30.04.2008 06:41
Yarın 1 Mayıs! - Ece Temelkuran
Turf, Oxford’un en eski kurumlarından biri. Bir pub olabilir ama bir kurum aynı zamanda. Bar’ın üzerinde şöyle yazılar var çünkü:
“Turf’te 15. yüzyılda horoz dövüşleri yapılıyordu”.
“Turf, 16. yüzyılda kılıç karşılaşmalarıyla ünlüydü”.
Bahçesindeki duvarlarda ise “Burası, Bill Clinton’ın esrarı görüp içmeden baktığını iddia ettiği bahçedir” gibi ‘kuruma’ dair şakalar var. Her on yılda bir, bir önceki on yıl hiç olmamış gibi yaşanan bir ülkeden geldiğim için tuhaf bir huzur veriyor bu yazılar bana.
Değişim ya da dinamizm gibi sıfatlarla meşrulaştırdığımız azgelişmişliğin oturmamışlığı ne kadar tedirgin edici ise bu değişmezlik de öyle dinlendirici geliyor insana. Biliyorsunuz ki Turf de dahil olmak üzere buradaki hemen her şeyi on yıl sonra gelseniz de böyle bulacaksınız. Bir geçmişiniz olduğunun kanıtları burada duruyor olacak.
Zamanın sıtması
Daha önce yaşadığınızı yalanlar gibi her şeyin, herhangi bir şeye hizmet etmeden, gelişmeden değişip parçalanıp durduğu Türkiye gibi değil.
İstediğiniz kadar ‘sıkıcı’ bulabilirsiniz bu durağanlığı, ‘tutuculuk’ diye aşağılayabilirsiniz, ama insan ancak etrafındaki her şey baş döndürücü bir hızda devinip durmadığı sürece düşünebiliyor. Diğer türlü, bir baş dönmesi içinde sayıklamaya benziyor konuştuklarımız, tartıştıklarımız. Zamanın sıtmasıyla titreyip duruyor akıllarımız.
Balıklar ve insanlar
Hatırlamak, uygarlığı biriktiren organıdır insanlığın. Balıklar yerine insanların dünyayı yönetmesinin en geçerli gerekçesi budur bence; insanlar hatırlayabilirler. Düşünmek de ancak hatırlamakla mümkündür. Her şeyi olduğu andan itibaren unutan bir varlık hangi düşünceyi bir önceki düşüncenin üzerine koyarak bir cümle kurabilir ki? Bütün hatalı, eksik, bilinçsiz hatırlama veya bilinçli unutma politikalarına rağmen öyle ya da böyle çalışmaya devam eden bir hatırlama organı var ki, Türkiye diye bir ülke yerinde duruyor hâlâ. Her nasılsa!
Oxford’a bir tür öğretmen pozisyonunda bulunduğum için, insanlar, doğal olarak soruyorlar:
“Türkiye’de ne oluyor? Neler olacak?”
Onlara bugünlerde 1 Mayıs’tan söz etmek istiyorum. 60’lardan, 70’lerden ve elbette 80’lerden. Ama Türkiye’yi uzun süredir AKP’nin laf ebelerinden dinledikleri için birçoğunun hakkında konuştuğu Türkiye sanki 2000’de kurulmuş gibi. Demokrasi sözcüğü sanki AKP’den önce bu memlekette hiç telaffuz edilmemiş, bu sözcük için binlerce insan hayatı dahil her şeyini kaybetmemiş gibi. Bu ‘eksik hatırlama’, ‘politik amaçlı unutma’ oyununa katılanlar çoğunlukta.
Darbenin zerzevatı
Bunu görünce, AKP’nin bir kez daha darbenin devamı, darbenin en başarılı meyvesi olduğunu düşünmeden edemiyor insan.
Darbenin en ciddi hedefi 1980 öncesi Türkiye’yi unutturmak idiyse eğer, AKP bu unutma politikasının en son ve en başarılı uygulayıcısı oldu. O kadar büyük bir başarı ki bu, bugün sadece Latin Amerika’da var sanılan ‘Topraksız Köylüler Hareketi’ni 70’lerde örgütlemiş, madenleri halkla birlikte halk için yönetmiş işçi hareketini yaratmış Türkiye’ye karşı bugün ‘ayaklar-başlar’ diye ilkel bir hakarette bulunabiliyor siyasi iktidar.
Panayır aynası
Bu, öyle pervasız bir unutturma, yanlış hatırlama politikası ki insanlara bugünlerini, bugün ne olduklarını bile unutturmaya cüret edebiliyor.
Bugün Türkiye’de açlık sınırının altında yaşayan insanların Taksim’e çıkıp haklarını isteyemeyeceklerini söyleyebiliyor. Oysa emekçiler, kendilerini iktidarın onların yüzüne tutmaya çalıştığı küçülten panayır aynalarından görmeyi istemiyorlar. Onlar yarın Taksim Meydanı’nda birbirlerinin yüzlerine bakarak ne olduklarını, ne kadar güçlü olduklarını görmeyi istiyorlar. Bunu daha önce yaptılar. Yine yapabileceklerini biliyorlar.
Milliyet / 30.04.08