Ana Sayfa / Basın / 
08.01.2009
07.06.2008 16:09

Bir kızıl dize: Nazım Hikmet - Ali Barış Kurt

 

Zira her hassas canlının, her ekmek dövüşçüsünün ve de her ‘vatan haininin’ kendinden davetli misafiridir bu adamlar; bir komünist Nazım gibi. Biz bu pak kalbi, bu cesur yüreği, bu zeyrek beyni yaşıyla başıyla, kovup attıkları memleketiyle değil; düşündükleriyle ve düşüncesini yargılamaya yeltenenlerin acizliğiyle ele alacağız, mirasına saygıyla... Önce, şiire yorumu ve bu emeğindeki gayeye kısaca değinmekle yetinelim. Lakin Nazım’ı esenlikle izah edebilecek, saf dizeleridir en iyice...

Şiir, şair ve Nazım...
Onun her yaşattığı şiir ki, ona borcumuzu katlıyor. Bir minnet borcudur Nazım’la hesabımız. Sanatındaki tahavvül etmeyen bulunak olan halkın hesabıdır. Öyle ki, ilk şu mısralarda birikir Nazım Hikmet’e vecibemiz: “Gerçek şair kendi aşkı, kendi mutluluğu ve acısıyla uğraşmaz. Onun şiirlerinde halkının nabzı atmalıdır...” Nazım Hikmet, halkının ruhuna temas edebilen ve ona ‘aynı boyda’ bakabilen aydınlardandı. Mücadele bedeli nezdinde, döneminin en öne çıkmış düşünenlerindendi. Ne yazık ki, en adaletsiz ‘kader’e bırakılandı da... Resmiyetin huzurunda bir antagonistti Nazım. Fakat maatteessüf, onu devirmeye çabalayanların arasında legal düdüklerin yanı sıra art niyetli ‘komünistler’ de bulunuyordu. Nazım’ın, “Partimden koparmağa yeltendiler beni, sökmedi, yıkılan putların altında da ezilmedim” dizelerinde anlattığı üzere...

Egemenlerin, alçak propagandaları ve muhalifler arası kargaşa yaratmak adına yaptığı uğraşlar, bu yanıyla yer bulmuş oluyordu. ‘Sol’dan gelen eleştirilerden büyük üzüntü duyan Nazım, en çok da ‘burjuva oldu’ suçlamasını kabullenemiyordu. Yargılama süreçleri, karanlık odalar bu denli acıtmamıştı yüreğini. Zira dosttan duyulan acı, düşmanın kurşunundan katıdır... Komünist Nazım, ‘imtiyazlı’ suçlamalarını yine eşsiz, patetik dizeleriyle karşılıyordu: “Yalnız unutma bir şeyi: Yorulur da ayağın kayarsa eğer, seni herkesten önce ben taşlarım! Fakat bugün sende beni sattığını gösteren bir tek satır bulanın, alnını karışlarım!”

Ülkesince sahiplenmek şevki de, hiç sönümlenmeyen bir coşkulu umuttu Hikmet’te. Oysaki mevcut koşullarda ilk yumruğu vatanından yiyeceğini de bilirken... İtiraf etmiyordu, ama biliyordu... Halka aşkından, ‘devlere’ muhalifliğinden defedilen nice aydınlar gibi... Ve nice aydınlar gibi şu sitemli dizelerle yakınıyordu o da: “Yazılarım otuz kırk dilde basılır, Türkiye’mde Türkçemle yasak.”

Saman gibi anlamsızca yanmak

‘Sanat sanat içindir’ pestenkerani idealara prim vermeyen Nazım Hikmet, bu duyarsızlığı savunanlara da şöyle yanıt oluyordu: “Şair başarılı olmak için, yapıtlarında maddi yaşamı aydınlatmak zorundadır. Gerçek yaşamdan kaçan ve onunla bağıntısız konuları işleyen kimse, saman gibi anlamsızca yanmaya yargılıdır.” Nazım, şairin yazarken başka, konuşurken veya dövüşürken başka kisveye bürünemeyeceğini savunuyordu. Hikmet, bu ilkeler dahilinde şairin hayatın ortasına atılmasının şartlığını da söylemeden geçmezken, az önceki ‘aynı boyda bakmak’ vurgusu, bu bedel ödemiş komünist de şairin kendisini ‘bulutlarda uçtuğunu’ sanmaması yakıştırmasıyla bütünleşiyordu. Gerçek yaşama bağımlı Nazım, yaralanmış ve acı çekmiş, öfkelenmiş ve tepkilenmiş, hakkını yitirmiş ve alamamış insanlara hususi yazıp çizmenin ülküsünü savunmanın azminde, toplumun bu mahzun çeşitlerini de “Sevdadan da, barıştan da, inkılaptan da, hayattan da, ölümden de, sevinçten de, kederden de, umuttan da, umutsuzluktan da söz açıyorum, insana has olan herşey şiirime de has olsun istiyorum. İstiyorum ki okuyucum bende, yahut bizde, bütün duyguların ifadesini bulabilsin. 1 Mayıs Bayramı’na dair şiir okumak istediği zaman da bizi okusun, karşılıksız sevdasına dair şiir okumak istediği vakit de bizim kitaplarımızı arasın” satırlarıyla birleştiriyordu...

Tükenmez davaları, ‘tükenmeyen davalar’a gebedir

Dava insanlarının ‘davaları’ da uzun sürer... Tükenmez davaları, ‘tükenmeyen davalar’a gebedir. Güzel yanlı tükenmezliktir dayançlarını ve mahkeme salonlarındaki ‘Ben komünistim’ şiarları estiren; bedenine ket vurabildiklerinin, yüreklerini çalamayacaklarını hissedemeyenlerin huzuruna... Hem de özgürlüğe...

1925’in Mart’ında çıkan Takrir-i Sükûn Kanunu, Nazım Hikmet’in yargılanma süreçlerinin de startını vermişti. İstiklal Mahkemeleri’nin kurulmasını da sağlayan bu yasayla birlikte, hiçbir zaman yeşermemiş basın özgürlüğü de taşkın kıskaçlara uğruyordu. Orak Çekiç, İstiklal, Yoldaş (Bursa’da yayımlanan), Son Telgraf ve Tevhid-i Efkar gazeteleri, Aydınlık ve Sebilülreşat dergileri bu kıskaçtan nasibini alan, dönemin muhalif yayınlarıydı. Sorumluları tutuklanan bu yayınlar, Bakanlar Kurulu kararıyla da kısa sürede kapatılmıştı. Hemen arkasından artış göstermeye başlayan ‘darbeler’ eşliğinde, 1 Mayıs’ta dağıtılan bir bildirge ile ilgili olarak Türkiye Komünist Partili 38 kişi tutuklanmıştı. Devam eden tutuklama ve baskılar sonrasında İzmir’den gizlice İstanbul’a geçiş yapan Nazım Hikmet de, bu uğursuz süreçte TKP’nin desteğiyle ülkeden ayrıldı. Haziran ayı sonunda (1925) Moskova’ya ulaşan Nazım, ayrılmasını gerektiren yargılama sonucunu artık öğrenmişti: 15 yıl hapis cezası. Ve böylece Nazım da, yazmak ve düşünmek suçundan yargılananlar kervanına katılmış oluyordu.

***

1927’nin sonlarına doğru İstanbul’da, asılan duvar gazeteleri ve bildiri dağıtımları nedeniyle açılan bir dava da, Nazım Hikmet’e değmeden sonuçlanmamıştı. Vesilesiyle başka bir komünist parti üyeliği de saptanan ‘uslanmaz şair’, 3 aylık hapis cezasına daha çarptırılmıştı. İkinci yargılanma payesiyle birlikte gitgide sistemin hedeflerinden biri tipini alan komünist Nazım, ‘bağışlama’ yasaları çıkarılan 1928’de yurda dönmeyi planlamıştı. Nazım Hikmet, Türkiye Cumhuriyeti Elçiliği’nin olumlu yanıt vermemesi sonucunda gizli giriş kararı alarak, Laz İsmail lakaplı arkadaşıyla birlikte sınırı geçer... Lakin tam da havasını özledikleri yurtlarına dönme heyecanındayken, yakalanırlar. 2 ay Hopa Cezaevi’nde bekletildikten sonra serbest bırakılan iki ‘vatan haini’, ‘bağışlama yasası’ yürürlükte olduğu halde 14 Ekim 1928 tarihinde de tutuklanırlar... 1929’a yaklaşılırken sonuçlanan duruşmalarında, tüm önceki suçları da ele alınan iki komünist, suçları ‘bağışlama yasaları’na iltihak ettiği için sonunda oy birliğiyle serbest kaldılar.

O dönemde bir komünistin, hem de ideolojisini ‘esirgemeyen’ ve edebiyatıyla propagandasını bile yapan bir düşünenin serbestliği, esasında hürriyetten ziyade, yeni bir kovuşturmanın da malzeme süreciydi. Bu şaşmayan inkişaf, Nazım’ın hapisten çıkar çıkmaz yayımlanan beş kitabı ve bu kitaplara açılan davalarla bir kez daha doğrulanıyordu. Her şiiri, her dizesi istintak edilen komünist şair, bu beş kitabında yer alan şiirler için, “bir zümrenin başka zümreler üzerinde hakimiyetini temin etmek gayesiyle halkı suça teşvik ettiği” iddiasıyla yeni bir dava vetiresini selamlıyordu. Ve buna bağlı 6 Mayıs 1931’deki mahkemede, şöyle anlatıyordu derdini: “İddianamede beş altı noktadan suçlama var. Bunların başında benim komünist olduğumu ilan etmekliğim suç sayılmaktadır. Evet, ben komünistim, bu muhakkaktır. Komünist şairim ve daha esaslı komünist olmaya çalışıyorum. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu mucibince ben komünist şair olmakla cürüm işlemiş olmam. Komünistlik bir tarz-ı telakkidir... Benim bir sınıf halkı diğeri aleyhine tahrik ettiğim iddiası söz konusu değildir.”

Nazım tahrik etmek ithamını reddetse de, dinleyeni yoktu... Komünist şair, “Gece Gelen Telgraf” şiirinin yayımıyla birlikte, bu kez de “halkı rejim aleyhine kışkırtmak” suçlamasıyla tanışmıştı... Pek de itici olmayan bu açılım sonrası, hayatları boyunca şiir yorumlayamayacaklar, 5 Mart 1933’te “Gece Gelen Telgraf”ı toplamaya başlamışlardı... Toplamışlardı toplamasına ama, sonuçsuz acizliği de saklayamamışlardı. Zira bu dizeler her anıldığında, şapşal heyecanlarıyla birlikte yerin dibine sokulmuşlardı; aynı zamanda sanat yoksunları...

Biz de 75 yıl önce toplatılan bu ‘vatan haini’ şiirden birkaç dizeyi, “halkı rejim aleyhine kışkırtmak” suçlamasını göğüsleyerek, yeri gelmişken bir kez daha paylaşalım: “Gece gelen telgraf/ dört heceden ibaretti: “VEFAT ETTİ.”/ İmza yok./ Bu dört hece bile çok./ Bakıyorum duvara: duvarda bir yara/ duvarda bir resim/ vefat edenin,/ elimle çizmişim..../ Bakıyorum/ gece gelen telgrafa./ O mükemmel bir kafa/ mükemmel bir yürek,/ yumruklarıyla erkek/ gözleriyle çocuktu./ Hudutsuz ve Allahsız bir baştı o./ Yoldaştı o..”

Ne bu ‘kışkırtan’ şiirin ne de sekmez duruğunun bedellerinin son bulmayacağı artık gün gibi aşikardı. Öyle ki, durmaksızın süren faşist baskılarında Hikmet, ‘terörist şiiri’nin vesile olduğu süreç içinde bir de ‘gizli örgüt kurmak, İstanbul, Bursa, Adana’da, duvarlara devrim bildirileri yapıştırarak, kitapçıklar dağıtarak komünizm propagandası yapmak’ ‘suç’uyla, 22 Mart 1933’te tutuklanmıştı...

Ardındansa henüz iki ayı bile doldurmadan bir dava da Süreyya Paşa tarafından açılıyordu: “Gece Gelen Telgraf” kitabında yer alan “Hiciv Vadisinde Bir Tecrübei Kalemiye” adlı hicviyede “Kendisine ve pederine hakaret ettiği” iddiasıyla açılan bir ‘alelade’ davaydı bu da... Hikmet bu son iki davadan ise, ancak ‘bağışlama yasaları’ sayesinde kurtuluyordu.

Alacaklı hapis cezalarıydı mülkü

‘Komünist propagandası’ndan ceza alan Nazım Hikmet, korkusuzluğunu, her seferinde ideolojisini yargı önünde haykırarak açıklıyordu. Propaganda için verilen hapis cezaları, yine dönemde yürürlükte olan ‘bağışlama yasaları’na takılıyor, ancak bu hukuki hak her keresinde Nazım’a geçersiz ve eksik kılınıyordu. Komünist şairin en değerli mülkü, taraflı yargının legal olmayan biçimde onu durmadan cezalandırmasıydı; ‘alacaklı’ hapis cezalarıydı mülkü... Tarihler 1 Ocak 1937’yi gösterirken, gazeteler on komünistin tutuklandığını, aralarında Nazım Hikmet ve Hikmet Kıvılcımlı’nın da yer aldıklarını yazıyordu... Hemen belirtelim; Hikmet ve Kıvılcımlı TKP’deyken sert tartışma ve çatışmalarla birbirinden kopmuş iki isimdi. Ancak suçlama içeriğinde bu iki komünistin gizli örgüt kurduğu ve birlikte bildiri dağıtımında bulunduklarını kaydedilmişti. Anlaşılan, devlet kendisine gülünmesi için elinden geleni ardına koymuyordu. Komünist Nazım, bu suçlama karşısında kendisini şu özetle savunmuştu: “Bana atfedilmek istenilen ve ispat edildiği iddia olunan yegane suç, 1 Mayıs tevkifatı esnasında Doktor Hikmet’in bana bir kitap vermiş olmasıdır. Mevzuubahs kitap, Marksizm hakkında yazılmış ilmi bir eserdir ve Babiali’de her kütüphanede satılmaktadır. Herkes için serbest olan bir kitabı benim satın almış olmam bir suç mudur?.. Binaenaleyh ben ne komünistlik tahrikatı yaptım, ne de cemiyet kurdum.”

Haziran’ın sonunda salıverilen komünistler, aklanmış ve geçen 5 ay alacaklarına eklenmişti... Devlete ve ondan bağımsız olmayan mahkemelere göre bir kez siyahlaşmışların, aklanma lüksleri yoktu. Onlar, her halükarda özgürlükleri çalınabilecek kadar karaydılar!

Dergi tasarımı yaptıkları sırada, 1 ay sonra aniden gözaltına alınarak aynı hafta içinde tutuklanan Nazım Hikmet’i savunmak isteyen avukatlar reddedilmiş ve Adli Âmir’in onaylayacağı niteliklere sahip avukatlar bulunmuştu... Yine de suskunluğunu korumayan Hikmet, bu kez kendisi ‘vatan haini’ ilan edilmekteydi; şiirleri değil. Aklanması kesin olan Nazım, susmayan Nazım, 15 yıl mahkum edilmişti! Şairin hukuka güveninin sarsıntısı bir depreme dönüşmüş, hakkı enkaz altında bırakmıştı resmen...

***

O, her dizesinden bedeller ödemeye alışmıştı. Buna da yeterdi göğüsleri... En güzeli de, vazgeçmemekti. Eli ayağı kesilip sır vermeyenler gibi, darağaçlarındaki şiarlarıyla göz dolduran yiğitler gibi; dönmüyordu kızıl ateşin düşünden... Bugün anılmasındaki en önemli spesiyalite de, karanlık zindanlara olan bu mukavemetiydi şüphesiz.

***

Nazım Hikmet’i anlatmanın, onun ‘suç’larına karşı girişilen komik çaresizlikleri tekrarlamakla kazanacağı mana büyüktür. Dava sürecini ön planda tutmamızın nedeni de budur. Türkiye’de son dönem artan Nazım Hikmet’i ‘resmileştirme’ politikalarının titizlikle takip edilmesi gerekirken, emperyalizme bağımlı hiçbir devletin bir komüniste belli süreç sonra sempati duymayacağı fikri sabitlenmelidir. Bu, varlık koşuluna (oligarşinin) ters olduğu kadar, kirli siyasetine de malzemedir! O’nu, onları sahiplenirken ‘senaryo yazmaktan’ çekinmeyelim... Zira bu işlediğimiz tuhaflıklar, aynı zamanda halen okullarda ‘tehlike’ başlığıyla öne sürülen tertemiz bir ideolojinin kendisineydi de... Ve toz konmayanların refahı için... Oysa biz tozlular, sistemin kirlettikleri, üstadın bıraktığı yerden; ‘VATAN HAİNLİĞİNE’ DEVAM EDECEĞİZ! Nazımlara suç ortaklığını benimsemiş ilkeliler, en valörlü anmayı, ‘mülksüzlük ideolojisi’ni güneşe sürükleyerek gerçekleştirebilirler. Dilek tutar kadar da masumca...

Kaynaklar:
1- (Babayef, Nazım Hikmet, ss. 140-141)
2- (Babayef, “Nazım Hikmet Kendi şiirini Anlatıyor”, Konuşmalar, ss. 180-186)
3- (www.nazimhikmetran.com)

Yeni Özgür Politika / 07.06.08


YAZICIYA GONDER


January
Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
29 30 31 1 2 3 4
5 6 7 8 9 10 11
12 13 14 15 16 17 18
19 20 21 22 23 24 25
26 27 28 29 30 31 1