Ana Sayfa / Basın / 
01.12.2008
26.04.2008 06:38

Ham hayaller; somut gerçekler... - Cengiz Çandar

 

Başbakan Tayyip Erdoğan, “en sevdiği” başkentlerden birine, Suriye’nin başkenti Şam’a gidiyor. Herhangi, rutin cinsten bir dış gezi değil bu. İsrail ile Suriye arasında “barış müzakerelerinin başlatılması” için Türkiye’nin ön aldığı “arabuluculuk girişimi”nin geldiği kıvamla ilgili.

İsrail tarafından Başbakan Ehud Olmert’in Tayyip Erdoğan’dan Başşar Esad’ı “müzakere masası”na getirmesi yönünde beklentisi var. Asıl büyük beklenti Başşar Esad’ın kendisinde. Suriyeliler, İsrail’le masaya oturmak konusunda uzun süredir İsraillilerden daha hevesliler.

Suriye kadar “hevesli” bir üçüncü taraf var ise, bu da Türkiye, bir başka deyimle Başbakan’ın kendisi. Türkiye’nin “Ortadoğu diplomasisi”nde “işlevsel” olması, onun “uluslararası imajı”nı parlatacak, Türkiye’de “yargı darbesi” ile “siyasi yasak” tehdidi altında bulunduğu bir dönemde, “dış desteği”ni sağlama alacak nitelikte bir gelişme. Üstelik bu, İsrail ve dolaylı olarak Washington’dan gelirse...

Türkiye, İsrail-Suriye hattında epey bir zamandır faal. Birkaç yıldır. Türk liderler, İsrailli muhataplarına “Suriye’nin samimiyeti” konusunda az dil dökmediler. Başbakan’ın danışmanı Ahmet Davudoğlu, bir süredir sessiz sedasız İsrail-Suriye temasının kurulması peşindeydi. Erdoğan’ın, İsrail basının, Suriye tarafından yalanmayan iddialarına göre, şu sıra“arabuluculuk” amacıyla Şam’a gidiyor olması, “hedefe yaklaşıldığı” izlenimini veriyor.

Ortadoğu’daki sorunların yapısal özelliklerinin ve bu arada İsrail-Suriye ilişkilerinin tarihçesini ve arka planını pek irdelemeyen Türk medyası, bu “arabuluculuk girişimi”ne ilişkin“iyimser sinyaller” çakıyor.

Öyle mi? Şam seferinden “olumlu, somut sonuçlar” çıkacak mı?

Kuşkuluyuz.

 

***                     ***                  ***

 

Öncelikle, İsrail ve Suriye’nin birbirleriyle “görüşmeleri başlatmaya hazır oldukları” son derece kuşkulu. İkincisi, bu, Washington’un “yeşil ışığı” olmadan ve devrede bizzat Washington bulunmadan olabilecek bir şey değil.

Bu konuda Washington’dan gelen bir “yeşil ışık” olmadığı gibi, son birkaç gün içinde ABD’den birdenbire “Suriye’nin Kuzey Kore yardımı ile nükleer program sahibi olduğu”konusunda sesler yükselmeye başladı. Bunun doğru olup olmaması önemli değil; Tayyip Erdoğan’ın ziyareti arifesinde Şam’a yönelik ve İran’a da uyarı niteliğindeki bu hasmane“Washington kampanyası”nın, Suriye’yi tecrit politikasından vazgeçilmediğini ilişkin bir gösterge olmasına dikkat edilmeli.

Bu arada, BM Güvenlik Konseyi kararıyla ve Lübnan’daki Fuad Siniora hükümetiyle işbirliği halinde oluşturulan “Refik Hariri Suikastı Uluslararası Mahkemesi” Hollanda başkenti Lahey’de çalışmalarına başlamak üzere ve Suriye’deki rejimin, daha doğru bir deyimle iktidardaki “Esad klanı”nın bir numaralı önceliği bu mahkeme konusu. Mahkeme soruşturmasının, Şam’da Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın yatak odasına kadar uzanması yani,“rejimin meşruiyeti”ne yönelmesinden endişe ediliyor.

Başşar Esad’ın İsrail ile “masaya oturmaya” son derece istekli olmasının nedeni, Golan’dan ziyade tamda yukarıda ifade ettiğimiz gerekçeden ötürü Lübnan’la ilgili. Suriye, İsrail ile“barış müzakereleri”ni başlatabilen bir taraf olursa, Amerika nezdinde bir “meşruiyet zemini”ne oturabilecek ve bu sayede söz konusu “Uluslararası Mahkeme”ye ilişkin“pazarlığa girişebileceği” bir “manevra alanı”na kavuşabilecek.

İsrail ile masaya oturmak için, bir “ön şart” koşmuyor; yeter ki, “Golan’ın iadesinin müzakerelerle ulaşılacak barışla mümkün olacağı” İsrail tarafından masaya gelinirken kabul edilmiş olsun.

İsrail’in buna bir itirazı yok. Bundan önce de, taraflar masaya böyle oturmuşlardı. 1999’da Bill Clinton ve Madeleine Albright’ın himayelerinde Amerika’da Washington yakınlarındaki Shepherdstown görüşmelerinde de, daha sonra Cenevre’de Clinton-Hafız Esad Zirvesi de, böyle gerçekleşmişti. İkisinden de bir sonuç çıkmadı. Taraflar o gün bugündür bir araya gelmediler.

İsrail, daha doğrusu, iç politika hesapları içindeki Başbakan Ehud Olmert, “Tamam” diyor,“Suriye ile Golan’ın iadesi perspektifiyle masaya oturabiliriz. Ama, üç şart yerine getirsinler.”

Bizim basının, “bizim kaynaklara dayanarak” yansıttığı kadarıyla bu üç şart şöyle:

  1. Suriye’nin Hizbullah ve Hamas’a desteğini kesmesi ve bu ve bunlarla aynı çizgideki, yani İsrail’e karşı silahlı mücadeleden yana Filistin örgütlerinin Şam’daki bürolarını kapatması.
  2. Hamas lideri Halit Meş’al’ın Suriye’den çıkarılması.
  3. Suriye’nin İran’dan mesafe alması.

Eğer Tayyip Erdoğan, İsrail’in bu “şartları”nı Şam’a götürecekse, Şam’dan müzakerelerin başlamasına imkân verecek, elle tutulur hiçbir şey elde edebilmesi mümkün değildir.

Zira, Şam’daki dostu Başşar Esad, bunları yapamaz. Hele “üçüncü şart”ı yerine getirmesi neredeyse tümüyle imkânsız.

Nedeni basit; Hafız Esad döneminde Ortadoğu’daki “İran-Suriye ekseni”nin belirleyici aktörü Hafız Esad yani Suriye idi. Başşar döneminde çok şey değişti. Aynı “eksen”in muhtaç tarafı Suriye, güçlü tarafı İran. İran, birçok koldan Suriye rejimine öyle nüfuz etmiş durumda ki, Başşar Esad istese bile, İran’a mesafe koyabilecek durumda değil.

Gerek Olmert (iç politika hesabıyla), gerekse Başşar Esad (dış politika hesabıyla) manevra yapıyorlar. Barış müzakereleri masasına oturmak konusunda ciddi ve kararlı değiller.

Dahası, Başşar Esad, Bush döneminin günleri sayılı iken, “radikal adımlar” atmak için Amerika’da iktidar değişikliğini bekleme eğiliminde.

 

***                  ***                  ***

 

Bu durumda, Tayyip Erdoğan’ın Şam seferinden, “Ortadoğu’da tarih yazacak bir arabuluculuk başarısı” beklememesi ve Türk kamuoyunun da kendisini böyle “naif” bir beklentiye kaptırmaması gerçekçi olur.

Ortadoğu’da İsrail ile Suriye’nin taraf olduğu gelişmeler, çok yönlü ve üstelik “çok bilinmeyenli” bir “bölgesel ve uluslararası denklem”in içinde. Türkiye’nin şu aşamada, bu karmaşık denklemi çözecek “enstrümanları” yok. Hayale kapılmayalım.

İç politikada bu kadar türbülans ve bunun dış dünyada yol açtığı “yıpranma payı” da göz önüne alındığında, bir Türk liderin, tarihin şu evresinde Ortadoğu’da böylesine büyük bir rol oynama şansı da, maalesef, yok.

Ortadoğu’da çıtayı aşağıda tutmak ve hedeflerde mütevazı davranmak da, şu dönem için, özellikle yarar var...

Hürriyet / 26.04.08


YAZICIYA GONDER


November
Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
27 28 29 30 31 1 2
3 4 5 6 7 8 9
10 11 12 13 14 15 16
17 18 19 20 21 22 23
24 25 26 27 28 29 30