Ana Sayfa / Basın / 
22.05.2012
11.11.2011 11:51

Yabancı sermayenin gitmesi Türkiye’de döviz baskısı yaratır

 

Türk ekonomisinin yabancı sermaye bağımlılığı ve cari açık riskleri olduğunu belirten İktisatçı Prof. Dr. Korkut Boratav, “Yabancı sermayenin yavaşlaması, hatta tersine dönmesi döviz kurlarını baskı altına sürükler; finansal gerilime ve iç talebin daralmasına yol açar” diye konuştu

İktisatçı Prof. Dr. Korkut Boratav, uluslararası krizde Türkiye ekonomisinin taşıdığı en önemli risklerin yabancı sermaye bağımlılığı ve cari açık ile büyüme arasındaki ilişkinin olumsuz yönde devam etmesinden kaynaklanacağını belirtti.
Boratav, Türkiye ekonomisinin risklerinin hangi alanlardan kaynaklandığını şöyle açıkladı:

“Uluslararası finansal sistemin ve dünya ekonomisinin olumsuz dönemeçlere girdiği koşullarda, Türkiye ekonomisi iki temel nedenle kırılgan konumda.
Birincisi, ekonominin genişleme, durgunlaşma ve küçülme ivmeleri büyük ölçüde dış kaynak hareketlerine bağımlı hale geldi. İkinci olarak, büyüme ile cari işlem açığı arasındaki bağlantı son yıllardakinin en fazlası. Bu nedenle, yabancı sermaye girişlerinin yavaşlaması, hatta tersine dönmesi, döviz kurlarını baskı altına sürükler; finansal gerilimlere, giderek iç talebin daralmasına yol açar.

Türkiye, yüksek cari açığı ve dış borcu nedeniyle bu koşullarda kamu harcamalarıyla iç talebi pompalama seçeneğini kullanamaz.”

‘MB’in önlemleri sorunlu’

Merkez Bankası’nın döviz kuru ve enflasyondaki olumsuz gelişmelere karşı tedbirleri içeren 5’li önlem paketinin ciddi sorunlar taşıdığını belirten Boratav, eleştirilerini şöyle sıraladı:

“Merkez Bankası’nın son önlemlerinin ciddi sorunlar taşımayı sürdürdüğünü düşünüyorum. Birincisi, bir döviz kuru hedefi izlemeye başlıyor; ancak bunu açıklamaktan çekiniyor ve sermaye hareketlerinin belirsizliği koşullarında kur hareketlerinin rezervlerle denetlenebilecegi izlenimi yaratarak tehlikeli bir gidişe sürükleniyor.

İkincisi, politika faizinin sıcak para hareketlerini frenleyecek bir değişken olduğunu düşünerek hata yaptı ve bu hatayı sürdürüyor.
Üçüncüsü, cari açık sorununu makroekonomik daralma ile çözme yaklaşımının zafiyeti ve yetersizliğini açıkça kabul ve ifade edemiyor.

Dördüncüsü uluslararası ekonomik ortamda, para politikasının ana yönü üzerinde açık - seçik bir karar vermekten kaçınıyor.”

Prof. Dr. Korkut Boratav sorularımızı şöyle yanıtladı:

‘Kapitalizm mücadeleyle çöker’

* Dünya Bankası Başkanı Zoellick ve Roubini gibi iktisatçılar dünyada yaşanan sorunu sistemik bir sorun olarak tanımlıyor. Siz küresel krizi nasıl tanımlıyorsunuz? Kapitalist sistem çöküyor mu?

Kriz, kapitalizmin türettiği sistematik bir krizdir. Marx ve takipçileri haklı. Onlar, kapitalizmin içsel olarak krizleri türettiğini; hatta sermaye birikimini köstekleyen etkenleri aşabilmek için krizlerin zorunlu olduğunu belirtmişlerdi.
Bu nedenlerle sadece krizlerin varlığı, tekrarlanması, hatta şiddeti kapitalizmin çökmekte olduğunu gösteriyor. Ne var ki son kriz, uzunca bir süreden bu yana göz ardı edilmiş, gizlenmiş bulunan kapitalizmin çıplak yüzünü, sermayenin devlet aygıtını denetleme gücünü, sınırsız kazanç hırsından türeyen ahlaki bozulmaları açık seçik ortaya koydu. Sistemdeki çürüme belirtileri, kapitalizmin meşruiyetini büyük ölçüde aşındırmıştı. Ancak, sistemler sadece çürüdükleri için tarihe karışmazlar. Bunun gerçekleşmesi için sistem karşıtı, özünde devrimci toplumsal mücadeleler gerekir.

* Liberaller krizin talepten, sol görüşlü iktisatçılar çok uluslu şirketlerin kâr hırsından kaynaklandığını söylüyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Genel olarak Batı ekonomilerinde, özellikle de ABD’de ortalama kâr hadlerinin azalma eğilimine girdiği bir dönemde, finans kapitalin kârlardan (artı-değerden) ve toplumsal hasıladan aldığı payı sürekli olarak artırma çabaları, önemli gerilimler türetti.

Bu süreç, abartılı şişkinleşen bir borç ekonomisine, finansal balonlaşmaya yol açtı. Doların ayrıcalıklı konumu sayesinde ABD’nin dış dünyadan giderek artan düzey ve oranlarda net kaynak aktarımları sağlamaktaydı ve bu akımlar sözünü ettiğim gerilimlerin bir krize dönüşmesini erteledi. 2007’nin sonlarında bu ertelemenin sınırlarına ulaşılmıştı. Ya dış dünya, ABD dolarının ayrıcalığını aşındıracak tepkilere sürüklenecek ya da finansal balon “içten” patlayacaktı. İpotekli konut piyasasının tetiklediği “içsel patlama” krizi başlattı; finansal sistemin tümüne bulaştı; iç talebe, üretime yansıdı; hızla Avrupa’ya, giderek çevre ekonomilerine yayıldı.

‘WALL STREET EYLEMCİLERİ TAHRİR’CİLERDEN İLHAM ALDI’

* Dünyada yaşananlara karşı kapitalistlerle, ’Korkmayın emek cephesi yeterli kadar örgütlü değil’ diyerek alay ettiniz. Dünyadaki
ayaklanmalar çalışan kesiminin örgütlenmesini, dünyanın yeniden şekillenmesini sağlayabilir mi?


Tunus ve Mısır ayaklanmaları kapitalizme karşı yeni bir kalkışma dalgasını tetiklemiş görünüyor. Şili, İspanya, İtalya, Yunanistan hareketleri, “Wall Street’i İşgal” eylemcileri, Tahrir Meydanı’ndan ilham aldıklarını açıkça belirtiyorlar. İlginç bir biçimde sermayenin küreselleşmesine karşı emeğin enternasyonalizmi bir anlamda yeniden keşfediliyor. Bu keşfin tamamlanması için, Fransız devrimiyle başlayan çok uzun bir devrimci dalganın kahramanlarının, aktörlerinin, kurbanlarının  hatırlanması; mücadele, örgütlenme yöntemlerinin, geleneklerinin, hedeflerinin, olumlu-olumsuz tüm derslerinin yeni baştan değerlendirilmesi gerekecektir. Halk sınıflarının artan bölümleri böyle bir sürece katılmaya başlarlarsa kapitalizmin tarihe karışması da gündeme gelebilir.

‘TÜRKİYE’DE FİNANSAL BALONLAŞMA OLDU’

* Merkez bankaları ve hükümetler çözüm için tüm adımları attılar. Çözüm yok. Çözüm için başka araç var mı?

Krizin ilk aşamalarında genişletici maliye ve para politikalarına başvuruldu. Ancak, artan bütçe açıklarının büyük bölümü, ya doğrudan doğruya ekonomik daralmadan türeyen otomatik, konjonktürel etkenlerden kaynaklandı ya da finans kapitali kurtarma amacıyla bankalara akıtılan çok yüksek fonlardan (örneğin ABD’deki TARP programından) oluştu.

Merkez bankaları ise sıfır civarında faiz oranlarına geçerek finansal piyasalara astronomik fonlar pompaladılar. Bu önlemler, krizin 1929 bunalımındaki boyutlarda derinleşmesini frenledi; ama, artan işsizlik, düşen ücretler, borsalarda yatan emeklilik fonlarının aşınması nedeniyle çöküntüye uğrayan tüketim talebini telafi edemedi.

Artan likidite, kredilere ve üretim artışlarına değil; yüksek finansal getiri arayışlarına yöneldi. Bir bölümü Türkiye gibi çevre ekonomilerine taşan yeni bir finansal balonlaşmaya yol açtı. Batık tüketici ve konut kredilerinin affı; doğrudan devlet yatırımlarının, sosyal sektörlere dönük kamu harcamalarının genişletilmesi gibi seçenekler baştan beri izlenmedi. Dahası, 2010’dan itibaren bütçe açıklarını daraltmayı hedefleyen kemer sıkma politikalarında ısrar edildi. Kriz ortamı bu nedenlerle aşılamadı; bir büyük durgunlaşma sürecine dönüştü.

‘EKONOMİ KÜÇÜLÜRKEN CARİ AÇIK YOK OLMAZ’

*Merkez’in son aylarda döviz kurunda elini bu kadar açık etmesi doğru mu?

Başbakan’ın “düşük faiz” doğrultusunda katı bir tercihi olduğu anlaşılıyor. Bence Merkez Bankası uluslararası ortamın bozulması ile bu tercihi bağdaştırmada zorlanıyor. Sıcak paranın girişlerinin caydırılması, dış ortam canlıyken gündeme gelir; bugün olsa olsa sıcak para çıkışının frenlenmesi tartışılır. TCMB’nin faiz oranları, sıcak para hareketlerini mi; iç talebi mi belirlemektedir? Enflasyon hedeflemesi yerine döviz kuru hedeflemesine mi geçildi? Rezervleri eriterek döviz fiyatlarını denetleme yönteminin tehlikeleri, örneğin, kısa vadeli dış borçların TCMB rezervlerine oranının hızla artışının kritik bir kırılganlık göstergesi olması algılanıyor mu? Bu soruların yanıtları yok. İleride, “Türkiye’den kaçan yabancılara ucuz döviz sattın” suçlamasıyla karşılaşılması mümkündür. Hükümet ise vergi artışlarıyla iç talebi ve böylece cari işlem açığını frenlemeye çalışıyor. “Cari açığa karşı yapısal önlemler” yavesini sürekli tekrarlayanlar sonunda zamlara, artan vergilere sığındılar. Ne var ki vahim boyutlarda yapısal haline gelmiş olan cari açık, 2008’de gözlendiği gibi ekonomi küçülürken dahi ortadan kalkmıyor. Kısa vadeli iktisat politikaları dağınıklık içinde.

‘SOSYALİSTLER IMF’NİN BİLE SAĞINDA KALDI’

* ABD’nin önde gelen yatırımcı ve iş adamları ’Bizden daha fazla vergi alın’ demeye başladılar. Bazıları da ’vicdanlı kapitalizm’den söz etti. Onları bu cümleleri söylemeye iten korkunun nedeni ne?

Toplumsal muhalefetin yaygınlaşmasını ve giderek devrimci taleplere yönelme eğilimini frenleyebilecek bir reform programını oluşturmaya çalışıyorlar. Batı dünyasındaki sosyal demokrat, sosyalist partiler ve hareketler böyle bir programı sahiplenme potansiyeli taşırlar. Ne var ki, sermayenin hegemonyasına ve neoliberal modele o kadar teslim olmuşlar ki, şimdiye kadar bu doğrultuda herhangi bir algılama ve yenilenme belirtisi gösteremediler. Değişen ortama ayak uydurma çaba ve esnekliğini gösteren IMF’nin dahi sağında kaldılar.

Milliyet / 11.11.11


YAZICIYA GONDER


Mayıs
Pzt Sal Çrş Prş Cum Cts Paz
30 1 2 3 4 5 6
7 8 9 10 11 12 13
14 15 16 17 18 19 20
21 22 23 24 25 26 27
28 29 30 31 1 2 3