Ana Sayfa / Basın / 
21.11.2008
24.05.2008 11:32

Duran Kalkan: AKP’nin sonuna gelindi - Doğan Çetin/Halit Ermiş

 

Koma Civaken Kurdistan (KCK) Yürütme Konseyi üyesi Duran Kalkan, AKP’nin PKK’ye karşı savaşta oynayacağı rolünü oynadığını ifade ederek Tayyip Erdoğan ve partisi için artık sonun geldiğini söyledi.

1 Haziran’da İstanbul’da gerçekleşecek mitingin Türk ve Kürt halklarının kardeşliğine yine demokrasi güçlerinin birliğine büyük ilerleme sağlatacağı beklentisi yaygın. Bu konuda ne belirtebilirsiniz? Yine bu vesileyle tartışma konusu olan çatı partisi için kabul edilebilirlik sınırı ya da birlik politikası ne olmalı?

1 Haziran’da İstanbul’da gerçekleştirilecek olan barış mitingi gerçekten çok önemli bir girişim oluyor. Uzun süredir barış örgütlenmeleri var. Meclis oluşturuldu, birçok toplantı, konferans yapıldı. Önemli bir gelişme bu konuda sağlandı. Hepsi değerli çalışmalardı. Şimdi bunu 1 Haziran’da politik ortamı etkileyecek bir miting düzeyine çıkarmaları iyidir, yerindedir. Zamanlıdır da. Faşist saldırıların arttığı, polisin Kürt halkına ve Türk emekçilerine karşı en vahşi saldırıları yürüttüğü, katliamlar yaptığı bir ortamda barış sesinin yükseltilmesi elbette büyük bir değer ve anlam ifade ediyor. Bu bakımdan da biz anlam biçiyoruz, değer biçiyoruz. Herkesin katılmasını da istiyoruz. Türkiye’nin tüm işçi, memur, emekçi, yurtsever, demokrat, aydın, yazar kesimleri herkes katılabilmeli. Büyük bir barış duruşu ortaya çıkmalı. Barış sesi haykırılmalı. Mesajlar net verilmeli. Sadece mesaj vermekle de kalınmamalı. AKP hükümetinin savaş kışkırtan, savaşa umut bağlayan yaklaşımları, politikaları tümüyle teşhir edilmeli.

Sıfırlamak gerekiyor bu AKP’yi! Öyle mahkemeler falan kapatmamalı. Halk tutum almalı. Yüzde birin altına düşürmeli. Cezayı aslında halk vermeli. Yurtsever demokrat Türkiye toplumu vermeli. Doğru olan budur, gerekli olan budur. Çünkü görüldü ki gerçekten saldırgandır, katliamcıdır. Polisin halka saldırısı ortada! Herkese düşman. Kürde düşman, Türke düşman, kadına düşman, gence düşman, işçiye düşman, memura düşman, emekçiye düşman. Tam bir faşist sürü gibidir mevcut polis. Bunu örgütleyen, eğiten, bu hale getiren de AKP hükümetinin kendisidir. AKP hükümetinin gerçek politikalarını, ideolojisini polisin yaklaşımlarında görmek gerekiyor. Polisin uygulanmalarına bakarak AKP’yi tanımak lazım. Çünkü o polisi eğiten AKP’nin kendisidir ve polisin faşist sürüler durumunda olduğu açıktır. Demek ki AKP politikaları özünde faşist politikalardır. Kendisini maskeliyor, yüzüne maske takıyor. Ona aldanmamak lazım.

KÜRTLERE KARŞI KATLİAM TUTUMU VAR

Bunu biz net olarak 2008 baharındaki kutlamalarda gördük. Newrozu kana buladı bu polis, 1 Mayıs’ı kana buladı bu polis. Türkiye’nin her tarafındaki işçi, emekçi, yurtsever, demokrat, sosyalist, kadın ve gençlerin katılım gösterdiği eylem mitingini, eylemi kana buluyor. Halka düşman, demokrasiye düşman. Öyle bir noktaya getirdi ki AKP, bir yandan böyle bir polisi oluşturup halka saldırtırken, diğer yandan milliyetçiliği tırmandırdı. İşte en son Sakarya’da gördük. Kürde karşı linç girişimleri her yerde geliştiriliyor. Kürt malları yağmalanıyor. Kürtlere karşı bir katliam tutumu var. Türk milliyetçiliği o kadar tırmandırıldı ki, artık neredeyse Kürtler üzerinde bir fiziki soykırıma varacak tutumlar ortaya çıkıyor. Bu halklar arasındaki ortak yaşama imkânlarını ortadan kaldırıyor. Ortak yaşam koşullarını ciddi biçimde zorluyor.

Şimdi bu miting tüm bunlara bir cevap olmalı. AKP’nin geliştirdiği faşist saldırıları önleyeceğini açıkça ortaya koymalı. AKP’nin tırmandırdığı faşist milliyetçi, şoven yaklaşımlara karşı özgürlükçü, barışçıl kardeşçe halkların birlikte yaşayacağını, dayanışma içinde var olacağını, halklar arasında kardeşliği ve birliği güçlendirerek milliyetçiliğin yok edileceğini ortaya koymalı. Faşist şoven milliyetçiliğe umut bağlayan siyasetlerin yok edileceğini herkese göstermeli. Bu bakımdan elbette önemlidir. Bu kadar AKP hükümetinin geliştirdiği faşist şoven saldırılar ortamında gerçekleştiği için önemlidir. Bunların hepsine cevap olacağı için önemlidir. Faşist şoven saldırganlığın bu kadar tırmandırıldığı bir ortamda yapılıyor olması işte büyük umutlar ortaya çıkartıyor, beklentiler yaratıyor. Tüm AKP’nin faşist şoven, milliyetçi politikalarına karşı bir duruşu geliştireceği beklentisi ve hesabı var. Hepsine cevap olması öngörülüyor. Barışın, demokrasinin, özgürlüğün, kardeşliğin haykırıldığı Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Laz tüm Türkiye toplumunun demokrasi çizgisinde kardeşçe yaşam birliğini şoven milliyetçi faşist güçlere karşı haykıracağı bir miting olacağı için umutları daha çok artırıyor. Eğer bu kapsamda olursa, herkes elbirliği ederse gerçekten böyle bir rol oynayabilir.

 ‘TEMEL ÇALIŞMA HALK ÖRGÜTLENMESİ OLMALI’

Elbette bu çalışmalar sadece bir mitingle de sınırlı kalmamalı. Bir barış ve demokrasi mücadelesine dönüştürülmeli. Siyasi mücadele haline getirilmeli. Sürekli kılınmalı. Bunun için de elbette böyle bir mücadeleyi sürekli yürütecek bir örgütlülüğe ulaştırılmalı. Bu hususu da önemle ele almak gerekli. Halkın örgütlendirilmesi çok büyük önem taşıyor. Her şeyden önce bir kere böyle bir barış, özgürlük, kardeşlik tutumunu sürekli kılabilmek bunu Türkiye’de hakim politika haline getirebilmek için elbette ki kitlelerin örgütlülüğü önemlidir. Bütün kesimlerin demokratik örgütlülüğü çok çok önem taşıyor. Kadınlar her alanda örgütlü olmalı. Gençlik her düzeyde örgütlü olmalı. İşçiler, memurlar tüm emekçi kesimler örgütlü olmalı. Önemli olan kitlelerin örgütlü olmasıdır. Sendikalar, dernekler, siyasi partiler güçlendirilmeli.

Bu işe öncülük eden siyasetçiler, demokratik güçler, yöneticiler gerçekten de halkçı olmalılar. Cesur ve fedakar olmalılar. Kendilerine görev bildikleri kesimleri örgütleyebilmek için, herkesi o örgüte katabilmek için yoğun bir seferberlik dahilinde çalışabilmeliler. Öyle dar bir grup örgütlülüğü olarak kalmamalılar. Geniş kitleleri örgütleyebilmeleri önemlidir. Bir kere esas olan budur. Yani en geniş kitlelerin demokratik siyasi örgütlülüğünü gerçekleştirmek, demokrasi çizgisinde büyük kitle örgütlenmeleri yaratmak. Halkın hepsine, yediden yetmişe örgütlü hale getirmek, bu önem taşıyor. Örgütlenmede, demokratik örgütlenmede birincil hedef budur. Bunu birlik haline getirmekte önemli tabi! Değişiklik kesimlerin örgütlülüğünü üste bir siyasi birliğe kavuşturmak lazım. Yine bütün düşüncelerin örgütlülüğünü üste bir siyasi birliğe kavuşturmak lazım. Bütün sol, sosyalist, demokratik, yurtsever, barışçıl örgütler siyasette başarılı olabilmek, kendi güçlerini siyasi alana aktarabilmek için elbette ki ittifak yapmalılar, birlik olmalılar. Parçalı kalmamalılar, kendi darlıkları ile yetinmemeliler. O yanlıştır, yetersizdir! Siyasette güçlü olabilmek için ittifak ve birlik politikası izlemek, bunu yapabilmek kesinlikle şarttır.

SOL, DEMOKRATİK GÜÇLER BİRARAYA GELMELİ

Bu konuda da önemli bir bilinç gittikçe oluştu. Ciddi tartışmalar yapıldı şimdiye kadar. Birlik olunması gerektiği konusunda genel bir kanaat var. Bunu pratikleştirmek gerekiyor, artık çok da zamana yaymamak lazım. Bütün sol, demokratik, yurtsever siyasi partiler bir araya gelebilmeliler. Yine işçi, gençlik, kadın örgütlenmeleri, sendikalar, dernekler bu partilerle bir olabilmeliler ve en üstte hepsinin gücünü ortak bir siyasi kanala akıtacak bir örgütlenme yaratmamalılar. İşte buna çatı partisi deniyor! Bir parti kurulur, herkes o partiye güç verir, destek verir, katılır. Kendi ideolojik örgütlülüğünü de koruyabilir, böyle de olabilir. Bununla seçime girer, bununla halkı örgütler. Diğer yandan imkan olsaydı bir ittifak da yapılabilirdi. Türkiye yasaları ona el vermiyor. Zeytin dalı benzeri ittifaklar biçiminde de olabilirdi bu. Bunun yöntemini bulmak zor değil. Ve gecikmeden de bizce yapılmalı. Burada önemli olan tabi anlayıştır, istektir. Bir de doğru yöntemi bulabilmek, cesaretle, fedakarlıkla bu işe girebilmektir. Öyle her türlü birlik olacak diye zorlamamak, daraltmamak gerekiyor. Herkes kendi ideolojik tutumunu, anlayışını koruyabilmeli. Kendi içinde tutarlı bir anlayış içeren tartışma da olabilir. Ama en asgari demokratik ilkeler etrafında tüm demokrasi güçleri ideolojik yaklaşımı ne olursa olsun birleştirilebilir.

Bunu da, bu ilkeleri de Önder Apo somut belirtti. Kürt Halk Önderliği çok makul, somut öneriler koydu. Anti-tekel olma dedi, barışçı olma, demokratik olma. Bu üç temel ilke etrafında, bunu ortak payda yaparak bir demokrasi hareketini geliştirmeyi önerdi. Bütün siyasi partilerin birleşik ortak hareket edecekleri bir kimlik olarak geliştirmeleri mümkündür. Bu konuda elbette gecikmemek önemlidir. Çünkü zamanı iyi değerlendirebilmek gerekiyor. Diğer yandan ise herkesi kapsayıcı bir tutum içinde olmakta önemli. En geniş birliği yaratmak tüm demokrasi güçlerini bir demokrasi hareketinde birleştirerek ortak bir kanala akıtmayı başarmak lazım.

AKP’Yİ KAPATMA ORDUDAN ÇOK BÜROKRASİNİN İŞİ

- Sizce AKP’nin kapatılma davası nasıl sonuçlanabilir? AKP’nin kapatılması halinde bunu bir askeri darbe olarak yorumlamak mümkün mü?

- Hayır, AKP’nin kapatılması çabaları bir askeri darbe olarak ele alınamaz. Kaldı ki asker bu kapatma çabaları içerisinde çok fazla gözükmüyor. Tersine mevcut Genel Kurmay yönetimi, Yaşar Büyükanıt-İlker Başbuğ yönetimi AKP’yle uzlaşma halinde, ittifak içindedir. AKP politikalarını izliyor. Mevcut izlenen politikalardan AKP kadar, mevcut Genel Kurmay yönetimi de mevcuttur. Hatta daha fazla sorumlu olanın Genel Kurmay olduğunu Türkiye’nin politikalarını Genel Kurmayın belirlediğini biliyoruz. O bakımdan AKP’ye kapatma davası ordudan gelmedi. Ordunun belli kesimlerinin de kuşkusuz desteği var bu girişime. Genelde askeri çevrelerin anlayış olarak da buna yakın olduğu, destek verdiği söylenebilir. Fakat mevcut yönetimin, Yaşar Büyükanıt yönetiminin AKP’ye kapatma yerine AKP’yle uzlaşma içinde olduğu, AKP politikalarıyla suç ortağı olduğu bir gerçektir. Kimse bunu görmezden gelmemeli. Bu Yaşar Büyükanıt’ı aklamak olur. Oysa tarih bu izlenen politikayı gelecekte değerlendirecektir. Bu politika çünkü öyle basit bir politika değil, Türkiye’ye az zarar vermedi.

O bakımdan askerden çok aslında bürokrasinin rolü çok fazla. Hukuk alanı, bürokrasi alanı… Kapatma davası oradan geliyor ve aslında cumhuriyet sistemi içerisinde var olan iki kliğin iktidar çatışmasını ifade ediyor. Birisi; dine dayalı siyaset yapan klik, dinci klik diyelim buna. Diğeri; milliyetçiliğe dayalı siyaset yapan klik, milliyetçilik kliği diyelim buna da. Dinci klikle, milliyetçilik klik arasındaki iktidar çatışmasının bir sonucu oluyor AKP’nin kapatma davası. Çünkü AKP mevcut Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ yönetiminden de aldığı destekle iktidarda büyük gelişme kaydetti. Kendini güçlendirdi. Her yere kadrolarını koydu. Milliyetçi çevrelerin iktidarını zayıflattı. Onları iktidar alanından kısmen uzaklaştırdı. İktidardan pay almalarını daralttı.

Şimdi bu milliyetçi bürokratik çevre iktidarda güçlerini korumak ve artırmak üzere bir hamle yapıyorlar kapatma davasıyla. AKP’yi bu biçimde geriletmek, daraltmak istiyorlar. AKP yönetiminin Yaşar Büyükanıt’la yaptığı ittifak temelinde kendilerine karşı geliştirdiği iktidar hamlesine karşı onlar da AKP’ye kapatma davası açarak karşı iktidar hamlesini geliştirmiş oluyorlar. Dikkat edilirse ordu bu konuda aktif değildir. Bütünlüklü olduğu da söylenemez bizce. Farklı görüşlerin ordu içinde olduğu söylenebilir.

Ama en üstte Genel Kurmay belirleyici olduğu için o da şimdiye kadar AKP’ye esas olarak destek verdi. AKP’nin güçlenmesini sağlattı. Onun için zaten CHP ve MHP, 21 Şubat Zap operasyonu ardından mevcut Genel Kurmayı sertçe eleştirdiler. Tartışmaya girdiler. O tartışmanın arkasında Zap operasyonunun yenilgisinin yanında bir de Genel Kurmayın AKP’ye verdiği büyük destekten duyulan rahatsızlık vardı. AKP’yi bu kadar iktidarda Genel Kurmayın güçlendirmesini MHP’yle, CHP yönetimi hazmedeler. Bir uyarı yaptılar aslında. O sert, içinde birbirini ihanetle suçlama olan tartışmanın arkasında bu hususlar vardı. Bu bakımdan bir askeri darbe değil. AKP kapatılırsa bunu milliyetçi, bürokratik kesimin bir iktidar hamlesi ve kazanımı saymak gerekir. AKP’nin kapatılması o milliyetçi bürokratik çevreleri güçlendirecektir. Onların bir hamlesidir. Ordu da genelde bu kesimden sayılabilir. Fakat mevcut duruşuyla Yaşar Büyükanıt yönetimi farklı bir tutumun da sahibi olmuştur. Ordunun birliği bu konuda herhalde yoktur. O bakımdan askeri önde değil, milliyetçi bürokratik kesim önde. Eğer bir darbeden söz edilecekse bu milliyetçi bürokrasinin bir darbesi sayılabilir. Milliyetçi kliğin, milliyetçi iktidar kliğinin dinci iktidar kliğine karşı bir hamlesi veya darbesi saymak daha doğrudur.

AKP’NİN SONUNA GELİNDİ

- Peki bu dava nereye gider?

- Eğer yasalar uygulanacaksa Yargıtay başsavcısının ortaya koyduğu gerekçelere göre AKP’nin kapanması gerekir. Şimdiye kadar kapatılan partiler dikkate alındığında ve hala o kapatmaları gerçekleştiren yasalarda gündemde olduğuna göre AKP’nin de kapanması gerekiyor. Hukuki açıdan bakıldığında AKP’nin kapanacağı en güçlü ihtimal olarak ortadadır. Siyaseten bakıldığında da sanki artık Türkiye’yi yöneten derin güç -veya derin devlet diyelim buna- AKP’yi şimdiye kadar kullandı ve artık bu kullanmanın sonuna geldi gibi bir işaret veriyor. Tayyip Erdoğan ve yönetimi PKK’ye karşı savaşta oynayacağı rolü oynamıştır. Artık daha fazla rol oynamayacağı, başarılı olamayacağı düşünülüyor. Daha fazla iktidarda kalmasının Türkiye’deki iktidar dengesini bozacağı, cumhuriyet rejiminin bazı ilkelerini daha fazla zehirleyeceği hususu da göz önünde bulunduruyor. Göz yummak, sabretmek olası görülmüyor. Buradan bakıldığında da artık Tayip Erdoğan’la mevcut AKP’nin ömrünün sonuna gelindiği varsayılabilir. Böyle bir siyasi yaklaşım çerçevesinde de artık Tayip Erdoğan’ın yasaklanması gündeme gelmiştir. AKP’nin kapatılarak başka siyasi oluşumlara geçilmesi sürecinin geliştirilebileceği düşünülebilir.

Bu noktada sanki bir karar var gibi görülüyor. Çünkü CHP kongresinde Deniz Baykal, Tayip Erdoğan’ı işbirlikçi ilan etti. Bir muhalefet liderinin bir başbakanı işbirlikçi ilan etmesi çok az görülebilen bir durumdur. Artık Deniz Baykal’la Tayip Erdoğan birlikte çalışamazlar. Bu kadar açık tutumu Deniz Baykal niye gösterdi? Herhalde bir bildiği var. Öyle anlaşılıyor ki Deniz Baykal’a göre artık Tayip Erdoğan kesinlikle gidecektir. Eğer öyle olmasaydı bu derecede ağır suçlama yapmazdı. Buradan baktığımızda da AKP’nin kapatılacağı kesin gibi gözüküyor. AKP yönetimi, Tayip Erdoğan bunu engellemek için yoğun çaba harcıyor. Derin devlete, şoven milliyetçi çevrelere Kürt imhası politikası yürüten güçlere “bu işleri en iyi ben yaparım” demeye çalışıyor. Newroz saldırıları bu temeldeydi. 1 Mayıs saldırıları bu temeldeydi. İşte Irak yönetimiyle, KDP ve YNK yöneticileriyle görüşmeleri bu temeldedir. ABD’yle, AB’yle ilişkileri geliştirmeleri, AB yöneticilerini Türkiye’ye davet etmeleri bu temeldeydi. Öyle ki açık söyleyelim, şunu demek istiyor AKP yönetimi; “daha gücüm var, sizin istediğiniz her şeyi ben yaparım, istediğiniz gibi de yaparım, yeter ki bizi kapatmayın ve iktidarda tutun.” Bunu her türlü saldırı ve katliam temelinde yapacaklarını da göstermeye çalışıyorlar.

Aslında bazı çevrelerin de belirttiği gibi anayasa mahkemesine savunma yapmaktan çok izledikleri politikalar, yürüttükleri diplomatik çalışmalar ve halk üzerindeki baskılarıyla bir savunma yapmak, iktidarda kalmalarını sağlamak, kapanmayı bu temelde engellemek çabasındalar. Esas savunmaları pratikte olandır. Kendilerini bu işi en yapar konumda göstererek yeni bir uzlaşma yaratma çabasındalar. Tutar mı bu çabalar? Başarıya gider mi? Kesin bir şey söylenemez ama zor gözüküyor bu politikaların tutması. Belki AKP’nin kapatılma süreci biraz daha uzatılabilir. Zamana yayılabilir. Bu süre içerisinde AKP biraz daha kullanılabilir. Ama dava açılmış, kapatma ortadan kalkarsa bir daha dava açmak belki zor olabilir. O bakımdan da sürece yayma temelinde bir kapatma gerçekleşebilir. AKP’nin yeniden bir uzlaşma yaratması zor gözüküyor. Uzlaşma yaratmak yerine herhalde artık ömrünün sonuna gelmiştir demek daha doğru olabilir.

DİNCİLİĞİN GÜÇLENMESİNDE BÜYÜKANIT DAYANAK OLDU

- Yaşar Büyükanıt’ın görevi bitmek üzere. Göreve gelecek İlker Başbuğ ve ekibine yönelik değerlendirmeniz nedir?

- İlker Başbuğ’u biz Genel Kurmay ikinci başkanlığı sürecinde tanıdık. Ardından prosedür işledi ve Kara Kuvvetleri Komutanı oldu. Böyle bir göreve gelişiyle birlikte kamuoyunca da daha çok tanınır hale geldi. Çünkü Genel Kurmay Başkanı adayı oldu. Geçmişi ne düzeydedir? Tabi çok somut bilgimiz yok. Ne kadar savaşa katılmış onu da bilemiyoruz. 90’lı yıllarda Güney Kürdistan’a dönük bazı operasyonlara katılmış, onların planlayıcısı olmuş. Genel olarak planlamacı olduğu söyleniyor. Şimdi de böyle bir konumda hareket ettiği ifade ediliyor. Dışarıdan gözlediği kadarıyla insan Yaşar Büyükanıt gibi kendini çok büyük görme, hakim görme durumu var. Bir yönüyle propagandacılık yapıyor.

Fakat diğer yandan Yaşar Büyükanıt’a göre daha az kompleksli bir kişiliğe benziyor. O Yaşar Büyükanıt gerçekten de kompleksli bir kişilikti. Tıpkı Doğan Güreş gibi. Kendini çok büyük gören ama bunu da başarısıyla elde edemediği için çok farklı yöntemlerle hep başta kalmayı sağlayan bir konumda oldu. Türkiye için Yaşar Büyükanıt’ın Genel Kurmay başkanı yapılması iyi bir durum olmadı. Zorlayıcı bir süreci Türkiye’ye yaşattığı kesindir. Bana öyle geliyor ki, gelecekte en fazla Yaşar Büyükanıt’ın yönetim olduğu dönemde Türkiye’de izlenen politikalar tartışılıp, mahkum edilecektir. Gerçekten de kötü politikalar izledi. Çok kötü uzlaşmalar yaptı. Fırsatlar varken, demokratik açılım için imkan ve fırsat en fazla oluşmuşken onu yapmak yerine şoven faşist politikalarda ısrar etti. Kendine göre taktik yapmaya çalıştı. Bir yandan AKP’nin bu kadar güçlenmesine ve Türkiye’de gericiliğin bu kadar ilerlemesine dayanak oldu.

Diğer yandan şimdi işte KDP ile YNK’yle de işbirliği arıyor. Oraya da kapalı değildir. Dikkat edilirse anti-demokratik, politik bir tutumun sahibi olmuştur Yaşar Büyükanıt. Bu biraz da kompleksli kişiliğinden kaynaklandı.

BAŞBUĞ’UN POLİTİKALARI TUTMADI

İlker Başbuğ’u çok iyi tanımamakla birlikte sanki öyle komplekse sahip olmadığı izlenimi veriyor. Fakat o da çok dogmatik, çok kalıpçı görülüyor. Bazı cümleler ezberlemiş hep onları tekrarlıyor. Oysaki düşünmesi gerekli, gerçekleri görmesi gerekiyor. Herkes kendisinden onu bekliyor. Türkiye toplumu pür dikkat kesilmiş Genel Kurmay başkanlığından yeni düşünceler ve politikalar üretme çabası içinde. Yoksa şimdiye kadar var olanı tekrarlama bir marifet değil. Türkiye toplumunu ikna edecek bir tutum kesinlikle değildir. Beylik milliyetçi şoven sözlerle son ferde kadar savaşırız, yok ederiz demekle işler yürümez. Türkiye toplumu artık bu savaşı yürütebilecek durumda değildir. Bu bakımdan gerçekten de ne kadar düşünecek, yoksa ne kadar gençliğin de kendisine ezberletildiği milliyetçi söylemleri tekrarlayacak onu önümüzdeki süreç gösterecek. Fakat şimdiki görüntü gerçekten de ezbercidir. Çok dogmatik, ezberci bir tutum gösteriyor. Bununla çok kararlı olduğu izlenimi vermeye çalışıyor ama yine de o kararlılık gösterisi değildir. Öyle anlaşılmıyor, böyle değerlendiriliyorsa eğer yanılıyor. Toplumu tersine çok yüzeysel ve ezberci bir kişilik olarak, dogmatik kalıpçı bir kişilik olarak algılıyor. Mevcut duruşu tutumu kamuoyuna böyle yansıyor.

- Ancak ‘Mağara mağara PKK’li arayıp imha edeceğini’ söyleyen de İlker Başbuğ...

İlker Başbuğ’un başarısı açsından da şunu söyleyelim; Kara Kuvvetleri Komutanı olunca savaşı aktif üstlenen o oldu. PKK’ye karşı savaşın nasıl yürütüleceği konusunda somut projelerde ortaya koydu. Yaşar Büyükanıt’ın başkanlığında yürütülen politikaların ortağıdır. Ama kendisinin daha çok esas aldığı politikaların neler olduğunu daha somut ortaya koymuş durumda. Bir tanesi diyordu dağa çıkmayı engellemek lazım. Yani gerillaya katılımlar durdurulmalı ki dağda olanı da ezebilesin, indirebilesin, yok edebilesin. İkincisi; işte özel ordu örgütlüyordu. Ast subaylardan oluşan paralı birlikler. 2008 baharından itibaren PKK’ye karşı savaşın bu birlikler tarafından üstlenileceğini belirtmişti. Şimdi bu birlikler üstlenmiş bulunuyorlar.

Yani İlker Başbuğ’un PKK’ye karşı mücadeledeki stratejik ilkelerinin bunlar olduğu anlaşılıyor. Fakat daha şimdiden duruma bakarsak bu politikalarının başarısız kaldığı, henüz daha Genel Kurmay Başkanı olmadan öngördüğü bir stratejinin yenilgiye uğradığını söyleyebiliriz. Gerillaya katılımın arttığını söyleyebiliriz. Kürdistan’ın dört parçasından ve yurtdışından Kürt gençliği gerillaya akın ediyor. Onar onar, yirmişer yirmişer Kuzeyden, Doğudan, Batıdan, Avrupa’dan, Asya’dan her yerden gençler geliyorlar, kızlar geliyor, erkekler geliyor. PKK’nin gerillayı büyütme sorunu yoktur, potansiyeli güçlüdür. Çok çaba harcamasına rağmen İlker Başbuğ gerillaya katılımı kısaca engelleyememiştir. Bütün gücünü seferber etmesine rağmen bunu yapamadı.

TÜRK ORDUSU GERİLLA KARŞISINDA BAŞARISIZ

Dağdakini de indirememiştir. Her gün her tarafta çatışmalar oluyor, eylemler oluyor. Kuzeyde değil, Doğuda da, Güneyde de her yerde gerilla savaşıyor. Bu bakımdan bir kere bu politikası stratejik ilkesi başarısız kalmış durumda. Daha Genel Kurmay başkanı olmadan başaracağım diye ortaya koyduğu ilkesinde başarısız kalmış olma durumunu yaşıyor. Diğer yandan özel birlikler harekete geçirilmiş olsa da, bir değişiklik yoktur. Yani gerilla karşısında insan gücü bakımından Türk ordusunun bir etkinlik kazanma durumu söz konusu değil. Tersine gerileme var. Bunu net söyleyebilirim. Eskiden asker daha savaşçıydı. Komutası da öyle, düz askerlerde öyleydi. Kendilerine güvenleri daha fazlaydı. Şimdi gerillayla karşılamamak için her türlü yola başvuruyorlar. Gerilla saldırısı karşısında bir dayanıklılık göstermiyorlar. Ağlayıp sızlanıyorlar. Öyle anlaşılıyor ki zorla gönderiliyorlar askere. İster zorunlu olarak askere alınmış gençler olsun, isterse paralı askerler olsun hepsi aynı durumdadır. O bakımdan bir yenilenme güç kazanma yaratmamıştır paralı özel ordu. Tersine Türkiye’ye daha fazla yük bindirmiştir. Teknik güce önem veriyor Türk ordusu aslında. Teknik güçle sonuç almak istiyor, bunu kendileri de görüyor. Her ne kadar biz işte paralı, özel orduyla bu işi yapacağız deseler de o gerçek değildir. Gizliden tekniğe önem vererek onu yapıyorlar. İnsan zayıflığını teknik üstünlükle telafi etmeye çalışıyorlar. Bu teknik gücün de bir yere kadar rolü vardır, o kadar çok rolü yoktur.

Şimdiye kadar oynadığı rol açığa çıkmıştır. Aynı düzeydedir ve başarısı yoktur. Dolayısıyla özel ordunun da, özel paralı ast subay ordusunun da PKK’ye karşı savaşta başarısız kaldığı ortada. İnsan zayıflığını teknikle telafi etme, teknik güçle örtme yaklaşımının da başarısız kaldığı, istedikleri sonucu vermediği ortada. Dolayısıyla insan şunu rahat söyleyebilir; İlker Başbuğ’un bel bağladığı stratejik ilkeler daha Genel Kurmay başkanı olmadan başarısız kalmıştır. Genel Kurmay başkanlığında bunu yürütmekle başarısızlığının daha da derinleşmesinden başka bir sonuç elde edemez. Kendisi ne yapar? Onu elbette biz bilemeyiz, kendisi bilecektir. Ama başarısızlıkla kendisine de, Türkiye’ye de daha fazla zarar verebilir diyebiliriz bu konuda. O bakımdan derler ya “zararın neresinden dönülürse kardır” öyle yaparsa daha yararlı olabilir. Ama yapar mı yapmaz mı onu elbette kendisi bilecektir.

ÖNDER APO’YU İMHA SALDIRISI SÜRÜYOR

- Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerinde baskı devam ediyor. Bu baskılar nasıl bir sonuç yaratıyor? ‘Edi bese’ hamlesi çerçevesinde gelişen “Önderliği yaşa ve yaşat” kampanyanız nasıl geçti? Hamlenin ikinci aşaması nasıl sürecek?

- Önder Abdullah Öcalan üzerinde uygulanan fiziki ve psikolojik işkence düzeyi ve bu temelde geliştirilen zehirleme saldırısı hem Önderliğimizin kişiliğine hem de temsil ettiği konuma yani Kürt halkının özgür varlığına dönük temel bir saldırıyı ifade ediyor. Bu tehdit ve tehlike varlığını koruyor. Kısmi arayışlar olsa da, işte işkenceyi önleme komitesinin ziyareti, rApor hazırlaması Türkiye’yle tartışmaları, hareketimizin kronik zehirlemeyi deşifre etme durumuyla bu temelde bazı sağlık muayeneleri yapılmış olsa da, esas olarak ciddi bir düzeltmenin olmadığını, Önder Apo’nun sağlığını koruyacak bir tedavinin uygulanmadığını, yine hastalık koşullarını ortadan kaldırıp bir yer değişikliği ve koşullarda iyileştirmenin yapılmadığını biliyoruz.

Kısaca önder Apo’ya dönük imha saldırısı devam ediyor! Zehirleme biçiminde devam ediyor. Yine fiziki, psikolojik işkence düzeyinde devam ediyor. Tecrit sürüyor, psikolojik baskı sürüyor. Kronik zehirleme sürüyor. Onun yarattığı sağlığını bozma, fiziki olarak yıpratma, hasta kılma süreci devam ediyor. Tehdit bu anlamda sürüyor kısaca. Bazı değişiklikler veya arayışlar çabalar söz konusu teşhir ve yürütülen mücadele temelinde ortaya çıkmış olsa da, bunlar henüz istenen ve olması gereken sonucu ortaya çıkartmış değil. Bu anlamda Önder Apo’ya dönük imha sürecinin değişmediğini, devam ettiğini söyleyebiliriz. Buna karşı Önder Apo’nun büyük bir direnişi var. “Hiç kimse beni geriye bir milim itemez, saptıramaz” dedi. Düşüncelerinde ve tutumunda büyük bir kararlılıkla ve inançla ısrarını koruyor, direnişini sürdürüyor.

Yaptığının doğru olduğuna dair mutlak bir inancı var ve bu temelde hareket etmekte de büyük bir kararlılığa sahip. Bu anlamda ne yaptığını biliyor. Bildiğini yapıyor. Bilen ve bildiğini yapan bir kişinin kararlılığını, direngenliğini, sağlamlığını yaşıyor, sürdürüyor. Bunun dost düşman herkes üzerinde büyük bir etkisi var tabi. Düşmanı ürkütürken, korkuturken Kürt halkına büyük bir moral veriyor, güç veriyor, destek veriyor. Gerçekten de herkesi yeniden yeniden düşünmeye teşvik ediyor. Her gün vicdani sorgulamaya yöneltiyor. Özgürlük ve demokrasi mücadelesine daha fazla sahip çıkma, sorumluluk üstlenmeye herkesi yöneltiyor.

Bu bakımdan gerçekten düşüncede, pratikte öncülüğünü başarıyla yerine getirdiği tartışma götürmez bir gerçektir. Bu baskı, işkence ve imha sürecine karşı 9 Ekim 2007 tarihinden itibaren hareketimiz ve halkımız edi bese hamlesini örgütleyip geliştirdi. Önderliği yaşa ve yaşat! sloganı temelinde büyük bir direniş başlattı. Önderliği daha doğru anla, düşünce ve vicdan devrimini iyi yap, görev ve sorumluluklarına sahip çık, barışa, demokrasiye ve özgür yaşama tutkuyla sarıl sürecini başlattı. Herkese bu çağrıyı yaptı, kadınlara, gençlere böyle olmaları çağrısında bulundu. Diğer yandan bunu örgütlemeye ve eyleme dönüştür çağrısı yaptı. Herkesi Önder Apo gerçeğine bakarak özgürlük ve demokrasiye, barışa sahip çıkmak üzere büyük bir direnişe sahip çıkmaya çağırdı. Barış, demokrasi, özgürlük herkesin ihtiyacıdır dedi. Önder Apo o koşullarda bunu yaptığına göre daha fazla imkanı olanlar daha çok yapmalıdır anlayışını geliştirdi ve herkesi sorumlu olmaya çağırdı. Sorumluluklarına sahip çıkmaya çağırdı. Bu temelde ideolojik, siyasi, örgütsel olduğu kadar eylemsel alanda da büyük bir direniş hamlesini geliştirdi. Önder Aponun tedavi edilmesi yerinin değiştirilerek koşullarının düzeltilmesi temelinde, genelde de Önder Apo’ya özgürlük, Kürt sorununa demokratik çözüm temelinde edi bese hamlesini Kürdistan’ın dört parçasında ve yurtdışında büyük bir direniş mücadelesi olarak geliştirdi.

Bu mücadele önemli kazanımlar ortaya çıkardı tabi. 1 Mart 2007’den itibaren kronik zehirleme saldırısını deşifre etmesine bir de böyle bir hamleyi ekleyince faşist gerici saldırganlık üzerinde bu durum büyük bir baskı oluşturdu. Önemli bir gelişme durumu bu baskı süreci yarattı. Deşifre etti, işte teşhir etti, kamuoyunda Türkiye yönetiminin izlediği politikaları. Buna müdahale edenler oldu. Çeşitli rAporlar hazırlandı. Sonuçta Türkiye yönetimi doktorlar gönderdi. Güya kendine göre tedavi etmeye çalışıyor. Kısaca şimdiye kadar gelişen direnişin sonucu olarak bir duyarlılık oluşturdu bu hamle. Bu da önemlidir ve ciddi bir kazanımı ifade ediyor. Önder Apo’nun etrafında bir direniş halkası oluşmuştur. Önder Aponun yaşamı ve durumu üzerinde bir hassasiyet ortaya çıkartılmıştır. Bazı girişimlerin de önü açılmıştır. Bunlar küçümsenecek gelişmeler kuşkusuz değil. Fakat, elbette yeterli bir sonuç da değil. ‘Edi Bese’ hamlesi önüne koyduğu hedefleri başarmıştır. Elbette tam sonuca ulaşmıştır diyemiyoruz. Ama başarılı olmanın, sonuca ulaşmanın önünün açıldığını söyleyebiliriz. Şimdi bunun daha ileriye götürülmesi, tam başarıya ulaştırılması gerekiyor. Önder Apo’nun tedavisi ve yerinin değiştirilmesi hedeflerinin gerçekleştirilmesi lazım. Esas olarak da Önder Apo’ya özgürlük, Kürt sorununa demokratik çözüm ilkesinin hayata geçirilmesi ve böyle bir politik pratik gelişmeye ulaşılması lazım.

Bu temelde 18 Mayıs 2008 tarihinden itibaren ‘Edi Bese’ hamlesinin ikinci aşamasını hareketimiz başlatmış durumda. Önder Apo’nun sağlığını koruma ve güvenliğini sağlama komitesi bir açıklamayla geçmişi değerlendirdi. Önümüzdeki süreç için hedefleri belirledi ve tüm halkı başta kadınlar ve gençler olmak üzere tüm Kürt halkını Türkiye emekçilerini, demokratik güçleri, uluslararası demokratik kamuoyunu bu temelde mücadeleye çağırdı. En insani, en demokratik tutumu sahiplenmeye ve bunu pratiğe geçirme çağırısında bulundu. Böylece ‘Edi Bese’ hamlesinin ikinci aşaması başlamıştır. Birinci aşama duyarlılık yarattı, gerçekleri ortaya çıkarttı, Türkiye yönetiminin izlediği politikaları teşhir etti. İlk girişimleri başlattı. Yani amaçlananların başarılabileceğini ortaya çıkarttı. İkinci aşama ise, somut hedeflerin mutlaka başarılmasını sağlayacak bir aşama olacak. Yani Önder Apo’nun tedavisinin gerçekleştirilmesini, yerini değiştirip koşullarının düzeltilmesini mutlaka sağlatacaktır. Hedefi budur! Bu da Önder Apo’nun özgürlüğü ve Kürt sorununun demokratik çözümünün başlamasını ifade edecek. Başka türlü zaten tedavi ve yer değişikliği söz konusu olamaz. Bunlar birbirine etle tırnak gibi böyle bağlıdır.

Bu bakımdan şimdi ikinci aşmanın somut hedefi kesinlikle tedavinin ve yer değişikliğinin ya da koşulların düzeltilmesinin gerçekleştirilmesidir. Bu temelde hareketimiz hamleyi daha da büyütme, geliştirme ve yayma sürecini başlatmış görevini tüm özgürlük güçlerinin ve halkın önüne koymuştur. Herkesi de bu temelde direnişe çağırıyor, mücadeleye çağırıyor. Herkes mücadele edebilir. Kadınlar, gençler, emekçiler dört parçada, yurtdışında, her yerde demokratik direniş eylemini geliştirebilir. Serhildanı büyütebilir. Bu konuda esas olan demokratik meşruiyettir. Öyle yasallığa çok sığınacak durumumuz yok. Çünkü yasalar Kürdü tanımıyor! Kürdü tanımadığı için Kürdün en demokratik özgürlükçü eğilimine de tahammül edemiyor. Öyle bizi tanımayan yasalara kendimizi hapsedemeyiz. Bizi bağlayan kurallar, demokratik kurallardır.

Meşru savunma kurallarıdır. Bu konuda uluslararası ilkelere de bağlıyız. Demokratik haklarımızın korunmasında sahiplenilmesinde sonuna kadar kararlıyız. Bu bakımdan demokratik ilkeler temelinde, demokratik meşruiyet sınırları çerçevesinde her türlü demokratik eylemliliği gençler, kadınlar geliştirebilirler, geliştirmelidir. Serhildanı daha da yaymak, büyütmek yeni eylem biçimleriyle daha da zengin kılmak gerekiyor. Daha uzun vadeli eylemler yapmak lazım. Daha yaygın yapmak gerekiyor. Büyük küçük demeden her türlü eyleme başvurmak lazım. Demokratik eylemde sınır olmamalı. Küçüğü de olmalı ama büyüğü de olmalı. Herkes bu işe mutlaka bir şeyler katmalı. Herkesin katabileceği bir şey vardır. ‘Aman benimle bir şey olmaz yapmasam da olur’ kimse dememeli. Durmamalı bu noktada, seyirci olmak haramdır. Barışçıl demokratik olmamaktır. Eğer gerçekten yurtseverse bir kişi, demokratikse, özgürlükçüyse işte ortada en somut özgürlük ve demokrasi mücadelesi var. Bu işe benden de bir katkı olsun diyerek bulunduğu yerde mutlaka bir şeyler yapması lazım. Her şeyin yapabileceği vardır. Yeter ki yapmak istesinler, yeter ki kendilerine görev bilsinler, sorumlu davransınlar. Kendilerini örgütleyip güçlerini birleştirsinler ve cesaretle fedakarlıkla hareket etmesini bilsinler. Ortamda yapamayacakları hiçbir iş yoktur. En büyük demokratik eylemliliği kesinlikle ortaya çıkartırlar. Her alandaki demokratik yurtsever örgütler sürekli bir eylemlilik içinde olabilirler. Her yerin koşullarına göre bu eylemlilik zengin ve etkin kılınabilir.

Elbette meşru savunma çizgisinde biz ideolojik mücadeleyi, siyasi demokratik kitle mücadelesini geliştireceğiz. Bu konuda bütünlüklü bir mücadeleci duruşumuz söz konusudur. İdeolojik mücadele de yürüteceğiz, gericiliği teşhir edeceğiz. Apocu düşünceyi herkese yayacağız. Kitle eylemini, demokratik serhildanı her alanda daha güçlü ve etkili hale getireceğiz. Gerilla meşru savunma çizgisinde bu faşist saldırganlığa karşı şimdiye kadar yürüttüğü direnişi daha da geliştirerek ve yayarak sürdürecektir. Özgürlük kuvveti, barış kuvveti olduğunu herkese gösterecektir. Kürt halkının iradesi, onuru, yenilmezliği olduğunu bir kere daha bütün dünyaya en başta da Türkiye ortamına gösterecektir. Gerillanın bu kararlılığı var. ‘Edi Bese’ hamlesinin ikinci aşamasına gerilla da meşru savunma çizgisinde çok daha güçlü katılacaktır. Büyük komutanları Adillerin izinde, Kurtayların izinde, Gülbaharların izinde cesaretle, fedakarlıkla meşru savunma çizgisi çerçevesinde misilleme hakkını kullanarak intikam hamlesini öyle geliştirecektir. Gerilla ‘Edi Bese’ hamlesine Botan şehitlerinin intikamını alma direnişiyle yanıt verecektir.

Yine bu süreci bütün Hareketimiz ve halkımız bir örgütlenme süreci olarak değerlendirecektir. Demokratik Komünalizmin örgütlülüğünü, meclis örgütlülüğünü her yere yayacaktır. Bütün parçalarda, yurtdışında meclislere dayanarak halk örgütlülüğü ve eylemliliğini esas alacaktır. Öyle ki komünü olmayan bir yaşam alanı kalmasın, meclisi olmayan bir şehir kasaba bölge parça kalmasın şiarıyla hareket edecektir. Bu zor da değildir. Aslında bir sistem meselesi ve anlayış meselesi, bu anlayış edinildikçe sistem geliştirme gerçekleşir ve Kürt halkı yeni bir yaşama kendi meclisleriyle karar verdiği iradesinin ortaya çıkardığı ve kendi gücüyle örgütlülüğünü yürüttüğü bir sürece geçecektir. ‘Edi Bese’ hamlesinin ikinci aşaması bir yandan demokratik serhildanı ve gerilla direnişini geliştirme hamlesi olurken diğer yandan da demokratik komünalizm sisteminin örgütlendirilmesi hamlesi olacaktır.

Örgütlenme çok önemlidir. Örgütlenme ne kadar gelişirse özgür yaşam o kadar gelişir, barış tutumu o kadar gelişir. Demokratik eylemlilik o kadar gelişir ve güçlenir. Bunun başka yolu yoktur. Bu bakımdan ‘Edi Bese hamlesinin ikinci aşaması daha komple, daha bütünlüklü, bütün alanları içeren bir mücadele ve çalışma hamlesidir. Böylece hareketimiz yeni bir büyüme, örgütlenme ve direnişi geliştirme, ‘Edi Bese’ hamlesinin ikinci aşamasını geliştirerek girmiş oluyor. Herkesin önüne somut demokrasi görevleri konmuştur. Herkes de bu görevleri görmeye, bunlara sorumlu yaklaşarak görevleri başarma temelinde çalışıp, mücadele etmeye çağrılmıştır. Bu çağrılar değerlidir, tarihidir. Bu Önderlik çağrısıdır, bu şehitler çağrısıdır, bu hareketimizin çağrısıdır. Yönetimimiz, bütün örgütlerimiz bu çağrıyı yapmıştır. Bu PKK çağrısıdır. Büyük partileşme hareketimizin çağrısıdır.

Biz bu çağrıya yürekten katılıyoruz ve herkesi başta gençler, kadınlar olmak üzere tüm kesimleri yine bütün partili kadro ve militanları, yine özgürlük savaşçılarını bu hamlenin üzerimize yüklediği görev ve sorumlulukları iyi anlayarak, gereklerini pratikte başarıyla yerine getirebilmek için büyük bir çaba içerisine girmeye çağırıyorum. Bu çabanın mutlaka başarı getireceğini rahatlıkla söyleyebilirim. Gün mücadele etmek ve başarmak günüdür. Başarma ve zafer her zamankinden daha yakındır. O zaman diyoruz; elbirliğiyle büyük bir mücadele seferberliği içinde olalım, örgütlenelim, mücadele edelim ve kazanalım. Süreç böyle kazanma sürecidir. Bu başarıyı sağlayan güç, tarih yaratıcısı olacaktır. O zaman özgürlük tarihimizi ilerletmek üzere herkesin sorumlu davranması açık. Bu temelde görev başında olmamız gerektiği ortada, herkesin görev başında olacağına inanıyor, bu temelde düşünen, yaşayan ve çaba harcayan herkese mücadelesinde üstün başarı dileklerimi iletiyorum.

ANF / 23.05.05


YAZICIYA GONDER


November
Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
27 28 29 30 31 1 2
3 4 5 6 7 8 9
10 11 12 13 14 15 16
17 18 19 20 21 22 23
24 25 26 27 28 29 30