yeni baretler, tulumlar, eldivenler, emniyet kemerleri dağıtılıyordu. 2 gün önceden temizlik yapılıyordu. Yangın merdivenleri falan denetleniyordu. Ortalık süt liman. Örneğin biz firma olarak ISO Belgesi için başvurduk, evraklarımızın hepsi tamamdı. Belgeyi aldık, ne bilirkişiler tarafından denetlendik, ne de başka bir uygulamaya tabii tutulduk. Oysa bizim tersanemiz yaşam ve çalışma standardına uygun değildi. Belgeyi almak için aracılara çok rüşvet verdik.

'15 YAŞINDA İŞÇİ BİLE VAR'

* GİSBİR Başkanı Murat Bayrak, "Yemeğe koşarak giden işçi, eğitime gelmiyor" diyor?

Aç insana ne eğitiminden bahsediyorsunuz. Sanki yemeği lüks bir restoranda veriyorlar. Ayrıca tersanelerde ne eğitimi verilmiş ki! Ben görmedim. Bir tek kaynakçılara falan yüzeysel eğitimler veriliyordu. Eğitime de 15 yaşındaki çocuk gidiyor. Bu sadece benim çalıştığım firmada değil, diğer taşeronlarda da yaşanıyordu. Zaten onların durumu içler acısı. Örneğin bizim firma, işçilerin maaşlarını taşeronlardan aldığı elektrik ve su parasıyla ödüyordu. Düşünün ki taşeronlar tersanelere girebilmek ve iş kapabilmek için ne kadar para ödüyor.

* İşçilerin maaşları hep asgari ücretten mi görünüyordu? Kaçak işçi oranı nasıldı?

Tabii... 600 YTL de alsa, 5 bin YTL de alsa sigortaları asgari ücretten ödeniyordu. Her firma vergiden nasıl kaçıracağının yolunu bulmuştu. Aldığınız maaştan sigortanızın yatması için işverene yakın olup onun pis işlerini örtbas etmeniz gerekiyor. Sürekli işçilere girdi-çıktı yapıyorlar. Ya da sigortaları haftalık ödeniyor. İşçinin evine ekmek götürmek için çalışmak dışında ne suçu olabilir.

* İşçiler için hiç iyi bir şey yapılmadı mı?

Yapılıyordu tabii. Örneğin Ramazan'da erzak dağıtırdık. Firmamızın durumu gayet iyiydi, yönetime "Pirinç, makarna yerine bu insanlara et, süt, kahvaltılık, çay, şeker dağıtalım" derdim. "Beğenmeyen başka tersanede çalışsın" cevabı alırdım. Patronumun çocuk işçi çalıştırmasının yanında en iyi tarafı, işçisine girer girmez sigorta yapmasıydı. Ancak taşeronların getirdiği işçileri denetlemezdi.

* Tersanenizde kaç işçi çalışıyordu?

Sezona göre 300 işçiden bin 500 işçiye kadar çıkıyordu. Gelenlerin hepsi kalifiye elemandı. Yeri geliyordu, bu insanlar 7/24 çalışıyorlardı. Ama sigortaları hiçbir zaman bu şekilde ödenmiyordu. Satın alma, idare personeli hiç deneyimi olmayan taşerona iş veriyor, arada komisyonunu alıyordu. Deneyimi olmayan personel tersaneye girer mi hiç, her yeri tehlike... Bu tehlikeyi ve ölümleri azaltmak için çok iyi idari personel olması gerekir.

'ASLITÜRK'ÜN YATINI KAÇIRDILAR'

* Firmanız hangi ünlülere yat yaptı?

Şişli eski Belediye Başkanı Gülay Atığ'ın eşi Orhan Aslıtürk'e 27 metrelik bir yat yapıldı. Fabrikasyon değil, tamamen el emeğiyle yapılan bu yat için işçiler gecelerini gündüzlerine katarak çalıştı. Ortaya resmen muhteşem bir eser çıktı. Yatı zamanında teslim ettiler. Ama işveren işçilerin maaşlarını ödemedi. Nitekim yatı oradan bir gece kaçırdılar. Orhan Aslıtürk, "İl Vero Sogno" adlı yatı bir firmanın üzerine yaptı. İşveren daha sonra işyerini tasfiye etti. Bu nedenle evindeki buzdolabını satıp memleketine dönen işçiler oldu. İbrahim Tatlıses'e de yat yaptık.

* İşçiler paralarını alamadıkları için mahkemeye başvurmadılar mı?

Başvursalar ne olacak, alabilecekler mi? Bir tek, yine Orhan Aslıtürk'e yapılan 33 metrelik "True Dream" adlı yatın da parasını alamadıkları için mahkemeye başvurmuşlardı. O dava da yıllarca sürdü. Sonucu ne oldu bilmiyorum. Bildiğim tek şey "İl Vero Sogno" GİSAŞ'ın iskelesinde çürümeye terk edildi. Hâlâ orada duruyor.

'DUBAİ ŞEYHİNE SATILDI'

* Orhan Aslıtürk, yatların yapımı için firmanıza hiç para ödemedi mi? Yatlarını yaptırdığı firmayla bir ortaklığı söz konusu olabilir mi?

Ödemez olur mu, adam çuvallarla para getiriyordu. Tersane kullanımı için ayrı, tekne giderleri için ayrı. Aslıtürk'ün teknelerinin yapıldığı Can Yatçılık'la ortaklığı vardı. 36 metrelik "Dream" adlı bir yat daha yaptırdı, onu da bir Dubai şeyhine sattı.

Takvim / 12-13 Mart 2008


YAZICIYA GONDER


December
Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 31 1 2 3 4