04.11.2011 07:19
Adaletin bu mu Türkiye? - Koray Çalışkan
ir süredir bir depresyon, bir ağır hava.. Kamu savruluyor, başımız dönüyor. Demokratlar bile birbirine giriyor. Hasta elden gidiyor, şurada üç-beş kişi kalmış, bir kısım tabip elde neşter yandaki hekime sallıyor. Türkiye’nin acı hikâyesini yazacağımıza kim daha demokrat kim kimle siyasi flörttenin seceresine takmışız. Hasta adam demokrasi acil ilgi istiyor, biz makyajla meşgul.
Kurumlar birbirine girer, insanlar birbirini satar, kardeş kardeşe çakar, siyasi mücadele bu, bel atı vurulur. Ama bir şey yapılmaz; şikâyet mercii ortadan kaldırılmaz. Çünkü o gitti mi, mücadelenin kurallarını kaybederiz. Bizi insan yapan; en korkunç durumda dahi, öldürme halinde bile işin kuralını koymamızdır. Hasta idam mahkûmu bile önce iyileştirilir, sonra asılır. Böyle acayip bir mahlukuz.
Haddini bilmeyen hukuk
Şimdi acayip insanlıktan hayvanatlığa doğru gidiyoruz. Evrim öğretilmiyor öğretiliyor diye hayıflanaduralım, evrimi tersine çevirdik, hatta vitesi ikiye attık, geriye doğru tam gaz tornistan.
Eskiden bir Danıştay vardı. Hükümetler bir sürü yalan yanlış karar alırdı. 12 Eylül’ün gayri meşru hukuk sistemi içinde bile adalet adacıkları kurulurdu. “Yahu Danıştay’dan döner” falan derdik. Dönerdi de. Yargıtay onamazdı. Ne bileyim, üst mahkeme gibi bir yere başvurma şansı, umudu tamir ederdi.
Roman kahramanlarını yargılardık
Şimdi ister yerel mahkeme olsun ister üst mahkeme, kapıdan elini veren kolunu kurtaramıyor. Daha önce münferit ve mantığı pek de anlaşılamayan, hedefi ve gidişatı biraz müphem bir hukuk içi hukuksuzluk vardı. Elif Şafak’ın roman kahramanlarını falan yargılamak gibi saçmalamalarla uğraşırdık. Mahkeme kapılarında eylemler, bağrış çağrış. Yıpranırdık, ama (bana mı öyle geliyor?) sonunda adalet bir parça kazanırdı. Bir parça, o kadar.
Şimdi adalet sistemi masumların korkulu rüyası haline geldi. Hem de kimin elinde? İsmiyle adalet sözü veren bir partinin elinde. Sonuç ne?
Çoluk çocuk, “çoluk çocuk bedava okusun” dediğinde iki yıl tutuklu yargılanıyor. Çoluk çocuklara 26 kişi tecavüz ederken Yargıtay yaraya tuz basıp, “Çocuk istemiş amcaları ondan şeyetmiş” diyor, yeni DGM ÖYM’ler gözünün üstünde kara kaşın var teröristsin diyor şiddete karşı yemin billah etmiş hocaları içeri atıyor, komünist işkenceciden devrimci, anti-militaristten Ergenekoncu peydahlıyor. Bunları anlatan da kaç kişi kaldı? Üç beş mi? Bir de üzerine Perihan Mağden vuruyor. Demokratları yanlız bırakıyor.
Ne olacak?
Allah’tan ne ilk kez oluyor, ne ilk kez bize oluyor. Daha önce Adnan Menderes zamanında benzer bir savruluş yaşandı. Ben bilirimci, ötekini dinlememci, hukuk mukuk fark etmez içeri atarımcı Demokrat Parti anti-demokrasisi yaşandı. Bu rezalet daha büyük bir rezaletle, Menderes’in canına kasteden bir faşistlikle alt edildi. Geriye kalan sağları da ordu mahvetti. Sonra 12 Mart’la bir ayar verildi. 12 Eylül’le de bugüne geldik.
AKP ve önceki muadillerinin üstüne orduyu kışkırtan, elektronik muhtıralarla İ-Darbeler peydahlamaya çalışanlara ilk karşı çıkanlar, bugün AKP’ye “Böyle olmaz aman” diyenler.
Harcananlar
Başörtülü kadınlar üniversiteye alınmadığında Büşra Ersanlılar “Olmaz böyle!” diye bağırmıştı. O zaman “Bu İslamcılarla yan yana duruyorsunuz, ilk sizi harcarlar” diye kendilerini aşağılayanlara, “Hadi canım, demokrasi demokrasidir” diyenler bugün teker teker harcanıyor. Önce Kürt alternatif siyasi hareketi boğuluyor. Sıra Türklerin muhalefetinde.
Ve en acısı da şu ki tuzun koktuğu bir dönemde, adaletin gayri adil olduğu günlerde, hep bana hep bana görmemişliğinin tavan yaptığı anlarda neye güveneceğiz bilemiyoruz, birbirimizden başka.
Radikal / 04.11.11