05.09.2011 16:29
Kürtler yeni bir zorunlu var olma savaşı sürecinde -Mustafa Karasu
Kürt Halk Önderiyle bir buçuk aydır görüşmeler yaptırılmıyor. Bayramda da yaptırılmadı. Sadece bu gerçeklik bile tek başına AKP hükümetinin karakterini ortaya koymaya yetiyor. Kürt Halk Önderi, İmralı’ya gönderilen heyetle yapılan görüşmelerden sonuç çıkmayınca “aradan çekiliyorum” dediği için avukatları ve ailesiyle görüşmeler keyfi yaptırılmıyor. Bununla açık tehdit ve şantaj yapılıyor. Tehdit ve şantajı yöntem edinen bir hükümet tabii ki Kürt sorununu çözemez. Böyle bir hükümetin söylediği hiçbir söze de inanılmaz.
İmralı’yla görüşmeler AKP’nin gerilla karşısında sıkıştığı 2006 yılıyla başlar. AKP sıkıştığı için tek taraflı ateşkes sağlatmak için PKK’ye aracılar gönderir, İmralı’yla da görüşmeler yapar. Kürt Halk Önderi ve PKK de acaba bu görüşmeleri bir diyalog ve müzakereye dönüştürebilir miyiz yaklaşımıyla hareket eder. Defalarca ateşkesler yapılarak bu görüşmeleri bir çözüm zemini haline getirilmeye çalışılır. Özellikle de Türkiye toplumunu, aydınları böyle bir çözüm için hazır hale getirmek isterler. AKP’nin tüm olumsuz ve ateşkesi tasfiye zemini haline getirme çabalarına rağmen olumlu mesajlar verilir. Böylece AKP çözüm için olumlu bir çizgiye getirilmek istenir. Ancak tüm bu çabalara rağmen AKP oyalama ve kendi planlarını dayatma politikasından vazgeçmez. Bunun sonucunda Kürt Halk Önderi “sağlık, güvenlik ve özgürlüğüm sağlanıp önüm açılmadan hiçbir şey yapamam” diyerek geri çekilir. Kürt Halk Önderi’nin bu yaklaşımı kadar doğal bir şey olamaz. Çünkü geri çekilmeseydi Türkiye toplumunu da Kürt toplumunu da boşu boşuna bir beklenti içinde tutacaktı. Bir çözüm zemini ve umudu yaratmak istedi. Bu iyimser havanın AKP’yi de etkileyeceğin düşündü. Ne var ki tüm bu çabalar AKP’ye adım attırmaya yetmedi. Bu durumda görüşmelere devam etmenin anlamı olmayacağı gibi, hatta çok zarar verici durumlar ortaya çıkarırdı.
Bazıları PKK’yi İmralı’yı dinlemedi, hatta kandırıldığını söylüyorlar gibi gerçeği tersyüz eden değerlendirmeler yapıyorlar. Anlaşılıyor ki bunlar da Türk devletinin özel savaşının sözde demokrat liberalleridir. Halbuki görüşmeler sağlıklı ve sürekli olmasa da İmralı ve KCK arasında uyumlu, birbirini bilgilendiren biçimde sürmüştür. Sadece İmralı’yla değil, KCK’yle de görüşmeler olmuştur. Dolayısıyla paralel görüşmelerden söz edilebilir. AKP bu paralel görüşmeleri de çözüm için değil, zaman kazanma için değerlendirmiştir. Bu nedenle İmralı’nın görüşmelerden çekilmesi aynı zamanda KCK ile yapılan paralel görüşmelerin de son bulması olmuştur.
KCK, İmralı görüşmelerinin sonuç alması için elinden gelen her şeyi yapmıştır. Bu konuda Kürt Halk Önderi defalarca arkadaşlarım bana gereken desteği vermiştir diyerek teşekkür etmiştir. PKK’nin Kürt Halk Önderine bağlılığı ve sahiplenmesi dünyada eşi görülmemiş bir bağlılık ve sahiplenmedir. Türk devletinin zindanda bu Önderliği çürütememesi, etkisizleştirememesinde ve bu Önderliğin Kürt sorununun çözümünde temel aktör haline gelmesinde PKK’nin nasıl bir bağlılık gösterdiğini, nasıl bir mücadele yürüttüğünü herkes takdir etmektedir. Hatta PKK Önderliği ile PKK arasındaki derin ilişkiyi anlamayan bazı iyi niyetli PKK dostları bile “PKK’nin içerideki liderine her şeyi bırakması doğru değildir” diyerek eleştirmişlerdir. Dolayısıyla bazılarının Kürt halkında kuşku yaratmak için “İmralı’yla PKK arasında sorun var, PKK Önderliğinden farklı davrandı” sözleri tamamen bir çarpıtma, daha doğrusu özel savaşın psikolojik savaş söylemidir.
Bu ruhunu satmış yazarlar gerçeği saptırıyorlar. Gerçeklere sadık olsalardı “PKK size defalarca şans verdi, en makul yaklaşımları gösterdi, buna rağmen neden adım atmadınız?” diyerek eleştirilerini esas olarak AKP’ye yöneltirlerdi. Zaten AKP bu tür çevreler destek verdiği için çözümsüzlükte ısrar etmektedir. Bu tür yazarçizer takımıyla Türkiye toplumunu aldatmaktadırlar.
Türkiye’de kendine demokrat, liberal diyen birçok yazar ya teslim olmuştur ya da kendisini satmıştır. Bugün dünyada birinci kuvvet haline gelen ya da yumuşak gücün en önemli boyutu olan basın tamamen kapitalistlerin ve iktidar güçlerinin eline geçmiştir. Bu güçlere dayanmadan bir televizyon ya da gazeteyi yaşatmak mümkün değildir. Bir televizyonu ve gazeteyi yaşatmak isteyenler ya çizgilerini yumuşatıyorlar ya da birilerinden aldığı destekle yayınlarının yönünü değiştiriyorlar.
Belki de bugün insanlığın en temel sorunu, ideolojik araçların ve aygıtların eşitsiz biçimde egemenlerin elinde olmasıdır. Türkiye’de AKP bugün bunu sağlamıştır. Basın yoluyla tüm yazarları ve aydınları hizmetine koşturmuş bulunuyor. Daha önce demokrat olduğu bilinen bazı yazarların şimdi AKP’nin özel savaş unsuru haline gelmesinin altında yatan gerçek budur.
Kuşkusuz sanal dünya denilen bazı imkanlar bulunmaktadır. Ancak iyi irdelenirse bunların da belirli bir ekonomik imkan, ideolojik bağımsızlık ve toplumsal destek olmadan kendilerini yaşatmaları ve etkin olmaları mümkün değildir. Ancak sistemin yaşadığı ve yaşattığı krizler ortamında bu tür araçlar etkili olabilir. Bu durumlar dışında uzun soluklu mücadele koşullarında egemen güçler ellerindeki basın araçlarıyla kendi ideolojik, siyasi duruşlarını egemen kılmaktadırlar.
Türkiye’de basının insanları nasıl teslim aldığı irdelenmesi gereken çok önemli bir gerçekliktir. Türkiye’deki durum egemenler ve ezilenler arasındaki mücadelede yaşanan gerçekleri, adaletsizlikleri, eşitsizlikleri tüm açıklığıyla gözler önüne sermektedir. Türkiye bu konuda tam bir laboratuardır. Çünkü Türk devleti ile Kürt Özgürlük Hareketi arasındaki mücadele çok boyutlu sürmektedir. Özel ve psikolojik savaşının en yaygın uygulandığı bir durumla karşı karşıyayız. Bu nedenle dünyanın başka yerinde görülmeyen gerçekler Türkiye’de tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmiş bulunmaktadır. İktidar imkanlarıyla insanların ruhlarının nasıl satın alındığı en iyi Türk devletinin Kürtlere karşı mücadelesinde görülmektedir. Özellikle örgütlü olunmadan sistem karşısında ayakta kalmanın güç olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.
Türk basınının ve kendine liberal demokrat diyen kimi yazarların PKK’ye azgınca saldırmasının nedeni, PKK’nin bu sistem içine girmemesidir. PKK’nin varlığı ve mücadelesi; kimin ruhunu sattığını, kimin satmadığını turnusol kağıdı gibi açığa çıkarmaktadır. Ruhunu satanların PKK’ye öfkesi bundandır. Bu mücadele olmasaydı onların gerçek yüzleri açığa çıkmayacaktı.
İmralı görüşmelerinin yapılmasını isteyen birkaç aydın ve yazar dışında bu konuyu gündemde tutan yok. Bu görüşmelerin yasaklanmasının nedenini irdeleyen yok. Halbuki bu görüşmelerin engellenmesi başlı başına Kürt sorununda çözüm politikası olmadığının kanıtıdır. PKK defalarca önderlerine olumsuz yaklaşılmasının savaş nedeni olacağını ilan etmiştir. Tüm PKK Kongreleri ve toplantılarında, Kongra-Gel genel kurullarında bu kararlar alınmıştır. Dolayısıyla İmralı’ya olumsuz yaklaşan AKP’nin savaşta ısrar ettiği nettir.
Düne kadar görüşmelerin yapıldığı Kürt tarafına, yani Kürt halkının siyasi irademdir dediği PKK liderliğine gösterilen yaklaşım AKP’nin İmralı’yla yapılan görüşmeleri nasıl ele aldığını göstermektedir.
Bu gerçek göstermektedir ki bundan sonra İmralı’yla devlet heyeti arasında görüşmeler yapılsa da eskisi gibi olmayacaktır. Bu nedenle Kürt Halk Önderi’nin sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarının sağlanması şarttır. Avukat ve aile görüşmeleri olsa bile durumun eskiye dönmesi mümkün değildir. Kuşkusuz avukat ve aile görüşmeleri önemlidir. Savaş sürse bile bu görüşmelerin yapılması eğer çözüm niyeti olursa çözümü kolaylaştırıcı ve hızlandırıcı bir etkide bulunabilir.
Görüşmeler bundan sonra da engellenirse savaşın en sert biçimde sürmesi gündeme gelir. PKK’nin devrimci halk savaşı dediği savaşın dışında İmralı’daki uygulamalara yönelik fedai eylemler beklenebilir. Sadece KCK sistemi içinde olan gerilla güçleri değil, bu sistem dışında olan, hatta PKK’nin politikalarını ve savaş tarzını yumuşak bulan kimi uç siyasi oluşumlar da bu zeminde devreye girebilir. Zaten bu tür oluşumlar böyle gerilim ortamlarını kendi eylemlerinin meşruluğu ve haklılığı biçiminde ele almaktadırlar. Kendilerinin mücadele tarzlarının doğrulandığı düşüncesiyle hareket etmektedirler.
Üç bin siyasi tutuklunun olması, her gün tutuklamaların devam etmesi, tüm demokratik eylemlere saldırılması, canlı kalkan olmak için sınıra yürüyen Yıldırım Ayhan’ın katledilmesi, birçok çocuğun polis ve asker kurşunu ya da gaz bombalarıyla öldürülmesi, AKP hükümetinin Kürt halkının iradesini kırmak istediğini gösteren somut olgulardır.
Bu politika bırakılmadığı ve Kürt halkının en temel ulusal, siyasi, toplumsal, dil ve kültürel hakları ve özgürlüğü tanınmadığı müddetçe Kürtlerin her türlü yol ve yöntemlerle direneceği açıktır. Bu nedenle önümüzdeki dönemin KCK’nin belirttiği devrimci halk savaşı biçiminde geçeceği anlaşılmaktadır.
Yeni Özgür Politika / 05.09.11