18.09.2011 07:27
Koka ve kokain - Metin Yeğin
Yanakları şişti bütün madencilerin. Sanki herkesin ağzında bir lokma var gibiydi. Biraz sonra madene inecektik. Gümüş madeni. Küçük naylon torbalara koydukları koka yapraklarını çiğniyorduk. Ağzına atıp yanağının kenarına itiyordun. Tadı kabak çekirdeğini kabuğu ile birlikte çiğnemeye benziyordu. -Tat anlatmak en zoru.- Madenin 900 metre dibine inmemize az kalmıştı. Hızlı hızlı yapraklar ağza atılıyordu. Gümüş çıkartırken zaman kaybetmemek gerekiyordu. Parmakların uçları, tırnak kenarları parlıyordu. Gümüşten olmalıydı. Koka yaprakları da dişlerde yeşil bir iz bırakıyordu. Herkesin dişinde yeşil bir şey vardı.
Tünele girdikten 50 metre sonra madenciler azizesinin önünden geçiyorduk. Alçıdan, kısa boylu bir heykeldi. Tünele sığması için kısa yapılmıştı belki ya da kısa boylu olduğu için madenci azizesi seçilmişti. Başı okşanmaktan biraz aşınmıştı ama parlıyordu. Parmak uçlarındaki, tırnak aralarındaki gümüşten payını almıştı. Yüzü huzurlu gülümsüyordu. Kazalarda ölen madencilere pek aldırmıyor gibiydi ya da “Elimden ne gelir yavrum” der gibi bakıyordu, u’yu uzatarak. Kentsoylu aydınlar gibiydi. Hiçbir şeyi değiştirmiyor sadece huzur veriyordu. -Ama belki sadece bu yüzden işe yarıyordu.- Önünden geçerken bazı madenciler, hızla haç çıkartıyorlardı. Neredeyse hepsinin boyu azize kadardı. Tünele sığmak için kısa doğmuşlardı.
Biraz daha ilerde yerlilerin tanrısı Pachamama’nın Toprak Ana’nın madencileri koruyan Tio’su vardı. Sanırım Tio alçı değildi. Topraktan yapılmıştı. Bana azizeden daha güvenilir geldi. En azından O da koka çiğniyordu. Bir yanağı şişti. Her cuma günü önüne sigara ve koka yaprağı bırakılıyordu. Çifte bir güvenliğe sahipti madenciler: Azize ve Tio. Ölümleri ve yaralanmaları engellemek için pek faydaları yoktu sanırım. Sigorta şirketleri gibiydiler, öldükten sonra mutluluk vaat ediyorlardı. Mutlu olmak için ölmek gerekiyordu.
Madenin dibinde daha da dibine inmek için kuyular vardı. Tahta bir çarmıkla aşağı iniliyordu. Kalın bir urganla ince bir halat arası bir ipe bağlıydı hayatın. “Koptuğunu duyarsan bacaklarını ve kollarını kenara aç, kuyunun kenarına tutun. Biz seni almaya geliriz” diyorlardı. Çıkrığın her dönüşünde kopuyor gibiydi. En iyisi aldırmamaktı. Yıllar önce keşfetmiştim bu yöntemi. Venezüella’da altın madenlerinde, yine burada gümüş madenlerinde, her kuyuya inişimde bana bunu hatırlatıyorlardı. Küresel ısınma, kuraklık ya da deprem beklemek gibiydi. Aldırmayınca olana kadar yok oluyordu.
İstatistikler olmayınca
Kaç tane kaza olduğuna, kişinin yaralandığına, kaç kişinin öldüğüne dair bir istatistik yoktu. Genellikle kaç kişinin çalıştığı da bilinmiyordu. İşçiler 11-12 yaşında madende çalışmaya ve koka yaprağı çiğnemeye başlıyorlardı. Çocuk işçi çalıştırılması bana kötü görünmüyordu. Bütün işçiler gibiydiler. Emeğin yüce değer ya da bir başka deyişle kölelik. Marx da çocuk işçiliği diye ayrı bir kategori tanımıyordu. Proletaryadan söz ediyordu. –Arjantin’de isyan günlerinde çocuk işçiler yürüyordu. Pankartları ‘Çocuğuz, İşçiyiz, Hakkımızı İstiyoruz’du. Ancak işçi olarak tanımlandıklarında, emeklerinin karşılığını talep edebiliyorlardı.-
Bolivyalı madencileri uzun yıllardır tanıyordum. Dinamit lokumlarıyla yaptıkları şenlikli yürüyüşlerle neoliberal politikaları uygulamak isteyen parlamentoyu iki kez dağıtırlarken birlikteydik. Nobel ödülü onlara verilmeliydi. Dinamiti ilk defa doğrudan insanlık için kullanmışlardı. Bugünlerde de çok memnun oldukları söylenemezdi. Dinamit lokumları yine ellerindeydi. Gümüş ve altın için kayaları parçalamak ve yolları kesmek için kullanıyorlardı. Zaten Latin Amerika’da tek işçi devrimi 1952’de Bolivya’da oldu.
O zaman da maden işçileri dinamit kullanıyorlardı. Ucuz, pratik ve kullanışlıydı. Sonra kamu madenlerinin çoğu özelleştirildiğinde madenleri işgal ettiler. Bir kısmı da koka üretimine geçti. Artık köylüler de yürüyüşlerinde dinamit kullanıyor. “Evo Morales hükümeti var, artık dinamiti bırakacak mısınız” diye sormuştum. La Paz’da yol kesmişlerdi. Lastikler yanıyordu. Otomatik silahlı polisleri gösterdi. “Onlar silahlarını bıraksın, biz de dinamitlerimizi bırakırız” dedi. Avucundaki küçük dinamit lokumunu boşalmış yolun ortasına fırlattı. Sessizce yandı fitil ve patladı.
Morales’in cevabı
Başkan seçilmeden Evo Morales’e sormuştum: “ABD sizi istemiyor değil mi? Sizin eski bir koka işçisi olduğunuzu söylüyor. -Ben eski koka işçisi değilim. Ben hâlâ bir koka işçisiyim. Koka üretimi doğal bir üretimdir. Bu insanlık için yapılan bir tarım üretimi. Ancak değiştirilmesiyle başka bir hal alır. Bu başka market için ki bu pazarı da zaten sadece ABD kontrol ediyor. Onların koruyucusu da ABD’dedir. Uluslararası uyuşturucu ticaretinin çoğu onların ülkesinden kontrol edilmektedir. Bu, onun yeni kolonizasyon, yeni dominasyon politikalarını sürdürme biçimidir. Kolombiya’da sözde narkotrafiğe karşı giriştiği savaş da böyle bir savaştır ve Dünya Bankası politikalarının hayata geçirilmesinde de çok önemli bir yer tutar” diye cevaplamıştı.
Sonra Evo, Birleşmiş Milletler’de bir toplantıda elinde koka yaprağı ile kürsüye çıktı, “Beyler buna koka derler” dedi. “Hiçbir zararı yoktur. Biz bunun çayını yaparız, çiğneriz, yaralarımızı sararırız” dedi. Bolivya ve Kolombiya’da sokaklarda herkesin ağzında bir laf vardır: Kokadan iki kötü şey yapılır; koka kola ve kokain. İkisini de biz değil ABD yapıyor.
Radikal / 18.09.11