09.06.2008 06:48
Obama’daki ‘değişim’ – Ceyda Karan
Yerkürenin dört yanındaki ahalinin Amerika’nın ilk siyah başkan adayı sıfatıyla ‘tarih yazmakta olan’ Barack Obama’ya dair beklentileri bir hayli yüksek. Gel gör ki, ‘değişim’ sloganıyla yola çıkan Obama’daki ‘değişimin’ son dönemdeki kes-kinliğine tanıklık edenler, yazılacak tarihin ne menem bir şey olacağına dair giderek daha fazla kaygılanmakta. Eh haksız sayılmazlar. Bush yönetiminin sekiz yıldır özellikle de Ortadoğu’ya dayattığı neocon politikaların nihayet sonunun geleceğini düşünüp, siyah adayın ‘ak sayfa’ açmasını umanlar, hiç beklemedikleri darbeler alıyor.
Eylülde Demokrat aday adayıyken Iowa’daki bir kampanya konuşmasını dinleme şansını elde etmiş birisi olarak, doğrusu beklentileri yüklü gruba hiç dahil olmadığıma sevinmeliyim. En azından ‘ne de çok yanılmışım’ hayıflanması yaşamam. Lakin yaşama potansiyeli taşıyanlara ‘ilaç olmak’ lazım.
Obama’nın geçen hafta adaylığı kesinleşir kesinleşmez, Amerika’daki Yahudi lobisinin en güçlü örgütü, hatta ‘dünyadaki en etkili çıkar grubu’ olan Amerika İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nin (AIPAC) konferansında yaptığı konuşma, başta savaş karşıtları ile Arap ve Müslüman alemi olmak üzere, ABD’nin Ortadoğu’ya dair dış politikasında değişim umanları adeta şoke etti. Obama, Filistin meselesinde açıkça İsrail’den taraf oldu, Kudüs’ü İsrail’in ‘ebedi ve bölünmez başkenti’ ilan etti, Filistin halkının seçtiği Hamas’ı ‘terörist’ diye niteleyip İsrail’in ‘Yahudi kimliğini’ tanıyıncaya dek tecrit gerektiğinin altını çizdi. Ve en nihayetinde İran’ın silah üretmeye yarayacağını düşündüğü nükleer potansiyelini geliştirmesinin durdurulması için askeri müdahaleye hazır olduğunu söyledi. Bush’u hiç aratmayacak bu laflar AIPAC’takilerin ‘yağlarını eritecek’ cinstendi.
Nükleer gerilimin Ahmedinecad dahil İran yönetimiyle diyalogla çözümünden dem vurduğu konuşmasının daha dumanı tüttüğünden, Tahran’a dair son sözlerini ‘dansözlük’ yeteneğine yormak lazım gelir. Ama Arap ve Müslüman dünyanın İsrail’le asıl derdini teşkil eden Filistin meselesinde ‘kantarın topuzunu’ kaçırdığı kesin. Sözleri en hafifinden ABD’nin sertlik yanlısı tavrının radikal İslamcılara koz vermekten öte işe yaramadığı ve Washington’ın artık bu konuda adil arabulucu görülmediği düşünülünce talihsiz kaçıyor.
Obama daha önce Filistin halkının davasını açıkça desteklemiş olduğu, adil barıştan söz ettiği için muhtemelen eski dostu merhum Edward Said mezarında ters dönmüştür! Konuşmasının Kudüs kısmı bilhassa ilginçti. Malum birkaç ‘muz cumhuriyeti’ hariç tutulursa ABD dahil tüm dünya, uluslar arası yasalar gereği Doğu Kudüs’ü işgal altında saydığından, bu kutsal kenti İsrail’in başkenti olarak tanımıyor. Obama ise Kudüs’ün durumunu bakileştiriverdi, Filistinlilere daha başkan olmadan, ‘Doğu Kudüs’ün başkentiniz olmasını unutun’ dedi. Üsteik tam da İsrail Parlamentosu’nun (Knesset) Kudüs’ün sadece İsrail’in değil, dünyadaki tüm Yahudilerin başkenti kılacak yasayı geçirme sürecine başladığı sırada...
Amerika söz konusu olduğunda ‘ırklar üstü’ bir kimlik çizen, aksini katiyen dışlayan Obama’nın İsrail devletinin ‘Yahudi’ kimliğinin tanınmasına dair hassasiyetini not etmeden geçmemek lazım tabi.
Hoş takip edenler taa geçen ocakta video konferansla Yahudi medyasına hitap ederken Filistin meselesinin göbeğinde yer alan bir başka konuda şu tuhaf sözlerin Obama’nın ağzından inci olup dökülüverdiğini bilir: “Filistinli mülteciler kendi devletlerine aittir ve İsrail’e dönmelerine dair değişmez bir hakka sahip değildirler.” İnsan ister istemez düşünüyor, ‘İsrail nire, Filistin nire, devlet nerde, sınır nereye düşer ki’ diye... Ama zaten Obama AIPAC konferansında ne Filistinlilerin hayali devletinden, ne işgal koşullarından, ne topraklarından sürülenlerin geri dönme hakkından, ne de Gazze’de 1.5 milyon insanın abluka altında yaşadığından filan söz etti. Talihin cilvesi! Filistinliler Bush’un eski Savunma Bakanı Yardımcısı, neocon Paul Wolfowitz’in ıslıklanmayı göze alarak AIPAC’da söylediği şu sözlerini yad etmekle yetinecek: “Ortadoğu’daki şiddetin kurbanı olanlar sadece İsrailliler değil. Masum Filistinliler de en az onlar kadar ızdırap çekiyor ve büyük çapta can kaybına uğruyor. Bu gerçeği kabul ve itiraf etmemiz kritik önemdedir.”
Elbette Obama’nın bu ‘keskin’ tavrında, ‘Amerika’nın ilk siyah başkanı’ olabilme yolunun AIPAC gibi çok güçlü bir lobi kuruluşundan geçtiğini kavramış olması da rol oynamıştır. Dolayısıyla durumu ‘köprüyü geçene kadar ayıya dayı derler’ benzetmesiyle açıklayanlar çıkabilir de, bu kadar kıvırtmadan ne kadar ‘değişim’ çıkar, işte orası meçhul...
Radikal / 09.06.08