09.10.2011 13:49
Utanmak ayıp değil! - Umur Talu
Fatih Altaylı, bu gazetenin kurucu genel yayın yönetmeni.
Neyin nasıl kullanılacağına dair “son karar sahibi” olduğunu söylerken haklı.
Ama verdiği her kararın doğru ve haklı olduğu manasına gelmez.
Ona doğru veya haklı gelen kararların öyle sanılmasını da bekleyemez.
Ama o kararı verir…
Bununla yüzleşecek ilk kişi, hadi ilk kişilerden biri odur.
İster gurur duyar, ister üzüntü… İster hesap verir, ister ısrar eder.
***
“Çıplak bıçak, çıplak vücut”la ilgili bir kez verilmiş ve geri dönüşü olmayan kararı gayet iyi savunmuştu dün!
Sarsıcı olup şiddeti “en sert, en çıplak biçim”de göstermek; gazetecilikte tartışılabilecek şeyler.
Fakat mesele şu:
Hangi tür şiddeti, hangi şartta; kimler üzerinde “çırılçıplak” göstermeliyiz?
Zaten zayıf, şiddetin çok şiddetlisine maruz kalmış, iki evladı için hayata can havliyle tutunmaya çabalarken bedenini saklayamayan, en yakını erkeğin vahşeti dışında erkek bakışları linçine de atılmış bir tek kadın mıdır o kişi?
Yoksa mesela…
Devlet yalan söylerken…
Büyük medya manipülatif manşetlerle katliama eşlik etmişken…
Bedenlerin nasıl gazla yakıldığının; cesetlerin dahi kurşunlandığının herkesin beynine girmesi, o büyük yalanın anlaşılabilmesi için…
Hepimizin hafızasızlığına, vicdansızlığına, o büyük yalana çarpmak üzere...
Hakikate tanıklık eden sıra sıra cesetler midir?
***
Kimileri, sadece “sterillik” adına, hiçbir “kötü manzara” görmek istemeyebilir.
Kimimizin ölçüsü ise, verilen hakiki fotoğrafın dünyayı, en azından sahte fotoğrafı nasıl değiştireceğidir?
30 küsur yıl tecrübesi ve benzer bir sürü kaygan zeminde bazen bocalamış bazen direnmiş olmanın bilgisiyle:
Erkek şiddetinin acımasız bir örneği ama hiç de son noktası olmayan kahpe ve vahşi bir bıçak saplanmış bir kadının bedeninin teşhiri dünyayı ve hakikati değiştirmez.
Sarsıcılığı, o kadını da yarın sarsacak görüntüdedir…
Kadınların maruz kaldığı şiddeti anlatımında değil.
Kadına şiddet morarmış göz de olabilir. Morarmış gözlere titreyerek de bıçaklar engellenebilir! Yahut bıçaklar çok gösterildiği için bıçakçılar da çoğalabilir!
“Bıçaklanan kadın”; ancak ölümden dönmeyi, bıçakçının ceza görmesini, yeni bir hayatı, çocuklarına yine sarılabilmeyi umabilir.
Bedeninin teşhiriyle; toplumsal, kültürel bir tartışma yapmamızı, kadına şiddet sorununun ele alınmasını değil!
Mesela, kendini yakan bir eylemcinin mesajı vardır; o ayrı.
Ama ölüm kıyısında çırpınan kadının çıplak bedenini kullanarak bizim onun adına mesaj verme hakkımız olamaz!
***
Fakat…
Devletin, hükümetin, ordunun, yargının, büyük medyanın, şöhretli gazetecilerin ortak olduğu cezaevi katliamı ile etrafında örülen yalanlara karşı…
Bazen bir cesedin çıplak hakikati bile gerekli olabilir.
Başka türlü anlatabilseniz, olmayabilir; ama onca tabu kırmak için, sarsıcılık işte o an şart olabilir.
Onların yakınları ve hakikati anlatamayan herkes bir noktada bunu tercih edebilir.
Nitekim, aynen böyle olduğu halde; onların “çıplak gerçek”ini kimse yayınlamamıştı uzun süre! Kimse, yakılmış, boğulmuş, delik deşik edilmiş insanların çıplak hakikatini görmek, göstermek istememişti!
Hakikate sadakatte; güçlülere, güçlüklere karşı “çıplak hakikat”i sergilemekte mütereddit bir medya geleneği, bize başka çıplaklıkları anlatmakta da zorluk çeker!
***
O gün sıcağı sıcağına, pek de ihtiraslısı olmadığım “twitter” aracılığıyla, hepsi onca zaman bin tür de iyi iş yapmış gazetedeki arkadaşlara kendimce seslendim:
“Yazılarla sizi utandırdık mı ki; şimdi bizi, hepimizi niye utandırıyorsunuz?” diye.
Kim nasıl savunursa savunsun, açım ve utancım değişmez!
Çünkü belki çok daha hafifi olsa da, çeyrek asır kadar önce bir yazı işlerinde, iç sayfaya küçük konsa da, sobadan zehirlenmiş çiftin yarı çıplak fotoğrafının girmesine bir şekil ortak olmam, zihnimde ve kalbimde hep taşıdığım utançtır.
O resim de “sobaya, şofbene dikkat” diye kullanılmıştı belki!
***
Allah herkese uzun ömür versin…
25 yıl sonra da kimin neden utanacağını bilemeyiz!
En kötüsü, o kadının ve çocuklarının neler hissedeceğini de bilemeyebiliriz.
Lakin şunu biliyorum:
Utanabilirsek, gazeteciliğin gururu ve onurunu yaşamak için daha çok imkan ve gücümüz ile inadımız da olur.
Şiddeti yenebilmek, hayatı kadınlara, çocuklara ve “bıçaksız” erkeklere daha yaşanılır kılmak için de!
***
Son not da bir “beyaz eleştiri” türüne:
Şiddet, sadece görünen, gösterilen değildir; pek gösterilmeyen devlet, polis, ordu, örgüt, erkek, aile, hiyerarşi ve otorite, cezaevi ile işyeri şiddeti de bedeni ve ruhu ezer, tüketir!
Ezilenlerin hakikatine aklımızda, yüreğimizde büyükçe yer varsa; o çaresiz kadına, hayatı ve bedeni rehin düşmüş anneye gelene kadar, öyle fotoğraf çok zaten!
HaberTürk / 09.10.11