09.08.2008 06:47
Bahçıvanın gözleri - Yıldırım Türker
Derek Jarman’ın hayatı, deneyseldi. Merakı yüzünden en sevdiği oyuncakları kırıp içine bakan çocukların acısı sızıyordu bütün çektiği filmlere. Tabii öfkesi de. Ama o çocuklar bütün oyuncaklarını söküp paramparça etmekten bir türlü vazgeçemez.
Her biri kendi sınırlarına yolculuk olan bir yığın kısa film çektikten sonra o tuhaf mı tuhaf ilk uzun metraj filmi ‘Sebastiane’la insan içine çıktı.
Sinema tarihinin Latince çekilmiş ilk filmiydi. Britanya sineması artık Jarman’sız anılmayacaktı.
Resme olan tutkusu, tutkuya olan hayranlığı onu ‘Caravaggio’nun eteklerine sürükleyecekti. Kendisi gibi benzersiz, takıntılı ve döneminin çok ötesinden yankılar taşıyan bir ressamdı ne de olsa.
Jarman, Thatcher döneminin gökyüzünü, ruhları, bedenleri, her şeyi zehirleyen atmosferini yalvaçsı bir bakışla anlatıyordu ‘İngiltere’nin Sonu’nda. Eşcinselliği kirli bir yalanmış gibi yasalarla silmeye çalışan Thatcher hükümetine karşı en şiddetli mücadeleyi veren, oydu.
‘II. Edward’, tarihin, klasiklerin, anarşist bir yeniden okunmasıydı. Anakronizma denen, insanı genel olarak mahçup eden dilin böylesine kişisel, böylesine güçlü kullanılışı karşısında şaşırıp kalmamak mümkün değildi. Politik sinemanın hiçbir düstura oturtulamayan göz kamaştırıcı bir örneğiydi II. Edward.
‘Wittgenstein’da da uyum sağlamak için parmağını oynatmamış olan filozofun huysuz varoluşuna tutuyordu kendi kamerasını. Cüret, Jarman’ın sanatıydı ne de olsa.
Filmlerine para bulamıyordu elbette. Paraya bağımlı olmak zaten taşıyabildiği bir yük değildi.
AIDS de yapışmıştı yakasına.
Jarman, kendi bedenini de bir deneyim alanı olarak sinemasına sundu.
Hastalık ilerleyip gözleri görmez olduğunda bile gördüğünü anlattı. ‘Mavi, karanlığın görünür kılınmışıdır’ diyordu ‘Mavi’ filminde. Baştan sona mavi bir perdeye bakarak onun anlatısını dinleyen-seyredenler, sinema adına, yaratıcılık adına, acının başka bir düzleme tercümesi adına, kişisel kayıt adına benzersiz bir anı edindiler.
Derek Jarman, hastalığının son demlerinde sinema üstüne son sözü olan ‘Mavi’ filmini yarattığında kendine ait bir bahçesi vardı.
1986 yılının baharında, daha sonra ‘Bahçe’ adını vereceği filmi çekmek için mekân ararken kent yakınlarında bir balıkçı kulübesine âşık olmuş, satılık olduğunu görünce de kaderi olduğuna karar verip almıştı.
Hayatının sonuna dek o evde; elleriyle diktiği bitkiler, denizin getirdiği nesnelerden ürettiği heykellerle oluşturduğu olağanüstü bahçede yaşadı. O bahçenin oluşumunu anlattığı bir de bahçıvan güncesi yazdı. Öldükten sonra, 1995’te basılan kitabın adı, ‘Derek Jarman’ın Bahçesi’ydi. Bir nükleer santrala bakan, çakıl taşlarıyla kaplı, dünyanın en bereketsiz toprakları onu büyülemişti.
Bahçe, evinin önüne denizin ağarttığı bir tahta parçası ve kemiğe dayayıverdiği köpek gülü ve dikkatsiz ayakların hışmından korumak için cezrin armağanı uzun bir çakmaktaşına yasladığı yabani lahanayla birlikte başlayıverdi.
Zamanla katırtırnakları, binbir çeşit kaktüs ve çöl çiçeği; eski bahçıvan aletleri, denizin armağanı taş, demir ve ağaç nesnelerle bezenmiş tarhlarda eşi bulunmayan bir bahçe oluşturdu.
Günlüğünde rüzgârdan yakındı. Güneyden estiğinde çiçekleri yakıp kavurucu deniz suyu getiren, kuzeyden estiğinde sarsan, koparan, yolan rüzgârdan yakındı. Ama rüzgârın dilini öğrenerek onunla barıştı. Nadir zor koşul çiçekleri, Jarman’ın elinden beslendi. Kırmızı-beyaz kaya korukları, yörenin küf sarısı likenleri, turuncu kadife çiçekleri, mor sümbüller ve kızıl afyon çiçekleriyle kaktüsler nükleer santralın karşısında durup, bu çakıllı arazide keyifle gerindiler.
‘Soğuk, soğuk, soğuk. Sessizce ölüyorum’ diyordu, ‘Bahçe’ filminde.
Oysa sessiz gitmedi o ‘güzel geceye’.
Radikal / 09.08.08