26.07.2008 06:57
Extraterritorial - Yıldırım Türker
‘İşte o elli yaşında ölen kadınlardan biriyim.’ diyor sanki.
Son fotoğraflarından biri.
Çok yaşayan; istediğinden fazlasını, kimseye gerekmeyecek kadarını görerek yaşayan,
ölümü ne tuhaftır kimseleri şaşırtmayan, erken (ama çok değil) ölüveren o kadınlardan biri.
Kendi yazdığı bir metinde dile gelirdi o fotoğraf:
‘İşte o elli yaşında ölen kadınlardan biriyim.’
Ölümü damarlarda yürüyen bir iğne, hücreleri kemiren bir yengeç, kalbi her an tekletiverecek bir pıhtı olarak taşıyan yazdıklarından biri olarak, yazdıklarının tümü olarak oradan doğru, hızla yaşlanmış olduğu o fotoğraftan doğru bize bakıyor.
“Seni görüyorum sensin duruşundan da belli bulut içindesin hafif bir aleve bürünmüşsün.”
Hafif bir aleve bürünmüş, bulut içinde, yakıcı bir kadın.
Sevim Burak.
Dünyayı kendine yakıştırmak için paramparça edip yeniden kuruyor.
Steiner’in ‘extraterritorial’ başlığı altında andığı yazarlardan.
Sınırlarla belirlenmiş hiçbir alan içinde hiçbir meşruluğu olmayan;
bu memleketin yazarı olarak tartılması mümkün olmayan.
Bildiğimiz, adet edinmiş olduğumuz kalıpların,
kuralların geçerli olmadığı bir dünyanın dili.
Bir edebiyat büyücüsü.
Nereli diye sorduğunuz takdirde sanki bir sesin kulağınıza belli belirsiz fısıldadığını işiteceksiniz:
O r a l ı.
Zeliha Sevim. Uzun boylu, beyaz tenli, elâ gözlü, kestane rengi saçlı.
Karşısında oturmuş olsaydınız gözlerinin zehir yeşili olduğuna kalıbınızı basardınız.
Resmi kayıtlara düşen,
onun buralarda gezinen soluk bir sureti ne de olsa.
Sevim Burak, izini sürmek isteyenlere Nurperi hanımı, Melek hanımı, Ziya beyi, Madam
Nıvart’ı, Baron Bahar’ı, Zembul Allahanati’yi ve diğerlerini bıraktı.
Hepsi, bir gölge oyunundan kaçmış, kişilerden çok anılara benzeyen adamlar ve kadınlar.
Sanki bir rüyada toplanmışlar.
Hafif bir aleve bürünmüş, bulut içinde gezen, kendince yakışıklı, afili, bolca korkulu,
ikide bir ölümle tartılan bir ahali.
Kimseyi tam olarak tanımak, kimseyle meclisinde bulunacak kadar olsun bir samimiyet vehmedebilmek mümkün değil.
Konuştuklarında kutsal metinlerin puslu, gayrı şahsi dili.
Ve şeylerin dünyası. Eşyanın ağır zulmü altında yaşanan, mülkiyet panayırının fanfarı eşliğinde bir araya getirilmeye çalışılan paramparça hayatlar.
Evet. Fanfar. Fon müziği, fanfar.
Ama sustuklarında, “Sessizlik
Düz
Uzun
İnceydi.”
Elimizde bir avuç fotoğrafı var işte. Çok güzel.
Ürkütücü bir güzelliği var.
Daha çocukluğunda bile tekinsiz bir bakışla, fotoğrafı çekenin ardında bir yere,
sarıldığı arkadaşının asla göremeyeceği bir karanlığa bakıyor gibi.
Daha o zamandan şeylerin,
şeylerin gölgesinin dökümünü çıkarmayı biliyor besbelli.
Sonraları kitabevi tezgâhtarlığı,
Terzilik,
Mankenlik,
Eşlik (iki kez),
Annelik (iki kez),
Yazarlık,
yapacak.
Aynı gözlerle.
Bu birbirini takip etmeyen, birbirini sanki hiç tanımayan
soluk suretleri o bıraktı ardında.
Hepsine birden ve hızla, Hızla bir yangın endişesiyle hızla
Bakı bakı bakıverdiğinizde O’nun son metnine varacaksınız.
Son metninin kapısı üstünde ürpertici bir gülümsemesi asılı.
Zeliha Sevim, oyuna çağırıyor.
Metne girmeyi başardığınız anda
YANACAKSINIZ
“Kadın, makinesine çift kopya kâğıt taktı. Yazarak anlatmasına devam
etti.
Sevgili oyuncaklarım
Pamuk halam
Üç portakalım
Yayacığım
Kutularım
Bebeklik patiğim
Kraliçe biçiminde şapkam
Anahtarlarım
Pencerelerim
Odam elveda ben gelinceye kadar uslu oturun
Sakın yaramazlık yapmayın
Sahibinizin ufak bir işi var dedim ölüm.”
(Her kimsem) benden bu kadar. Ancak
O yazabilir, kendi hayaletini.
Radikal / 26.07.08