Ana Sayfa / Basın / 
05.09.2008
24.06.2008 05:17

Duran Kalkan: Türkiye’de asker-siyasi çatışması derinleşecek

 

KCK Yürütme Konsey Üyesi Duran Kalkan Türkiye’de yaşanan krizin askeri ve siyasi bir yenilginin sonucu olduğunu belirterek, AKP’nin ve Erdoğan’ın aşılma sürecinin başladığını söyledi. Dolmbahçe’de Büyükanıt ile Erdoğan arasındaki uzlaşmanın sona erdiğine dikkat çeken Kalkan, milliyetçi ve dinci klik arasındaki iktidar çatışmasının daha da derinleşeceğini belirtti. Türkiye’deki siyasi krizin uzun süre devam edeceğini kaydeden Kalkan, siyasal süreci ANF’ye değerlendirdi.

Yaşar Büyükanıt ile Recep Tayip Erdoğan arasında Dolma Bahçe görüşmesiyle, ulaşılan uzlaşma belli ölçüde bozulmuştur. AKP’ye dönük kapatma davası bunun en somut göstergelerinden birisidir. Öyle anlaşılıyor ki, büyük ihtimalle AKP kapatılacaktır. Bu gerçekleşmese bile, en azından Erdoğan ile yakın çevresi şimdiki gibi siyasal etkinlik gösteremez hale getirilecektir. Çünkü devlet tarafında Kürt sorununu bastırmak ve Kürt özgürlük mücadelesini ezmek amacıyla AKP ile Tayip Erdoğan kullanılabileceği kadar kullanılmıştır. Artık yapabileceği fazla bir şeyi kalmamıştır. Çünkü Kürt halkını, ortaya attığı yalanlarla, demagojik söylemlerle, makarna ve kömür dağıtma gibi rencide edici yöntemlerle artık aldatamamaktadır. Özellikle Şubat, Mart ve Nisan aylarında Kürdistan’da yaşanan halk serhildanları başta kadınlar ve gençlik olmak üzere Kürt halkının DTP’ye verdiği destek AKP’nin artık Kürdistan’da kitleler nezdinde güvenirliğini, inandırıcılığını kaybettiğini açıkça göstermektedir.

‘AKP’NİN AŞILMA SÜRECİ BAŞLADI’

Bu bakımdan da iktidara gelmesinin temel amacı Kürtleri kandırmak, yanıltmak ve böylece özgürlük mücadelesinden caydırarak PKK’yi Kürt halkından tecrit edip ezilmesi için uygun ortam yaratmak olan AKP’nin misyonu tamamlanmış olmaktadır. AKP kendisine verildiği bu görevi yapabildiği kadar yapmış artık bundan sonrasını yapamaz hale gelmiştir. Onun için de daha fazla iktidarda tutulması bu amaç doğrultusunda iktidarda tutmak karşılığında devletten daha fazla taviz verilmesi, devletin derin yönetimi tarafından artık tehlikeli bulunmaktadır. Bunun için de AKP’nin aşılma sürecinin başladığını, giderek adım adım zayıflatılacağını söylemek hatalı değildir. Tabi bu birden bire yapılmamaktadır. Çünkü öyle yapılması devlete zarar verir biçiminde değerlendirilmektedir. Yerine koyacakları, Kürt özgürlük hareketine karşı devletin savaş siyasetini yürütecek bir siyasi oluşum yoktur. Bu nedenle de adım adım bir geriletme ve aşma süreci, yerine yeni çözüm, yeni alternatifler geliştirdikçe AKP’yi geriletme ve aşma biçiminde bir pratiği geliştirmektedirler.

DSP, MHP ve ANAP koalisyonundan oluşan Ecevit Hükümeti’nin PKK’ye karşı ve onun önderliğine karşı yürütülen çürütme politikasında başarısız kalması sonucunda dağılmasının ortaya çıkardığı boşluk ortamında AKP iktidara gelmiştir. 3 Kasın 2002 seçimleri Türkiye siyasal ortamında sosyal demokrat liberal ve milliyetçi eyleminin yenilgi alıp başarısız kaldığı bu temelde boşluk olduğu bir ortamda siyasal İslamı esas alan AKP’nin daha parti olmadan iktidara getirilmesiyle sonuçlanmıştır. Aslında boşluğu doldurması gereken birinci güç, sol demokratik güçler olmalıydı. Ancak bunların da zayıf halka gidemeyen, birlik olmayan tutumları sonucu boşluğun bu cepheden de devam etmesinde yaralanarak, Genelkurmayın ve ABD’nin desteğini arkasına alan Tayip Erdoğan ile çevresi henüz parti bile olmadan, birinci kongresini bile yapmadan tek başına iktidar olacak bir oy oranına 3 Kasım seçiminde ulaşmıştır. AKP’ye böyle yeşil ışık yakılmasının temel amacının Ecevit’in başaramadığı çürütme politikasını başarıyla yürütme görevi olduğu bilinmektedir. Sosyal liberal ve milliyetçi koalisyonunun başaramadığını, siyasal islam söylemiyle AKP başaracak. Yani Kürt halkını sahte dinci söylemlerle aldatacak, dolaysıyla önder Apo ve PKK’den desteğini çekmeye çalışacak. PKK’ye karşı provakatif, tasfiyeci eğilimi içten dayatacak, yine her türlü şiddet ve katliamın ordu tarafından yürütülmesine onay verecekti.

Bu doğrultuda da Tayip Erdoğan başkanlığındaki AKP hükümeti çalıştı. 2003-2004-2005 yılları boyuncu bu politika doğrultusunda görev yürüttü. Ancak 2005 yazına gelindiğinde görüldü ki, bu amaçların hiç birisini başarıyla gerçekleştirememiştir. Ne kitleleri Önder Apo ve PKK’den uzaklaştırabilmiştir, ne PKK’nin şiddetle ezilmesini sağlayabilmiş, ne de provakatif, tasfiyeci eğilimlerle PKK’yi parçalayabilmiş ve bölebilmiştir. Tersine PKK önder Apo etrafında Kürt halk kitlesini daha geniş bir birliğini sağlayabilmiş, 1 Haziran atılımı temelinde saldırıları püskürtecek bir meşru savunma direnişi geliştirmiş ve provakatif, tasfiyeci eğilimini tasfiye etmiştir.

AKP PKK’YE KARŞI SAVAŞTA BAŞARISIZ KALDI

İşte bunun sonucunda 23 Ağustos 2005 tarihli Milli Güvenlik Kurulu toplantısı PKK’ye karşı yeni bir konsept oluşturmuştur. Bunun adını Genelkurmay Başkanlığı topyekün savaş konsepti olarak tanımladı. Topyekün savaş konsepti temelinde Önder Apo ve gerillaya imha, halka ise baskı, tutuklama ve işkence dayatılarak PKK hareketi imha ve tasfiye edilmek istendi. PKK’ye karşı her türlü yöntemle savaşma yetkisi orduya verildi. Böyle bir kirli savaşın bütün ekonomik, diplomatik, siyasi, teknik ihtiyaçlarını karşılama görevi AKP üstlendi. 2006 ve 2007 yıllarında bu doğrultuda yürütülen bastırma ve ezme operasyonları sonuç vermeyince, AKP’nin bu misyonu da tamamlanmış oldu. Nitekim 20006’deki başarısızlık, 2007 Nisanı’nda siyasi krize yol açtı. Ardından yeni bir mutabakat temelinde 22 Temmuz erken seçimiyle PKK’ye karşı yeni bir imha ve tasfiye planı hazırlındı. Bu doğrultuda İran ve Suriye’nin bölgesel düzeyde, AB ve ABD’nin desteğini uluslar arası düzeyde arası düzeyde alarak 16 Aralık 2007 tarihinden itibaren geliştirilen hava ve kara operasyonları da başarısız kalınca, AKP’nin PKK’ye karşı savaşı yürütme görevinde de oynayacağı kadar rol oynadı, başarısız kaldı.

AKP’nin artık daha fazla yapacak bir şeyinin olmadığını ortaya çıktı. Bunu fark ettiği için öncelikle AKP 21 Şubat operasyonun başarısız kalmasının sonuçlarını orduya ve devlete fatura etmek isteyerek kendini iktidarda daha güçlendirici bir siyasi hamle yapmak istedi. Bir tür köylü kurnazlığı yapmaya çalıştı. Genelkurmay’la CHP ve MHP arasındaki çatışma ortamından yaralanarak bazı çevrelerle yani DTP çevreleri, yine Talabani benzeri güçlerle görüşmeler yaparak iktidarı güçlendirici siyasi hamleyi burada geliştirmek istedi. Bunun devletin derin çekirdeği kendisine dönük bir saldırı olarak gördü ve tehlikeli buldu. Buna karşı da AKP’yi kapatma davası gündeme getirildi. Bu dava aslında AKP’nin hamlesine karşı milliyetçi kliğin geliştirdiği bir karşı hamledir.

DOLMABAHÇE MUTABAKATININ SONUNA GELİNDİ

Milliyetçi ve dinci klikler arasında sert bir iktidar savaşımının bu temelde Türkiye siyasetinde ortaya çıktı. Bu da AKP ile Genelkurmay Başkanlığının Dolmabahçe’deki görüşmesiyle oluşturulan mutabakatın sonuna geldiklerini gösteriyor. Aslında ordu ile AKP arasındaki anlaşma önemli oranda kırılmış bulunuyor. Çünkü AKP yapabileceğini yapıp, artık başarılı sonuç alamadığı gibi tersinden devlet için güvenilmez, tehlikeli fırsat bulunca iktidarı daha fazla ele geçirmek için kim güçlü olursa ondan yana olarak iktidar gücü haline kendini getirmek için çok pragmatik bir politika yürüttüğünü ortaya koymuştur. Artık devletin milliyetçi çekirdeği bu duruşu kendisi için çok ciddi bir tehdit görüyor. Mevcut AKP yönetimini, yani Erdoğan ve çevresini devlet açısından güvenilmez görüyor ve aşmak istiyor. Bu bakımdan Tayip Erdoğan ile yakın çevresi çok büyük olasılıkla aşılacaktır. AKP’nin kapatılması biçiminde mi olur, yoksa çok sayıda milletvekillerine siyasal yasak getirilerek AKP’nin küçültülüp, daraltılması ve bir daha öyle kullanılması durumunda mı olur, bunun için insan bir şeyi diyemez. Kapatma davasıyla başlatılan AKP’yi küçültme ve aşma operasyonu devam etmektedir ve sonuç alınana kadar da süreceği anlaşılmaktadır.

TÜRK ORDUSU CİDDİ DARBE ALDI

22 Temmuz erken genel seçiminden sonra oluşan hükümetin Kürt sorununa barışçıl ve demokratik çözüm yaklaşımı geliştirmeyeceği, tersine Genelkurmay ve muhalefetle anlaşarak, yine Ortadoğu’nun statükocu güçleri ve ABD ile anlaşmak isteyerek PKK’yi imha tasfiye operasyonu geliştireceği anlaşılınca HPG buna karşı ve bu oyunu bozup, başarısız kılmayı hedefleyen bir direniş geliştirmeye karar verdi. Bu temel de Ağustos sonu ve Eylül ayı süresince her alan yaygın bir eylemlilik yaşandı. Ancak bunları dozajı düşük yoğunlukluydu. Saldırılar karşısında gerillanın meşru savunma çizgisindeki misilleme eylemliğini ifade ediyordu. Bu durumu bir zafiyet sanarak Türk ordu güçleri Eylül sonundan itibaren başta Gabar olmak üzere bütün Botan alanı ve diğer sahalarda kapsamlı operasyonlar geliştirmeye başladılar. Bunun üzerin Ekim ayı ortasına doğru Gabar’da bu saldırılara karşı etkili bir direniş eylemi geliştirildi. Türk ordusu ciddi bir darbe yedi.

Bu noktadan itibaren meşru savunmayı gerillanın zayıflığına yoran değerlendirmeler geçerliliğini yitirdi. Türkiye’de var olan siyasi tartışma ortamı ciddi bir dalgalanma durumu yaşar hale geldi. Bunu telafi etmek için Genelkurmay Başkanı ve Hükümet hızla meclisten geçirmek üzere sınır ötesi operasyon tezkeresini gündeme getirdi. Bununla bir yanda dağılan moral ortamı yenden düzeltmek, psikolojik savaşta üstün hale gelmek, diğer yandan ise baskı ve saldırıyla politika yapmak amaçlandı. Bu temelde geliştirilen saldırılar 20 Ekimde Oramar’da geliştirilen direnişle daha ağır bir darbe yiyerek kırılma yaşadı. Her tarafı tehdit ederek baskı politikası uygulamak isteyen Türkiye yönetimi gerillanın Oramar direnişi karşısında bu gücünü kaybetti. Ciddi bir psikolojik dalgalanma, moral bozukluğu sürecini yaşadı. Türkiye bu durumu gidermek için 5 Kasım Bush -Erdoğan görüşmesiyle birlikte ABD’de de aldığı destekle 16 Aralık 2007 tarihinden itibaren gece ve gündüz olmak üzere yoğun bir şekilde hava saldırıları başlattı.

ASKERİYENİN BAŞARISIZLIĞI SİYASETTE KIYAMETİN KOPMASINA NEDEN OLDU

Genelkurmay yetkililerinin de açıkladığı gibi bu saldırıların amacı aslında kaybedilen psikolojik üstünlüğü yeniden ele geçirmekti. Her ne kadar her operasyonun ardından ‘yüzlerce PKK’lilerin öldürüldüğü’ açıklansa da kendileri de bunun doğru olmadığını biliyorlardı, söylediklerine kendilerini de inanmıyorlardı. Nitekim saldırıların amacı psikolojik üstünlük olduğunu söyleyerek, bu durumu kendileri de itiraf ediyorlardı. Ancak daha iyi anlaşıldı ki bu tür saldırılarla gerilla mevzilerini vurup, zayıflatmak, gerillayı dengesizleştirmek, ardında geliştirilecek kara operasyonuyla ağır biçimde Medya Savunma Bölgelerini darbelemek amaçlanmıştı. Bunun gerçekleştirmek üzere 21 Şubat 2008 tarihinden itibaren öncelikle Zap'ta ki Anakarargah bölgemize dönük çember düzeyinde kuşatma ve ezme operasyonuyla bu süreç başlatıldı. Eğer Zap operasyonu başarıyla sonuçlansaydı büyük olasılıkla bölge bölge bütün Medya Savunma Alanların’a benzer operasyonlar yapılacak gerilla darbelenmek istenecekti. Ancak Zap operasyonun başarısız kalması, darbeler yiyerek Türk ordusunun geri kaçmak zorunda kalması operasyonun devam etmesini engelledi. Diğer alanlara dönük operasyon planlarının uygulanmasını ertelemek zorunda bıraktı.

Zap’a yönelik başlatılan bu harekatın askeri alanda sonuçsuz kalması, siyasi alanda da deyim yerindeyse kıyametin kopmasına neden oldu. Adeta Türkiye’nin çivisi söküldü. Çünkü bu birbiriyle bağlı olan ve ortak bir planın parçaları olarak uygulanan hava ve kara operasyonlarına büyük siyasi umutlar bağlanmıştı. Böyle bir imha ve tasfiye operasyonuna AKP ile Genelkurmay birlikte karar vermiş ve ittifak yapmışlar, ardından da CHP ve MHP’ye giderek, ‘PKK’yi bitireceğiz, bize destek verin’ diyerek onların desteğini almışlardır. Hatta DTP’yi bile bu konsepte dahil etmek için çok yoğun baskı uygulamışlardır. Bunu başaramayınca da en azından DTP’yi etkisizleştirmek üzere bu baskılarını yoğunlaştırmışlardır.

Kısaca hava ve kara operasyonları milli mutabakatı ifade eden bir saldırı temelinde geliştirilmiştir. Birçok çevre de başta muhalefet partileri ve devlet basını olmak üzere geniş bir kamuoyu da buna gerçekten buna inanmıştı. Nitekim sonucunun bu doğrultuda olmadığı Yaşar Büyükanıt’ın deyimiyle ‘yağdan kıl çeker gibi’ Güney Kürdistan’dan harekat güçlerini çektikleri, yani bırakıp kaçtıkları anlaşılınca ilk tepki gösteren CHP ve MHP olmuşlardır. Onlar, aldatıldıklarını hissetiler. Kendilerine yalan söylendiğini düşündüler. Çünkü onlara, PKK’yi ezilip yok edileceği söylenmiş, bunun güvencisi verilmiş ve bu temelde destekleri alınmıştır. PKK’nin ezilmesi yerine, Türk ordusunun darbe yiyerek geri kaçtığını görünce CHP ile MHP buna tepki göstermiştir.

AKP’NİN ERGENEKON HAMLESİ

AKP de yaşadığı bu yenilginin sorumluluğunu Genelkurmay üzerine yıkmak üzere bir hamle yapmayı kendi çıkarına görmüştür. ‘Yaşanan yenilgiden Genelkurmay sorumludur, her şey ordu tarafından planlanıp yürütülmüştür’ demiştir. Böylece sorumluluk ordunun üzerine atılmıştır. Genelkurmay ise önce basının bu durumu abarttığını söyleyerek, bu durumu geçiştirmeye çalışmıştır. Bunu başaramayınca da ağır kış koşullarını gerekçe göstermiştir. Bu da inandırıcı olmayınca bu sefer CHP ve MHP’yi ihanetle suçlayacak bir açıklama ile karşı bir hamle yapmıştır. Bu durum Genelkurmay ile CHP ve MHP arasında ciddi bir çelişki ve çatışmanın yaşanmasına neden olmuştur.

Bu ilk defa Türkiye tarihinde olan bir durumdur. Hem cumhuriyet hem de Cumhuriyet Halk Partisini Ordu tarafından kurulmuştur. Cumhuriyet tarihi boyunca da Ordu ile CHP hiçbir biçimde karşı karşıya gelmemiştir. Bu durum dikkate alındığında Zap püskürtülmesinin ardından gündeme gelen bu ağır ithamları içeren çelişki ve çatışma Türkiye siyaseti açısından bir ilk olarak önemsenebilir. Gerçek durum böyledir. Bununla da kalınmamıştır. İfade ettiğimiz gibi AKP askeri yenilgiden kendi iktidarını güçlendirmek için, sonuç çıkartmak üzere kurnazca hamleler yapmaya yönelince bu sefer milliyetçi klik buna dur demek için hamle yapmıştır. Bu temelde de AKP’nin kapatılması davası gündeme getirilmiştir. Bunun karşısında ise AKP de açılan kaypatma davasına karşı Ergenekon soruşturmasını derinleştirmiştir. Böylece yoğun çelişkili ve çatışmalı bir durum gündeme gelmiştir.

MİLLİYETÇİ VE DİNCİ KLİK ÇATIŞMASI ALEVLENİYOR

Bu durum halen sürüyor. Milliyetçi ve dinci klik arasında bir iktidar çatışmasını ifade ediyor. Çelişki ve çatışma derindir. Çelişki ve çatışma cumhuriyet tarihi buyunca da zaten vardır. Hatta ondan önce de kısmen vardı. Bu şimdi yeniden alevlenip, şiddetlenen bir çatışma durumu oluyor. Güncel planda uzlaşmanın kırılmasını ifade ediyor. Dikkat edilirse 10 yıldır uluslararası komployu başarıya götürmek üzere Türkiye’de hep siyasi desteği güçlü olan hükümetler vardı. Ecevit hükümeti de vardı. Bunun ardından gelen AKP hükümetleri de böyleydi. Hep Genelkurmay’la sıkı bir uzlaşma ve birlik içerisinde hareket eden bu hükümetler. Bu siyasetini başarıyla hayata geçirmek için PKK’ye karşı mücadele yürüttüler. Şimdi komplonun 10. yılında bu mutabakat önemli oranda çatırdamış bulunuyor.

SİYASİ KRİZ UZUN SÜRE DEVAM EDECEK

Böylece siyasiler ve askerler arasındaki birlik ve yine siyasi yönetimin gücü zayıflamış oluyor. Bu ilk defa oluyor. Bu aynı zamanda uluslararası komplonun 10 yıldır geliştirilen direniş karşısında ciddi biçimde zorlandığını, çatırdadığını, artık aşılma sürecine girdiğinin de göstergesi oluyor. Bu durum Türkiye’de yeni bir siyasi krizi işaret ediyor. İçerisine girilen bu kriz Nisan 2007 krizinden çok daha derin bir siyasi krizdir. Aylardır sürüyor ve daha da ne kadar devam edeceği pek belli görünmüyor. Uzun bir süre derinleşerek devam de edebilir.

Türkiye’de bir siyasi kriz var. Türkiye’de bir siyasal yenilenmeye ihtiyaç gösteriyor. AKP’nin aşılma süreci, devlet siyasetinde bir boşluk yaşandığını gösteriyor. Şimdi varolan Türkiye siyasetinde yaşanan bir kriz ve boşluk durumudur. Bunu doldurmak için yeni siyasi aktörlere, yeni siyasi çıkışlara ihtiyaç vardır. Dolaysıyla da bu temelde yoğun bir iç siyasal mücadelenin giderek daha de derinleşme çerçevesinde yaşanacağı anlaşılmaktadır.

AKP-YARGI KAVGASI GÖRÜNTÜDEN İBARET

Aslında AKP ile yargı arasında yaşanan mücadele görüntüdedir. Aralarında mücadele yaşanıyormuş gibi anlaşılması bir görüntüdür. Aslında gerçekte var olan, milliyetçi klikle dinci klik arasındaki iktidar çatışmasıdır. Milliyetçi kliktir, diğer ismiyle Neo-ittihatçı klik, dinci kliğe karşı iktidar savaşımında şimdi yargıyı öne sürmüştür. Neo-ittihatçı klik yargı bürokrasisine dayanarak bu mücadeleyi yürütür hale gelmiş oluyor.

Neo-ittihatçı klik geçmişte bunu bazen ordu ile Genelkurmay eliyle yapıyordu. Milliyetçi kliğinin en güvenilir, sağlam savunucusu ordu oluyordu. Şimdi Zap operasyonun başarısızlığı sonucunda ordu yıpranınca böyle bir mücadeleyi yürütemez hale geldi. Diğer yandan Ordu AKP ile çok ilkesiz uzlaşmalar yapmıştı. AKP’nin izlediğini siyasetin suç ortağı durumuna düşmüştü. Bu bakımından halk nezdinde itibarı da sarsılmıştı. Birlikte yürüttükleri siyasetin başarısız sonucundan dolayı AKP’yi suçlamasının inandırıcılığı olmayacaktı. O bakımından ordu bir süre geri planda kalmak, arkadan bu mücadeleyi yürütmek zorunda kaldı.

Neo-ittihatçı ve dinci klik arasındaki mücadele zaman zaman CHP öncülüğünde yürütüldü. Mevcut durumda AKP karşısında CHP de parti olarak ciddi durumda yıpranmıştır. Özellikle Kürdistan’dan tümden silinmiştir. AKP’nin yaptıkları ve demagojisi CHP’yi ve Deniz Baykal’ı iyice zayıflatmış durumdadır. Bu bakımdan da CHP’nin öncülüğünde yürütülecek bir mücadelenin AKP karşısında milliyetçi kılığı başarıya götürmeyeceği düşünülmüştür. O da geri çekilip arkadan desteklemeyi yeğlemiştir. Böyle olunca geriye yargı ve bürokrasi kalmıştır. Deşifre olmamış, teşhir olmamış, sağlam kalan güçler olarak bu güçler önce çıkarılmış. Ordu ve CHP el altından gizliden onları destekler bir konumu yaşamıştır. Gerçekte olan da budur. Aslında AKP’ye karşı mücadele eden sadece savcılık, ya da Anayasa Mahkemesi değil, tümüyle bir milliyetçi iktidar kliğidir. Başta Ordu’nun ve CHP’nin de içinde olduğu milliyetçi bürokrasidir. Buna karşı da AKP ile kendisini ifade eden dinci klik direnmekte, iktidarda elde ettiği imkânları korumaya çalışmakta, hatta onları daha da artırmak istemektedir. Bu iki yaklaşım şimdi ciddi bir iktidar çatışmasına yol açmaktadır. AKP- yargı mücadelesi biçiminde görünen olgu gerçekte böyle yaşanan milliyetçi ve dinci klikler arısındaki iktidar mücadelesidir. Bunun böyle bilmek, anlamak ve böyle değerlendirmek tek doğru yaklaşım olmaktadır.

GELİŞMELER ZAP OPERASYONUYLA DİREKT BAĞLANTILI

En son Anayasa Mahkemesinin türban konusunda Anayasa değişikliğini veto etmesiyle milliyetçi ve dinci klik arasında yaşanan iktidar savaşımında önemli bir durum yeniden ortaya çıkmış oldu. Bu karar milliyetçi kliğin bir hamlesine işaret ediyor. Birçok çevre bunu AKP’nin kapatılmasının kesinleşmesi biçiminde de değerlendirdiler. En azında Recep Tayip Erdoğan ve çevresinin siyasetten uzak tutulacağı biçiminde yorumlandı.

Türban konusundaki anayasa değişikliği üzerinde yürütülen tartışmalar kuşkusuz önemliydi. İyi hatırlanırsa bu anayasa değişikliği 22 Şubatta tarihinde TBMM’den geçmişti. Yani 21 Şubatta başlayan Zap operasyonun hemen ertesinde ve operasyon içinde gerçekleştirilen bir anayasa değişikliğiydi. Ordu Zap operasyonunu yürütürken; topuyla, tankıyla, özel kuvvetleriyle, birlikleriyle HPG Anakarargah’ını fethetmek, Medya Savunma Belgelerini işkal etmek, Güney Kürdistan’a girmek üzere sefere çıkarken, Ankara’daki Mecliste başka bir tartışma yaşanıyordu, başka kararlar alınıyordu. Bunlar arasında türbanı serbest bırakan anayasa değişikliği de bulunuyordu. Adeta Zap operasyonunun tozu, dumanı içerisinde türban konusundaki anayasa değişikliği gerçekleştirilmek isteniyordu. Zaten bunun için bir yönüyle Zap Operasyonuna ‘Türban Operasyonu’ benzetmesi de yapıldı. O bakımından Zap operasyonun başarısızlıkla sonuçlanması ardından gelişen milliyetçi ve dinci klikler arasındaki iktidar çatışması içerisinde, milliyetçi kliğinin Türban konusundaki anayasa değişikliğini iptal etmesi önemli bir mücadele argümanına işaret ediyor.

Aslında ortaya çıkan bu tablo operasyonlarla, operasyon sunucuyla da doğrudan bağlantılıdır. Buradan şunu anlamak gerekir. Sanki sorun türban sorunuymuş, mücadele sadece türban mücadelesiymiş gibi görünüyor. Fakat bu da bir görüntüdür. Tıpkı AKP ile yargı arısında bir çatışma varmış gibi görünmesine benziyor. Sorun aslında türban sorunu değil, sorun türban görüntüsü altında yaşanan bir iktidar mücadelesidir. Zap operasyonu yaşanırken, türban konusundaki anayasa değişikliğiyle AKP bir iktidar hamlesi yapmıştır. Şimdi bu iptal edilerek milliyetçi kliğe bir iktidar hamlesi yapma fırsatını ortaya çıkarmış oluyor.

TÜRBAN TARTIŞMASIYLA ASIL GERÇEKLER GİZLENİYOR

Burada türban sadece bir araçtır. Siyasi mücadele aracı, iktidar mücadelesi aracı ve milliyetçi ve dinci klikler arasında yaşanan sert iktidar savaşımının görüntüdeki bir aracı olma konumunu ifade ediyor. Bunun ötesinde her hangi bir anlamı yoktur. Türbanı takan, taşıyan onu bir siyasi araç olarak takanlardan bağımsız olarak, türban gerçeği ve ona inanır görünerek yapanların gerçeği böyledir. İster türbanın kendisi, ister onu kullanmak isteyenler olsun hepsi bu siyasi mücadelenin, yani milliyetçi ve dinci klikler arısındaki iktidar çatışmasının bir aracı olmaktan başka bir durum ifade etmiyorlar. Bu gerçeğin böyle bilinmesi ve anlaşılması gerekir.

Neden türban çerçevesinde böyle mücadele öne çıkartılıyor. Bunlar mücadele argümanlarıdır. Başka birçok araçlarda kullanılıyor. Fakat en belirgin olanı türbandır. Çünkü türbanı dinci klik bir siyasi simge olarak kullanma temelinde kitlelerden oy aldı. Bununla iktidara geldi. Türban konusunda bir sonuç alacağı doğrultusunda birçok çevreye söz verdi. Bunu yaptığı ölçüde, elbette o kitlelerinin desteğini almaya devam edecektir. Onun içinde AKP kendisini iktidara getiren araçtan iktidarını daha güçlendirme ve uzun ömürlü kılmak için kullanmak isteyecektir. Milliyetçi klik de bunu dinci iktidar kliğinin bir zayıf yönü olarak görüp üzerine gitmekte ve canlı tutmaktadır. Dinci kliğini iktidarına bu araç üzerinden vurmaya çalışmaktadır.

Aslında türban tartışmaları ve buna dayalı olarak yaşanan iktidar çatışmalarının önemli bir yönünün ise Türkiye’deki temel soruları gizlemek, halkın ve kamuoyunun dikkatinden uzaklaştırmak, kitleri kendi gerçek sorunlarından uzaklaştırarak sahta sorunlar etrafında düşünür ve tartışır hale getirmek olduğu bilinen bir gerçektir. Herkes çok iyi biliyor ki, Türkiye’nin ciddi demokratikleşme sorunları vardır; Kürt sorunu, işsizlik, yoksulluk, açlık ve yaşam sorunları bulunmaktadır. İnsanlar neredeyse milyonlar halinde yaşam standartlarının altında bir beslenme ile yüz yüzedirler. Bunlar çözülmezse Türkiye’nin geleceği karanlıktır.

Türkiye’yi seven, ilerletmek isteyenlerin en önce yapması gereken bu temel sorunlara el atmak, onları gündeme getirmek, toplumla birlikte onları çözmeye çalışmaktır. Toplumunun geleceğiyle ilgili olmayan, onun geleceğini düşünmeyen, sadece kendi iktidar hesaplarını yapan, iktidarı ele geçirerek çıkar elde etmeyi düşünenler için ise durum farklıdır. Elbette bu güçler yaşanan sorunları görmek ve çözmek istemeyeceklerdir. Onları yok sayarak, maskeleyerek, perdeleyerek, halkın bilincinden uzaklaştırmak ve buna dayanarak kendi iktidarlarını sürdürmek isteyeceklerdi. Onların istemleri ve amaçları budur ve onun için de sahte sorunları gündeme getirmeleri gerekiyor. Ne kadar fazla sahte sorunları gündeme getirirlerse gündem çarpıtması yaparlarsa o kadar halkın temel sorunlardan dikkatlerini dağıtabilirler ve başka yöne çekebilirler. Böylece yanılttıkları kitleleri daha kolay baskı ve sömürü altında tutup yöneterek kendi çıkar düzenlerini, iktidarlarını daha rahat sürdürebilecekleri düşünmektedirler.

Yapılmakta olan da budur. Siyasal krizde bu biçimde aşılmaya çalışılıyor. Aslında bu konuda AKP de oldukça kurnaz ve tehlikeli bir biçimde demagoji yapmaktadır. Diğer partilerin de AKP’den farkı bir yanı yoktur. Devlet siyaseti buna göre oluşmuştur. Bütün anlamları ve varlıkları siyasi yolla Türkiye’nin sorunlarına çözüm bulmak, toplumu ilerletmek değil, tam tersine Türkiye’nin temel sorunlarını gizleyerek, çözümsüz kılarak, çözümsüzlüğü daha da derinleştirerek var olan çözümsüzlük ortamında, çelişki ve çatışmayı daha fazla rant elde etmek, çıkar sağlamak, kendi imkanlarını artırmak için kullanmaktadır. Baskıcı ve sömürücü iktidar odaklarının amacı budur. Öyle anlaşılıyor ki, oynanan bu oyun deşifre edilip, halk bu konuda aydınlatılarak, güçlü bir duruş sergileyebilir hale getirilemediği müddetçe bu sahta oyun ve iki yüzlülük devam edip gidecektir.

ABDULLAH GÜL ROLÜNÜ İYİ OYNUYOR

Öncelikle erken seçimin nasıl gündeme geldiğe bakmak gerekir. Böyle bir seçim aslında gündem de yoktu. AKP yönetimi Türkiye’nin erken seçime gitmeyeceğini onlarca kez toplum önüne deklere etmişti. Fakat birden bire, 22 Temmuz seçimini gündeme getirdi. Niye bu seçim gündeme geldi? Acaba bir siyasal araç olarak mı gündemleşti? Hayır. Tamamen Nisan 2007’de yaşanan kriz sonrasında gündeme geldi. Siyasi kriz bazılarının ifadesine göre, sözde Cumhurbaşkanı seçimi nedeniyle, AKP’nin tutumu ve Abdullah Gül’ün aday gösterilmesi nedeniyle yaşandı. Hayır. Bu tamamen gerçeği saptırmayı ifade ediyor. AKP’nin tutumu kriz nedeni olsaydı AKP aşılırdı. Dikkat edilirse, AKP aşılması bir yana daha büyük aktör haline getirildi. Yine Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı adaylığı kriz nedeni olsaydı Abdullah Gül aday olamazdı. Oysa aday oldu, Cumhurbaşkanı seçildi, bir yıldır da Cumhurbaşkanlığı yapıyor. Kimsenin de buna çok fazla bir itirazı yoktu. Rolünü iyi oynuyor. Kendine tanınan yetkiler çerçevesinde tam aktör gibi rolünü oynayıp gidiyor. Demek ki siyasi kriz budan da kaynaklanmıyordu.

Siyasi kriz PKK’yi imha ve tasfiye etme planının başarısız kalmasından kaynaklanıyor. Nitekim 12 Nisan 2007’de kameraların karşısında Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt bu gerçeği bizzat itiraf etti. Güney Kürdistan’a operasyon yapmak istediklerini, ama siyasi zeminin hazırlayamadıkları için yapamadıklarını söyledi. Ordu olarak operasyon yapmak istediklerini ifade etti. Güney Kürdistan’a operasyon yapamamanın teröre karşı kendilerinin zaafa uğrattığını belirti. Böylece PKK’ye karşı mücadelede başarısız kaldıklarını söylemiş oldu.

PKK’yi imha ve tasfiye planının başarısız kalmış olması Genelkurmayı çok rahatsız etti. Adeta çılgına çevirdi. Çünkü Genelkurmay günlük olarak PKK ile savaş içerisinde kendisini var ediyor, siyaset üzerin etkinliğini sürdürüyordu. Eğer bunu gerçekleştiremezse bir imha ve tasfiye planını oluşturamayacaktır. Bu temelde de günlük savaşı yürütemezse de ayakta kalma gücü ve imkanını bulamayacaktı. Onun için planın başarısız kalması Genelkurmayı aşılmakla karşı karşıya getirdi. Bundan duyduğu korkuyla, ürküntüyle krizi derinleştirdi.

DOLMABAHÇE’DE SAVAŞ KARARI ALINDI

Genelkurmay Başkanlığı Sonuçta 27 Nisan 2007 Tarihli muhtırasını verdi. AKP’yi ciddi biçimde tehdit etti. Yeniden bir uzlaşma oluşturmak, yeni bir PKK’yi imha ve tasfiye planını hazırlamak üzere, AKP yönetimi ve Recep Tayip Erdoğan ordunun verdiği bu mesajı iyi anlayarak yaşar Büyükanıt Dolmabahçe’de görüşmeyi kabul etti.

İki buçuk saat süren Dolmabahçe görüşmesi yeni bir PKK’yi tasfiye ve imha planının ilkelerini ortaya çıkardı. Yeni bir Genelkurmay-AKP uzlaşmasını sağlattı. İşin esası budur. Her şey aslında Dolmabahçe görüşmesiyle oldu. Oluşturulan mutabakatla yeni PKK’yi imha ve tasfiye planının ilkelerinin hayata geçirecek yeni bir yönetim düzenlemesine ihtiyaç duyuldu. İşte 22 Temmuz erken seçimleri böyle bir programı hayata geçirecek, yönetimin oluşturulması için yapıldı.

Alınan savaş kararını hayata geçirecek yeni bir savaş hükümetinin oluşturulması gerekiyordu. Bunun sonucu olarak 22 Temmuz erken seçimi gündeme geldi. Nihayet seçim plandı ve istendiği gibi oldu. AKP mecliste çoğunluk aldı, yeniden hükümeti kurdu. Cumhurbaşkanını seçti. Böylece Dolma Bahçe mutabakatının ilke ve amaçlarını hayata geçirecek, yani PKK’ye karşı imha ve tasfiye savaşını yürütecek yeni bir siyasi yönetim ortaya çıkartılmış oldu.

Bu temelde 22 Temmuz seçiminin yarattığı yönetim yoğun bir pratik yürüttü. Çalışmalarına diplomatik faaliyetlerle başladı. Askeri operasyona kadar her yönteme başvurdu. Dikkat edilirse 22 Temmuz seçiminin ve onun oluşturduğu hükümetinin temel görevi de PKK’yi imha ve tasfiye planını başarıyla yürütmek ve burada sonuç almaktı. Bu operasyonu Hükümet yürüttü. Milli mutabakat sağladı. İran ve Suriye ile görüşerek bölgesel düzeyde uzlaşma geliştirdi. 5 Kasım Bush –Erdoğan görüşmesiyle ABD’nin ve AB’nin desteğini aldı. Böylece uluslar arası ve bölgesel dayanakları olan bir imha ve tasfiye planını ortaya çıkartmış oldu. PKK’ye karşı yeni bir savaş planını oluşturdu. Bu plan doğrultusunda da Aralık Başından itibaren Genelkurmaya savaş emri vererek pratik süreci başlattı. 16 Aralıktan itibaren yoğun hava saldırıları gündeme geldi. 21 Şubat 2008’de de Zap operasyonu başlatıldı.

Bütün bunlar, hep 22 Temmuz seçiminin ortaya çıkardığı hükümetin başarmakla yükümlü olduğu görevlerdi ve başarılması için de hükümetin çabalarını ifade etti. Hükümet bu görevleri başardığı ölçüde var olacaktı. PKK’yi imha ve tasfiye planında başarılı sonuçlar aldığı ölçüde kendini var eden gerekçelere uygun davranmış olacaktı. Dolaysıyla da varlığını sürdürmenin zemini yakalamış olacaktı. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Ne hava saldırılarıyla amaçladığı PKK’ye ağır darbe vurabildi, ne de Zap saldırısıyla HPG Anakarargah’ını ezebildi. AKP Hükümeti Başarısız kaldı. PKK’yi imha ve tasfiye etme doğrultusunda yürütülen saldırılar başarısızlık sonuçlandı. Dolaysıyla Hükümet planını uygulamakta başarısız kalmış oldu.

Başarısız kalan, önüne konulan görevleri yerine getirilemeyen Hükümet’te aşılmış demektir. Recep Tayip Erdoğan’ın Başkanlığındaki ikinci AKP hükümetinin meşruiyeti bitmiştir. Yani önüne konan görevleri yerine getirmede başarısız bir hükümet durumundadır. Kısaca AKP Hükümeti aşılmıştır. Hükümetin aşılmış olması elbette yeni bir hükümeti gerekli kılmaktadır.

AKP hükümeti aşılmış, yenilgiye uğramışsa, artık Kürt Özgürlük Mücadelesini ezme ve imha operasyonları yürütecek bir gücü yoksa o zaman Türkiye’ye yeni bir hükümet gerektirir. Zaten İkinci Tayip Erdoğan Hükümetinin aşılmışlığı buradan ileri geliyor. Mevcut meclisin ortaya çıkardığı Hükümet aşılmışsa, yenilgiye uğramışsa yeni bir Hükümeti bu meclis çıkaramıyorsa, o zaman yapılması gereken; yeni bir Hükümet ortaya çıkartacak yeni bir meclis yaratmaktır. İşte erken seçim tartışmalar bu temel de gündeme gelmektedir. Eğer mevcut meclis yenilgiye uğramış, Erdoğan Hükümeti yerine yeni bir Hükümet kurabilirse erken seçim bir süre ertelenebilir. Ama meclis içerisinde yeni bir Hükümet çıkartılamazsa artık yenilenen Hükümetle birlikte, onu onaylayan meclisin de yenildiği, aşıldığı belirlenmiş olacaktır. Bu da yeni bir meclise ve onun için de yeni bir seçime gidilmesi bir ihtiyaç haline getirecektir. Bütün bunların gündeme geliyor olmasının tek nedeni; 22 Temmuz seçimiyle oluşan hükümetin tek programının PKK’yi tasfiye ve imha etmek olması ve bu doğrultuda da 16 Aralık 2007 tarihinden, Mart 20008 tarihine kadar yürüttüğü savaşta başarısız kalmış olması ve yenilgiye uğramasıdır.

DİRENİŞ İLERİ BOYUTLARA ÇIKACAK

Genelkurmay Başkanlığının Kürdistan’da geliştirdiği savaş durumu vardır. O da savaşı şiddetlendirmektedir. Böylece siyasi çatışmaları, çelişkili durumu biraz da maskelemeye, gizlemeye, savaşı gündeme getirerek herkesin dikkatini burada toplamaya çalışmaktadır. Bu biçimde krizi hafifletmek, görünen durumdan kısmen çıkartmak istemektedir.

Bu anlamda mücadele derinleşerek sürüyor. Elbette siyasi ve askeri klik de, halk ve Kürt Özgürlük Mücadelesi karşında direnmektedir. Bunun karşısında da Kürt Özgürlük Hareketi de direniyor. Gerilla cephesinde de bu direniş devam ediyor. Serhildan cephesinde de direniş sürüyor. Kürt özgürlük ve demokrasi güçleri eskisinden çok daha güçlü bir hazırlık içerisinde bulunuyor ve direnme potansiyeli daha çok artmıştır. Önümüzdeki süreçte bu direnişini çok daha ileri boyutlara çıkaracağı anlaşılıyor. Bu direniş geliştikçe de Türkiye’deki iktidar mücadelesi ve siyasi krizin daha da derinleşeceği görülüyor.

Aslında gündemde olan Türkiye’de ki siyasi kriz ve boşluktur. Bu durum çatışmayı derinleştiriyor ve yeni bir siyasi çıkışı bir gereklilik haline getiriyor.

Besbelli ki mevcut partiler ile devlet, Türkiye’nin temel sorunlarını yani demokratikleşme ve Kürt sorununun demokratik çözümünü gerçekleştiremiyorlar. Bu sorunların çözümünü ancak sol demokratik güçler gerçekleştirebilir. Sol demokratik güçlerin siyasette etkili hale gelmesi hem demokratikleşmeyi hem de Kürt sorununun demokratik çözümünün önünü açabilir. Olması gereken de budur. Bu olursa demokratik güçler güçlü bir çıkış yapabilirler. Sol demokratik güçler siyasette etkin olurlarsa işte o zaman Türkiye yeni bir gelişme sürecine girebilir. Ancak bu gerçekleşmezse Türkiye’de olacak olan hem iç iktidar çatışmasının gelişmesi hem de Kürdistan’da savaşın tırmanmasıdır. Bunun bir sonucu olarak da Türkiye daha çok çelişkili ve çatışmalı bir ortama sürüklenecek ve kendi gücünü kaybetmeye devam edecektir.

ANF / 24.06.08


YAZICIYA GONDER


September
Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 1 2 3 4 5