18.11.2011 06:51
Uğur Kantar, vicdan ve bedel - Pınar Öğünç
Birkaç gündür her şeyden fazla askerliği konuşuyor Türkiye. Herkesin annesinin karnından haki üniformayla doğduğunu savunanların ülkesinde, ne gariptir ki ‘bedelli’ lafı ortaya düştü mü, dibinden ‘müjde’ eksik olmaz. Hak kimlere, ederi ne kadar? Bunlar netleşene kadar diğer tüm mevzular ‘bedelli müjdesinin’ gölgesinde kalmaya mahkûmdur. Yine öyle oldu.
Bu kez ‘bedellinin’ hemen ardından gelen vicdani ret tartışması ise uluslararası yükümlülüklerin dayatmasıyla mecburen başladı. Bu süreçte ‘vicdani redde’ karşı çıkanların türlü argümanı var. Mesela ‘Yediyordu Elif kağnısını, kara geceden geceden’ civarında dolaşarak “Peki söyleyin bakalım, ülke işgal edildiğinde düşmanı kim kovacak?” diyenler, zaten ihtisas alanları olan ilkokul hayat bilgisi düzeyinden tartışmaya devam ediyor. Bu bir insan hakkıdır ve Türkiye tanımakla yükümlüdür. Ne kadar kaçak güreşecek? Kimi ne kadar ikna edecek? Mesele bu.
Fakat vicdani redde itiraz nedenlerinden benim en sevdiğim şu: “E, o zaman hiç kimse askerlik yapmaz!” Bu aslında öyle bir itiraf, öyle bir çözülme, korkunun öyle güzel bir tezahürü ki... Lütfen o zaman buradan düşünmeye başlamaz mısınız? Neden zorunlu olmayınca kimse askere gitmek istemiyor? Nerede o asker doğan bebekler...
Zayi olan hayatlar
Siz bu yazıyı okurken, Girne Askeri Mahkemesi’nde bir salonda, Kuzey Kıbrıs’ta askerliğini yaparken işkenceyle, bile isteye öldürülen er Uğur Kantar’ın davası görülüyor olacak.
Tanıklar, Genelkurmay zabıtlarında ‘zayiat’ görünen Uğur’un, ‘disko’ olarak bilinen 28. Mekanize Piyade Komutanlığı Disiplin Ceza ve Tutukevi’ne girdiği andan itibaren sistematik bir şekilde dayak yediğini, işkence gördüğünü anlatıyor. Bir hastaya su vermemek ne demek? Güneş altında saatlerce bekletmek ne demek?
İfadesine başvurulan 19 erin de günlerce süren, ağır dayak hikâyeleri var. İddianamade Uğur’un ölümüne neden olduğu ifade edilen Piyade Er Ayhan Arslan ve Piyade Çavuş Fırat Keser’in isimleri diğer tanıklıklarda da geçiyor. Mesela aynı tarihlerde üç gün cezaevinde tutulan Adil Vural diyor ki: “Fırat’a, bu şekilde beyin kanaması geçirirsem, hesabını kimin vereceğini sordum. Bana, ‘Umurumda mı, gelirken bana mı sordun, düş geber, istediğiniz kişiye şikâyet edin, üç tane şahit gösteririm’ şeklinde cevaplar verdi.”
Benzer vakalarda olduğu gibi Uğur’un başına gelenler de ‘münferitleştirilmeye’ çalışılıyor. Oysa ki ölmeyenlerin işkence hikâyelerini duymuyoruz ya da duymuyorduk. Sadece son yedi ayda www.askerhaklari.com sitesine gelen ‘Diskoda kötü muamele’ içerikli başvuru sayısı 65.
Uğur Kantar öldü. Uğur, askerliğini yaparken öldürüldü. Bir insan hayatının bedeli nedir? Bunun cevabını Uğur’un ailesine, hepimize vermedikçe öyle gönül rahatlığıyla vicdani ret hakkında atıp tutamazsınız. Ayıptır.
Neden 000Kitap?
Önce bir word dosyasıydı, ismini arayan bir kitaptı, sonra suç delili oldu. ‘000Kitap’, ‘Dokunan Yanar’ altbaşlığıyla nihayet gerçek bir kitap. Daha basılmadan bu kadar konuşulanı var mıdır?
Kitabın kapağında Ahmet Şık dışında 125 isim daha var. Neden? ‘000Kitap’ın ilk duyurusu TÜYAP Kitap Fuarı’nda oldu. Kaybolacağınız koridorlar boyunca kitaplar uzanıyor iki yanınızda. Evrensel kıstaslar bulunsa dahi, hayatta durduğunuz yere göre tarif edeceğiniz ‘iyi’ kitaplar ve ‘kötüleri’ var. Dilini beğenmedikleriniz vardır ya da kurgusu hatalı, yöntemi yanlış gelmiştir size. Tezini onaylamazsınız, eksik, dengesiz gelebilir ya da tamamen saçma sapandır. TÜYAP binlerce, yüz binlerce kitapla dolu böyle. Nefret suçu içermeyen her kitabın basılma hakkı vardır. Aksi halde o ülkede başka evrensel değerlerin eksikliğinden söz etmemiz gerekir. İmzamızı koyduk işte bu yüzden...
Radikal / 18.11.11