05.10.2011 07:17
Dünya Ekonomisi İçerisinde Türkiye - Erinç Yeldan
Geçtiğimiz hafta Türkiye ekonomisini yakından ilgilendiren iki önemli uluslararası rapor okuduk. Bunlardan birincisi IMF’nin güz döneminde yayımlanan Dünya Ekonomik Görünümü raporu idi. Raporun alt başlığı “Yavaşlayan Büyüme, Artan Riskler” temasını işlemekteydi. IMF, 2011’in ilkyarısında gelişmiş ülkelerde gözlenen yavaşlamanın yılın ikinci yarısında derinleşebileceği tehlikesine uzun süredir işaret ediyor; söz konusu devletlerin hükümetlerinin bir an önce koordineli ve dayanışma içerisinde olarak yeni bir genişleme politikası uygulaması çağrısını yapıyordu.
IMF yakın dönem projeksiyonlarında bir bütün olarak dünya ekonomisinin büyüme hızının 2011 ve 2010 yıllarında yüzde 4.0’a gerileyeceğini ve yüzde 5 olarak gerçekleşen 2010 büyüme hızını ancak 2014’ten sonra yakalayabileceği öngörüsünü dile getirmekteydi. IMF’nin Türkiye ekonomisine ilişkin projeksiyonları ise, ulusal ekonomimizin 2011’de yüzde 6.6 büyümesinden sonra, 2012’de yüzde 2.2’ye yavaşlayacağını tahmin etmekteydi.
IMF’nin öngörülerine göre 2012’de Türkiye ekonomisinin beklenen performansı, Hırvatistan (yüzde 1.8) ve Macaristan (yüzde 1.7) ile birlikte gerek dünya ekonomisinin; gerek kalkınma olan, yükselen piyasa ekonomilerinin (yüzde 6.1); gerekse de Türkiye’nin arasında bulunduğu Orta ve Doğu Avrupa bölgesinin (yüzde 2.7) altında olacaktır.
IMF bu olguyu Türkiye’nin yüksek dış kırılganlıklarına ve dengesiz büyüme sürecine bağlamaktadır.
***
Geçtiğimiz hafta izlediğimiz ikinci rapor ise Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ile OECD uzmanlarının G20 ülkeleri için ortaklaşa hazırladıkları “Kısa Dönemde İstihdam ve İşgücü Piyasası Görünümü” başlığını taşımaktaydı. Raporda Türkiye ekonomisinin 2008 krizi sonrasında G20 ülkeleri arasında en hızlı toparlanma başarısı gösterdiği vurgulanıyordu. Raporda geçen verilere göre, 2008’in birinci çeyreğine görece, Türkiye ekonomisinde toplam istihdam artışı yüzde 9.5’e ulaşmakta ve milli gelirin artışıyla birlikte söz konusu ülkeler arasında en yüksek performans elde eden ülke olarak değerlendirilmekteydi.
Her iki rapor da birbirini tamamlamakta ve bizim uzun süredir Türkiye ekonomisinin büyüme, yatırımlar ve istihdam performansı üzerine aktarmakta olduğumuz gözlemleri doğrulamaktadır: Türkiye ekonomisi uluslararası sermaye girişleri arttığında büyüyen; sermaye girişleri yavaşladığında ise durgunluğa sürüklenen ve hatta krize giren, edilgen bir konumdadır. Türkiye ekonomisinin dış sermayeye aşırı bağımlı ve dış borçlanmayı özendirici bu kırılgan yapısı son yirmi yıldır izlenen denetimsiz finansallaşma ve çarpık küreselleşme politikalarının sonucudur.
Türkiye ekonomisi 2009’da küresel krizden en şiddetli etkilenen ekonomiler arasındaydı. Nitekim, sözünü ettiğimiz ILO-OECD çalışması, 2009’da Türkiye ekonomisinin G20 ülkeleri arasında en şiddetle daralan ekonomi olduğunu göstermektedir (Şekil 2B, sf. 3). 2009’un yavaşlayan sermaye girişleri ortamında (dikkat ediniz, sermaye çıkışı değil, sadece yavaşlama) Türkiye ekonomisinin 2008 başına görece yüzde 13’lük bir küçülmeyle söz konusu G20 ülkeleri arasında en fazla etkilenen ekonomi olduğu belgelenmektedir.
Türkiye ekonomisinin 2010 ve sonrasında gösterdiği canlanmanın ardında da gene sermaye girişlerinin yoğunlaşması yatmaktadır. Türkiye 2010 ve sonrasında birikimli olarak 108.2 milyar dolarlık finansal sermaye girişi elde etmiştir. Bu dönemde (2010 Mart ayı itibarıyla) Türkiye’nin toplam dış borçları 30 milyar dolar artmıştır. Kısa vadeli dış borçlar ise 49.7 milyar dolardan, 77.2 milyar dolara yükselmiş; yani neredeyse tamamıyla kısa vadeli dış borçlanmaya dayalı bir dış finansman yaşanmıştır. Bütün bunlara ilave olarak, Türkiye’ye 2010 sonrasında net hata ve noksan adı altında toplam 15.3 milyar dolarlık kayıt dışı sermaye girişi (yerli sıcak para) gerçekleşmiştir.
***
Bütün bu veriler ışığında, Türkiye ekonomisinin 2009’daki şiddetli daralmasının ardından, 2010 sonrasında gerçekleştirdiği büyüme performansının belirleyici değişkeninin spekülatif ve kayıt dışı nitelikli yabancı sermaye girişleri olduğu gözükmektedir. Yakın tarihi deneyimlerimizden elde ettiğimiz dersler ışığında, 2011’de küresel ekonomide risklerin yükselmesi ve sermaye hareketlerinin yavaşlamasını öngören çalışmaların Türkiye için anlamı durgunluk ve istikrarsızlıktır.
Olası bir “ama şimdi artık her şey değişik” savunusu ise gerçekdışı ve sorumsuzca bir davranıştır.
Cumhuriyet / 05.10.11