11.09.2011 19:06
Kürt meselesinde Cahiliye dönemi - Akın Olgun
Savaş dilinin savaşın kendisinden daha tehlikeli olduğu su götürmez bir gerçek. Bu dil, kuşatma altına aldığı milyonlarca beyni bombaların gücüne inandırmaya çalışıyor. Heron’lar gelince sorunun biteceğine dair şehir efsanelerini bilinçli olarak yayıyor.
Silahın çapı, etkisi, kabiliyeti vb üzerine geliştirilen “uzman” rütbeli yazarlık, savaş çığırtkanlığı dönemlerinde iş bitirici bitirim yazılar kaleme almayı da kendisine görev sayıyor.
Irak işgali döneminin de kafamıza sokulan füze isimlerini, canlı yayın eşliğinde Iraklıların başına yağdıran “vayyy anasını sayın seyirciler” eğlencesine dönüştürerek, seyirlik bir savaş oyunu sergileyen gazeteci-yazar ve uzman destekli yorumlar, bugün Kürtlere dönük savaş kampanyasında sergileniyor.
Kendisini devletin yeni savaş konseptine göre köşesinde mevzilenen gazeteci ve yazarların geliştirdiği tavır “Aydın” meselesinin can alıcı yanını oluşturuyor.
Başbakanın “Herkes tarafını belirlesin” çağrısına hazır kıta selam duranların, 12 Eylül faşist cuntası karşısında paşaların önünde el pençe sıraya girenlerden hiçbir farkı yoktur.
Aydın olmanın içinin bu kadar boşaltılmışlığının ve itibarsızlaştırılmışlığının altında işte o hazır kıtacıların düşkün-lüğü var.
Bu kültürün günümüze yansıması Başbakandan binlerce kez özür dileyen, sözlerinin kendi cahiliye dönemine ait olduğunu ifade eden, “ben o zamanlar Aydınım diye dolanıyordum ama değilmişim, bir halt yedim ağabey” şeklinde özetlenebilecek ruh halinin tam kendisidir.
Sabah’tan akşama kadar kanal kanal gezip bizlere demokrasi üzerine ders verenlerin geldiği nokta kendi kendisini tekzip ediverdi. Bir nevi ele gelme durumu. Türkiye’nin yeni aydın-cık taşeronlarının kişilik erozyonu bir balon gibi bir bir patlayıveriyor.
Tam bu noktada Kürt aydınlarına dair geliştirilen dil dikkat çekiyor. Söz konusu ‘taraf’a gündem olmak isteyenlerden değil, kelle koltukta dolaşan, yüzlerce yıla varan cezalarla yargılanan, hapsedilen, tehdit edilen Kürt aydınlarından bahsediyorum. “Diasporadaki Kürt aydınları” tahlilini Taraf’ın gündeminde yer açmaya çalışan ve bunu “Uzak mesafe milliyetçiliği” tanımlaması üzerine geliştiren genelleme, zamanlama olarak Kürt aydınlarına yönelik, her alanda kuşatılma konseptine yanaşıyor.
“Şiddetle aranıza mesafe koyun”, “Şiddeti kınayın” tarzı bir parmak sallama ve suçüstü yakalama halinin bir ucu Zaman’a, diğer ucu Habertürk’e ve nihayetinde internet medyasının köşelerine kadar uzanıyor.
Aydın olma üzerine köşelerde Kürtlere verilen ders notları, el pençe Türk “aydın” karakterine uyarlanmaya çalışılıyor.
Kürt aydınlarının kendilerini var etme mücadelesi uğruna ödedikleri bedeli burada yazmaya bile gerek yok. İç içe geçen ve birbirini besleyen bir dönemdir bu. Kültürden sanata, sanattan edebiyata, edebiyattan müziğe kadar her alanda ödenmiş bedellerin toplamıdır onların karakteri. Handikapları yok mudur? Elbette vardır. Ama unutulmamalıdır ki, hem diasporadaki, hem de Türkiye’ de ki Kürt Aydınları kendi açmazlarını tartışabilecek bir derinliğe ve tecrübeye de sahiptirler. Kendilerini ifade edecekleri alanların darlığı içerisinde üretmeye çalışan, imkânsızlıklar ve olanaksızlıklar içerisinde katkı sunmaya çalışan bir kesimdir bu. Cezaevlerinde büyümüş, işkenceler görmüş, acı çekmiş, yerinden yurdundan edilmiş, dili, kültürü, edebiyatı, sanatı, müziği, düşüncesi yasaklanmış bir kuşaktır onlar.
Kürt Aydınlarının çevresi ve çehresine yönelik “tavır koyun” çağrısı zaten üstencidir. Bu üstenci başöğretmen hastalığının Kürtlere ders vermeye kalkışması ve onlara var olan şiddet ortamının tüm sorumluluğunun yüklenmesi, adını koymak gerekirse kısa mesafeli milliyetçiliktir.
PKK meselesini hala savaşın beslendiği cahiliye döneminden yorumlamaya çalışanların, tek bayrak, tek millet, tek vatan üçlemesi ile sorunu çözeceklerini ilan etmeleri, herkesi salak yerine koymaktan başka bir şey değildir. Kendi konsepti üzerinden düşünmeyen ve yazmayanları “terör” yanlısı ilan ederek hedef gösteren anlayışın neresi demokrattır? Anlatın da biz de öğrenelim.
Demokrasiyi Başbakanın iki dudağı arasından çıkan bir lütuf sananlar, doğal olarak savaş tamtamları çalınca kalemlerini doldur boşalt yapmak için sıraya giriyorlar.
Kürt meselesinin özü tarafların olduğudur. Taraf yoktur diyorsanız hayaletlerle savaşıyorsunuz demektir ve hayaletleri öldürmekle bitiremezsiniz. Attığınız her kurşun dönüp dolaşıp sizi bulur. Kürtlere tamam siz savaştınız, kendinizi kabul ettirdiniz, şimdi biz de bunun üzerine oturup her şeyi kendimiz yapmışız gibi yapacağız, PKK’ye yüz vermeyin, biz veriyoruz bin şükür ediniz demek zaten bu meseleyi anlamamışsınız demektir. Cumhurbaşkanı Gül’ün İsrail ve Filistin arasında onurlu bir barışın sağlanması gerektiğine dair duygularını neden Kürtlerden esirger bileniniz var mı? Hem de Kürtler “Onurlu bir barış” istiyoruz diye hayatın her alanında bağırırken. Filistin’e layık görülen onurlu barış hissiyatı, neden söz konusu Kürtler olunca bir anda “devleti hissedecekler” tehdidine dönüşür? Kürtler Filistinliler kadar mazlum olmayı hak etmediler mi yoksa? Heron’ları satın aldığınız İsrail devletinin sizin paranızla Filistinlileri öldürdüğü gerçeği hiç akla uygun değil mi? Bol kepçe siyaseti yani.
Kim ne kadar yerse.
BirGün / 11.09.11