26.09.2011 06:54
Türkiye, Batı'da ve Doğu'da şef rolü oynayamaz - Halef Ali El Miftah
“Tarih tekerrürden ibarettir” söylemi, Arap bölgesine ve genel olarak komşulardaki çekişme haritasına baktığımızda, makul bir söylem gibi gözüküyor. Bir zamanlar ‘hasta adam’ diye nitelenen Osmanlı İmparatorluğu, bugün emperyalist mirasının paylaşımı üzerindeki Batı çekişmesi ve azınlıkların durumuyla birlikte sağ salim ayakta olduğu düşünülen bir adamla geri dönüyor.
Doğu-Batı sentezi çabaları
Osmanlılar çok çabaladı; bazen güç yoluyla, bazen de ikna yoluyla hilafeti kurmakta başarılı oldu. Bu durum, Arapların geri kalmışlık, bağımlılık ve karanlık karinesine sokulmasından sonraki oluşumlarının Türkleştirilmesi için sistematik bir çalışma eşliğinde birbirlerinden koparılmasında kadar gitti. Bugün bu imparatorluğun, yeni isimler altında yeniden diriltilmesi isteniyor. Oysa Osmanlı hilafeti, 1920’lerde resmen kaldırıldı ve geçmişiyle bağları koparması istenen laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ilan edildi; ancak imparatorluk hayali, Türkiye’deki bazı siyasilerin ve güçlerin zihninden hiç çıkmadı. Gerçi Türkiye, Soğuk Savaş dönemindeki kutuplar çekişmesi çerçevesinde siyasi ve askeri olarak Batı bloğuna bağlıydı ve NATO üyesi olmuştu; ancak ülkenin dini kimliği ve insan haklarındaki siyasi sicili, kendisini ‘Hıristiyan Kulübü’ vasfını koruyan Avrupa Birliği’nin üyeliğine ehil kılmadı. Soğuk Savaş’ın bitmesi ve Türk siyasetçilerin ülkenin jeopolitik konumunun sağladığı işlevsel rolün yeni siyasi haritalar karşısında tükenmeye başladığını düşünmeleriyle birlikte Türk siyasetçiler, Doğu’ya ve Güney’e döndüler. Bu noktada, tarihsel ve kültürel olarak Doğu’ya ait olduklarını hatırladılar.
Türkiye’nin dönüşünün, yeni bir maskeli balosu olmalıydı. Bu da taktiksel olarak Atatürkçü enerjisini bir kenara koyup, uzun süredir yoğun bakımda kalan klasik Osmanlı fesine dönüşünü gerektiriyordu. AKP hükümeti, kendisini Batı’nın laikliğiyle Doğu’nun maneviyatı arasında uyum içinde göstererek, yeni bir Truva atı oldu. Bu pazarlamadaki hedef, Batı’nın ritmi ve Doğu’nun dansıyla birlikte iki düğünde birden dans etme girişimiydi. Böylelikle Türk siyasetçilerin önünde, nüfuz bölgelerini aramaları ve birçok engel üzerinden sıçrama stratejisini işleterek Doğu ve Batı’da manevra yapmaları için kapılar ve seçenekler açılmış olacak.
Aynada kendine bakmak
Bu yeni imaj ve istismar kanalıyla Türk siyasiler, iki konudan istifade ederek somut bir başarı elde etti. Bu konular, bölgemizde Mısır’ın rolünün gerilemesi gibi stratejik bir boşluğun yaşanması; bölgede Suriye, Mısır ve Suudi Arabistan’ın temsil ettiği denge güçlerini toplayacak stratejik koalisyonun yokluğu; İsrail’in inatçı tavrıyla eşzamanlı olarak gelişen anlaşmazlıkların gölgesinde, Filistin kartının azami düzeyde istismarı.
Türkiye, milyonlarca Arap ve Müslüman’ın sevgisini kazanmak için Filistin koltuğuna oturma fırsatını kaçırmadı. Özellikle Gazze ablukası, Türkiye’ye bu kartı etkin biçimde kullanması için ilave bir fırsat sağladı.
Uzun lafın kısası Türk siyasetçiler, pragmatist politikalarla Arap ve Müslümanların hisleriyle uğraştı; tutumlarındaki çelişki de bunun kanıtı. Bir Türkün, bir yandan komşularının sınırına Amerikan radarları dikilirken, diğer yandan Filistinli, Suriyeli ve İranlıyla beraber olması nasıl mümkün olabilir? Özellikle de İsrail oluşumu, Türkiye’nin de etkin temel üyesi olduğu NATO’nun korumasından beslenirken...
Bir diğer konu da Türklerin büyük bir kesiminin, bir yandan ülkedeki azınlıkların dilsel ve dini özgürlük gibi BM’de meşruiyeti kabul edilmiş temel haklardan yararlanmasını engellerken, diğer yandan demokrasi ve insan hakları reçeteleri dağıtması.
Türk politikasından ve onun çelişkilerinden bahsedildiğinde, birçok soru yöneltmek mümkün. Fakat eğer Türkler, Davutoğlu’nun ‘sıfır sorun’ politikasını izlemek istiyorsa, yeni bir şişeye eski şarap koyma yoluyla pazarlayacaklarını düşündükleri saklı tarihi hayallerini bir kenara bırakmalı. Türk siyasetçiler bölgeye girmeye çalışırken, bölgenin aslında krizlerle dolu ve her an tutuşmaya elverişli gerginlik noktaları olduğunu görebilmeli. Bölgedeki hiç kimse, bu yangınlarından kendisini alamaz. Türkiye, komşularıyla ortak bir rol oynadığında, dostluk ve ortak çıkarlar mantığıyla ilişki kurduğunda, halk ve siyasiler tarafından olumlu karşılanmakta. Batı’da ekstra rol ve Doğu’da şef rolü oynamasıysa, nesnel açıdan imkânsız. (Suriye gazetesi Savra, 22 Eylül 2011)
Radikal / 26.09.11