21.12.2011 10:51
Karayılan: Kürtçe artık ulusal bir tutum
KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, hükümetin üç dört kişiyi bile sokağa çıkamaz duruma getirmek istediğine dikkat çekerek, “O zaman siz de buna karşı her fırsatta sokaklara çıkın. Daha etkili mitingler yapın. Daha etkili toplumsal protesto gösterileri yapın. Cevaben bunlar gerekiyor” dedi. Karayılan, Kürtleri devletin hiçbir kurumuyla Türkçe konuşmamaya çağırarak, ‘’Bunu artık ulusal bir tutum olarak geliştirelim’’ dedi.
ANF’ye konuşan KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, Kürtleri her fırsatta sokağa çıkmaya çağırırken, Kürtçe savunma konusunda da “Bu devlet Kürdistan’da bu halkla birlikte yaşamak istiyorsa ya halkın dilini dinlemeye tahammül edecek, ya öğrenecek, ya da tercüman bulacaktır. Bunu artık ulusal bir tutum olarak geliştirelim. Devletin hiçbir kurumuyla Türkçe konuşmayalım, Kürtçe konuşalım” şeklinde konuştu.
Karayılan, İzmir’de Kürtçe şarkı istediği için öldürülen Gazi Akbayır olayına sert tepki gösterdi. “Özellikle de İzmir’de o kadar Kürt yaşamakta. Ancak bakıyorsunuz bir milletvekili bile çıkaramadılar. Bu, bu kadar dağınık, örgütsüz duruşlarından dolayı böyledir. İzmir Gazi Akbayır’ın hesabını sormak için harekete geçmeliydi. İzmir’deki Kürtler nerede? Nasıl oluyor da birisi salt Kürtçe türkü talep ettiği için öldürülüyor? Bu ne demektir? Böyle sessiz karşılandığı müddetçe Kürtler şurada-burada bıçaklanıp, öldürülürler.”
AKP’li bazı Kürt kökenli vekilleri eleştiren Karayılan, “Bir de bazıları parlamentoda çıkıp ‘BDP Kürtleri temsil etmiyor, biz de Kürdüz’ diyorlar. Sen zaten ihanetçi bir Kürtsün. Senin yüzünden Kürdistan 90 yıldır acı çekiyor. Bre alçak! Senin gibiler yüzünden bu halk bu kadar kan ağlıyor” dedi.
BEN KCK’LİYİM KAMPANYASI DÖNEME CEVAP OLABİLECEK BİR KAMPANYA DEĞİL
* BDP’nin başlattığı “ben de KCK’liyim” ve yine “ez li vir im” kampanyaları çerçevesinde Kürdistan ve Türkiye illerinde yapılan mitingler ve “kendimi ihbar ediyorum” kampanyasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle şunu belirteyim: “Ben de KCK’liyim, kendimi ihbar ediyorum” eylemi bana göre döneme cevap olabilecek bir eylem tarzı değildir. Fakat mademki böyle bir kampanya gibi bir eylemsellik başlatılmış, o zaman daha iyi sarılmak gerekiyor. Her ilde yüz, yüz elli kişi gidip kendini ihbar ediyormuş. Neden böyle oluyor ki? O zaman binlerce kişi gidip kendini ihbar etsin. Sadece yetkili bazı kimseler değil, halktan tüm yurtsever insanlar da gidip “ben de KCK’liyim” diye kendisini ihbar edebilir. Yani böyle olursa belki toplumsallaşır, kitleselleşir ve bir anlamı olur. Yoksa bir nevi kendini sıraya koyma, işte “ben de KCK’liyim, diğerleriyle işiniz bittikten sonra ben de sıradayım” anlamına da gelebilir, bu pasif bir tutum olarak gözükebilir. Bunu aşmak için o zaman toplumsallaştırmak gerekiyor. Bence doğrusu böyle olabilirdi. Çünkü Kürt siyaseti neye el attıysa onu tam olarak yaparsa başarılı olabilir. Bu açıdan madem bir kampanya başlatılmış, o zaman herkesin katılımıyla güçlü kılınırsa o zaman başarılı olabilir. Yoksa başarılı olma şansı olmaz.
MİTİNGLER SÜRECE ÖNEMLİ BİR MÜDAHALE
Geliştirilen mitingler sürece önemli bir müdahaledir. Halkımızın, AKP rejiminin geliştirdiği operasyonlara karşı önemli ve etkili bir cevabıdır. Çünkü AKP’li bakanlar “bunlar üç-beş kişiyi bile artık sokağa çıkaramazlar” demekteydiler. On binlerce kişinin katılımıyla çeşitli yerlerde gelişen bu mitingler aslında AKP’nin ırkçı, sömürgeci politikalarına vurulmuş bir tokattır. Bir de o söz konusu bakanların aslında o sözleriyle neyi amaçladıklarını ortaya koymuş oluyorlar. Onların amacı Kürt halkını halden düşürmek, etkisizleştirmek, üç-beş kişiyi bile sokağa çıkaramaz duruma getirmektir. En iğrenç bir biçimde halkın ileri gelenlerine, öncülerine, siyasetçilerine, sanatçılarına, kanaat önderlerine, akademisyenlerine, avukatlarına, hemen herkese ve hatta Kürt halkının dostlarına yalan senaryolarla saldırarak tutuklamaları, toplumun nefesini kesme tutumudur. Önder Apo üzerinde zaten ağır bir tecrit var. Kürt siyasetçilerinin hepsini bu biçimde tutuklayıp, rehin politikası uygulamaları dünyanın olabilecek en iğrenç sömürgeci-faşist uygulamasıdır. Sıkı yönetimleri çok çok aşan bir topyekun saldırı ve savaş durumu söz konusudur. Bununla halkı sindirmek, etkisiz kılmak, geri adım attırmak ve sokağa çıkamaz hale getirmek istemektedirler.
HER FIRSATTA SOKAKLARA ÇIKIN
Ben de buradan tüm yurtseverlere, tüm onurlu, şerefli haysiyetli Kürt gençliğine, Kürt kadınına, bütün yurtsever kesimlere, esnaflara, köylülere, yoksuluna, zenginine herkese şunu söylüyorum: Madem bunlar halkımızı etkisizleştirmek, üç-dört kişiyi bile sokağa çıkaramaz duruma getirmek istiyorlar; o zaman siz de buna karşı her fırsatta sokaklara çıkın. Daha etkili mitingler yapın. Daha etkili toplumsal protesto gösterileri yapın. Cevaben bunlar gerekiyor. Bu dönemde halkımızın kendi Önderliğine, kendi onuruna sahip çıkması, yapılan bu uygulamalara karşı serhildanlarını güçlendirmesi çok çok anlamlıdır. Sömürgeciliği boşa çıkaran, tüm dünya kamuoyunun gözü önünde yapılan bütün bu saldırılara rağmen halkımızın direniş gücünü ortaya koyan eylemler olması açısından çok önemlidir. Yapılanlar açıktır. Kürt halkını iradesizleştirme, teslim alma ve köle haline getirmedir. Bizim bunu herhangi bir biçimde kabul etmemiz mümkün müdür? Bu kadar emek vermiş, bu kadar fedakarlık yapmış, içinden bu kadar fedai militan çıkarmış ve bu kadar şehit vermiş, mücadelesiyle bir Önderliksel şekillenmeyi yaratmış, bu düzeye gelmiş bir halkın bunu kabul etmesi mümkün müdür? Tabii ki mümkün değildir. Halkımız buna karşı direnecek. Sömürgeciliğin saldırıları karşısında direniş şüphesiz fedakarlıklar ve yiğitçe bir duruşu isteyen çok anlamlı bir mücadeleyi gerektirmektedir. Bunların yaptığı bu saldırı, Kürt halkını bitirmeye dönük bir saldırıdır. Buna karşı halkımızın da boyun eğmemesi, direnmesi bir onur, bir haysiyet ve bir şeref meselesidir. Geleceğini düşünme ve özgürlük ile demokrasi mücadelesi kadar bir de bu yönü vardır.
MELELER HER ZAMAN DIŞLANDI
* Geçtiğimiz hafta, bin melenin Kürdistan’da devlete bağlı olarak görevlendirileceği açıklandı. Hükümet bu uygulamayla neyi amaçlıyor?
Tarih boyunca Kürdistan’da güçlü olan medrese geleneğinin eğittiği din alimlerinin her zaman Kürdistan toplumunda, toplumun yönlendirilmesinde, bilinçlendirilmesinde ve kültürel düzeyinin gelişmesinde çok önemli bir yeri olmuştur. Çünkü Kürdistan’daki medreseler çok köklüdür. Sadece din bilimini değil, tarih, coğrafya ve diğer pozitif bilim dallarının öğrenim konusu yapıldığı bu medreselerin yetiştirdiği öğrencilerin çok yönden bilinçlenme durumunu yaşamaları söz konusudur. Ne var ki, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra bu medreseler yasaklanmıştır. Ancak gizli ya da yarı gizli bir biçimde eğitimlerini sürdüren ve günümüze kadar varlıklarını sürdüren medreseler vardır. Bunların yetiştirdiği meleleri Türkiye Cumhuriyeti Devleti hiçbir zaman tanımadı, her zaman dıştaladı. Geçmişte maaşlı imamlar halinde değerlendirilmeleri için çok kere başvuruları da oldu. Ama her daim dışlanmış ve kabul edilmemişlerdir.
MELELERE YÖNELİK UYGULAMA SİYASİ AMAÇLI
Ancak sistem, son dönemde gelişen Sivil Cuma Namazları’yla birlikte, önemli oranda asimile edilmemiş olan ve Kürt bilincini taşıyan bu melelerin gücünü yeniden görmüş oluyor. AKP hükümetinin, ezici bir kısmı yurtsever olan Kürt melelerine karşı yapmış olduğu bu teklif, özü itibarıyla art niyetli bir tekliftir. Bu yasa, melelerin toplumda oynadıkları yurtseverlik rolünün önüne geçme ve asimilasyon amaçlı bir yasadır. Bir yeni uygulamadır. Bununla aynı zamanda yurtsever melelere dönük yapılmış bir hakaret de vardır. “Bunlar Sivil Cuma Namazları’nda rol oynuyorlar ve Kürt bilincinin-yurtseverliğinin gelişmesinde rol sahibidirler. Ben onların önüne biraz kemik atarım, bir maaş veririm, kendime bağlarım” hesabıyla bunları yapmışlardır. Bu nedenle bu, yurtsever Kürt melelerine bir hakarettir. Bunlar o kapitalist zihniyetleriyle zannediyorlar ki kime para verirlerse, kime mal-mülk sunarlarsa o hemen kontrollerine girer. Bu kapitalist sömürgeci zihniyet bir türlü şunu anlamadı: Paradan, maldan-mülkten daha değerli şeyler vardır; insani değer yargıları vardır. Özgürlük vardır, ulusal kimlik vardır, temiz dini duygular ve bir de insan vicdanı vardır. Bunlar şunu anlamadılar; ne kadar sömürgeci-faşist uygulamalar yapsanız da, ne kadar para-pul dökseniz de temiz insan vicdanını satın alamazsınız, teslim alamazsınız. Bunu bir türlü anlamadılar. Zannediyorlar ki ellerinde devlet olanakları, para-pul, polis, tank-top var, dolayısıyla bu biçimde her şeye kadirdirler. Hayır, siz her şeye kadir olamazsınız. Burada insan haysiyeti, insan onuru ve insan vicdanı vardır; insanın adalet duygusu vardır. Bilinçli, kendi halkına, değer yargılarına bağlı, imanına, inancına bağlı bir mele nasıl bir maaş karşılığında size teslim olsun? Bu mümkün müdür? Böyle ahlaksızca bir teklif nasıl yapılabilir?
TÜRK SÖMÜRGECİLİĞİNİ ZORLAYAN İKİ HUSUS VE İKİ ÖNEMLİ EYLEM
Ama AKP zihniyetinde bunun yeri vardır. Onlar dini bir çıkar vesilesi haline getirip, mal-mülk sahibi oluyorlar, iktidar sahibi oluyorlar ve zannediyorlar ki herkes dini böyle kullanır. Bu, dini kullanma biçimidir. Dine yapılmış bir saldırıdır. İnsan vicdanı, insan inancına saygılı yaklaşmış olsalardı böyle tekliflerle ortaya atılmazlardı. Onun yerine, “bunlar neden böyle camilerden çıkıp da meydanlarda namaz kılıyorlar, bir düşünelim” diyebilirlerdi. Ama bunu değil, güya maaş verecekler, böylece bunun önüne geçmiş olacaklar. İşte bu, sömürgeci zihniyetin bu biçimde bu alanda da kendisini dışa vurumudur.
Bu son dönemde Türk sömürgeciliğini zorlayan, sömürgeciliğin Kürdistan’daki ince karnı durumunda olan iki husus ve iki önemli eylemsel duruş ortaya çıkmıştır.
BİRİNCİSİ SİVİL CUMA NAMAZLARI
Bunlardan birincisi Sivil Cuma Namazları’dır. Çünkü şimdiye kadar sömürgecilik ve özellikle de AKP-Gülen zihniyeti din kardeşliği adı altında Kürt halkını hep kandırmıştır. Şimdi yurtsever Kürt dindarları “Siz artık dini halkımıza karşı bir silah olarak kullanamazsınız, biz bunu sizin elinizden alıyoruz. Halkımız kendi dinine bağlı, kendi kimliğine bağlı, yurtsever, şerefli bir halktır” demektedirler. Yurtsever Kürt dindarları bu silahı onların elinden almışlardır. Bu gerçek karşısında Türk sömürgeciliği çok zorlanmaktadır. Bu nedenle Sivil Cuma Namazları hareketini marjinalize etmek ve tasfiye etmek için ve böylece Kürt halkının bu çok değerli, çok önemli hem İslamiyet felsefesi ve ruhuna uygun duruş, hem de toplumsal gerçeğine uygun, kimlikli, yurtsever duruş olmaktadır. Yurtseverlik duyguları ile dini inancın birleşerek eyleme geçtiği bir duruş biçimidir. Bu ikisinin birleşmesi aslında Kürt halkının önemli bir mesafeyi kat etmesi anlamına gelmektedir. Bugün bu sağlanmıştır ve bu çok önemli bir durumdur. Kürdistan’daki bütün insanlarımız bu çizgiyi esas almalıdır. Evet, “ben inançlıyım, ben ibadetimi yaparım fakat ben sömürgeciliğin hizmetine girmeyi kabul etmem; temiz dini duygularımı sömürgeciliğin kullanmasına fırsat vermem; sömürgeciliğin zulmüne karşı çıkarım ama inancıma da sonuna kadar bağlı kalır, ibadetimi sivil bir şekilde yaparım” tutumudur bu. Çok temiz, çok inançlı, mümin bir Kürdistanlı Müslüman’ın alacağı bir tutumdur. Kendi toplumsal gerçekliğine, kültürüne ve inancına bağlı kalmada örnek yurtsever bir tutumdur. Bu açıdan tüm halkımız ve Kürdistan’daki tüm dindarlar bunu kendine örnek almalıdır. Bu tutum, demokratik özgürlük hareketinde esas alınması gereken öncü bir duruş biçimidir.
İKİNCİSİ İSE KCK DAVASINDA ANADİL SAVUNMASI
Sömürgeciliği zorlayan ve sömürgeciliğin yumuşak karnı durumundaki ikinci duruş biçimi ise KCK davasında savunmanın anadil ile yapılması tutumuyla ortaya çıkan duruştur. Bu tutum da çok önemlidir. Çağımızda anadiliyle konuşma hakkı bir insanlık hakkıdır. Anadilini yasaklama hem de bunu zorla yasaklama ve bir kişinin kendi diliyle savunma yapmasına fırsat vermeme, insan haklarını çiğnemedir. Bu açıdan KCK Ana Davası tutuklularının başlattığı bu anadil ile savunma hakkı doğrultusundaki tutum çok anlamlı, çok değerli ve öncü bir tutumdur. Tıpkı bu da Sivil Cuma Namazları gibi sömürgeciliğin yumuşak karnıdır ve çok değerli bir tutumdur. Bu açıdan sadece KCK Ana Davası’nın tutukluları değil, artık Kürdistan’daki tüm tutuklular ve tutuksuz olanlar, kim ki nerede mahkemeye gidiyorsa kendi anadiliyle konuşma hakkını kullanmalıdır. Bu bir yurtseverlik görevidir. Bu anlamlı ve önemli bir yurtseverlik tutumudur.
Şimdi duyuyoruz ki birçok yerde, özellikle de merkezi olmayan yerlerde KCK davası adı altında yürütülen soykırım operasyonları sonucu tutuklanan insanlar mahkemeye gidip Türkçe de konuşuyorlarmış. Bu doğru değildir.
DEVLETİN HİÇBİR KURUMUYLA TÜRKÇE KONUŞMAYALIM
Kürt toplumu kendi siyasetçilerinin başlatmış olduğu bu ulusal-demokratik-yurtsever tutumun arkasında durmalıdır. Bunun yolu da artık kimsenin devletle Türkçe konuşmamasından geçmektedir. Bu devlet Kürdistan’da bu halkla birlikte yaşamak istiyorsa ya halkın dilini dinlemeye tahammül edecek, ya öğrenecek, ya da tercüman bulacaktır. Bunu artık ulusal bir tutum olarak geliştirelim. Devletin hiçbir kurumuyla Türkçe konuşmayalım, Kürtçe konuşalım. Başta mahkemelerde bundan sonra kim Türkçe konuşursa o bir yurtseverlik kuralını ihlal etmiş olur, bunu herkes bilmeli. Sadece siyasi davalarda değil, tarla-toprak, iş-güç, vb. davalarında da herkes Kürtçe konuşmalıdır. Yani yaşamın bütün alanlarında sömürgeci devlet kurumlarıyla temas bundan sonra anadil ile olmalıdır. Bu önemli bir tutumdur. Bizim tüm yurtseverlere, tüm Kürt halkına çağrımız budur; artık herkes devlet mahkemeleriyle ve yine devlet güçleriyle Kürtçe konuşmalıdır. Kürtçe konuşmaktan utanmayalım, bizim için kendi anadilimizle konuşmak bir onurdur, bir büyüklüktür ve bir yurtsever tutumdur. Bunun için ceza vereceklerse varsın versinler. Bundan sonra ancak uşak ruhlu olanlar devlete yaranmak için gidip Türkçe konuşur. Artık ilke budur; yurtsever, ilkesel tutumu olan herkes Türkçe değil, Kürtçe konuşmalıdır. Bütün Kürdistanlıları bu biçimde KCK Ana Davası’ndaki tutukluların başlattıkları bu duruşu (eylem demiyorum; bir insanın kendi doğal hakkı olan anadil hakkını kullanması eylem değil, doğal bir yaklaşımın yerine getirilmesidir. O açıdan bir yurtseverlik duruşudur) geliştirmeye çağırıyorum. Artık kendi anadilimizde konuşalım ki başkaları anadilimizi kabul etsinler.
Şimdi anayasa tartışılıyor: Anayasada anadilde eğitim hakkı olacak mı olmayacak mı konusu Türkiye’nin geleceğini belirleyecek önemli konulardan birisidir. Bu konuda biz Kürtler kendi tutumumuzu alalım. Anayasaya Kürt kimliğini ve anadilde eğitim hakkını geçirmek için şimdiden her yerde herkes Kürtçe konuşmalıdır. Kürtçenin Türkiye sınırları içerisinde iki lehçesi var: Biri Kurmancî diğeri de Zazaki (Dimilkî). Her ikisi de güzeldir, her ikisi de konuşulmalıdır.
MAHKEMELERDE HEM TÜRKÇE HEM KÜRTÇE OLMAZ
Yalnız ben bazı tutukluların mahkemeye hem Kürtçe hem de Türkçe savunma verdiklerini duydum. Şimdi bu bir esnetmedir ve doğru değildir. Sen Kürtçe savunmanı yapmışsan neden bir de Türkçe yapıyorsun ki? Yani bu, duruşu delme yöntemidir. Bunu bir biçimde düzeltmek gerekiyor, bizim önerimiz budur. Mademki bir tutum –anadile sahip çıkma tutumu- alındı; bu çok doğru ve yerindedir. O zaman bunu sürdürelim. Esnetmeyelim. Esnetme doğru değildir. Bunu sürdürmek gerekiyor. Neden ayrıca Türkçesini yazıp veriyorsun ki? Bu yanlıştır. Bu davalarda tutuklu olan herkeste militan duruşu beklemek de doğru değil. Ama ben şunu söylüyorum: Kürdistan’daki tüm yurtseverler bilmeli ki bu dönem çok önemli ve halkımızın geleceğinin belirleneceği bir dönemdir. Mademki devletin mahkemesine işi düşmüşse –tutuklu ya da tutuksuz- o da bir yurtsever olarak, bir Kürt olarak Kürtçe konuşmalıdır. Dişini sıkmalıdır. Belki Kürtçe konuştuğu için bir süre daha içeride kalabilir, ceza verilebilir. Onu kabul ediyoruz ama içinde bulunduğumuz dönem hepimizden fedakarlık istiyor; militanlardan bir çeşit fedakarlık istiyor, yurtseverlerden bir çeşit fedakarlık istiyor ve en sıradan bir Kürt insanından da istediği bazı fedakarlıklar da vardır. Bunu herkes bilmeli ve Kürt olmanın doğal bir gereği olarak kendi anadilini devletle ilişkilerinde kullanmalıdır.
Biz devleti bu gerçeği kabul etmeye zorlamak istiyoruz. Bakın, bu kadar savaş var, bu kadar direniş var, insanlarımız kendilerini yakıyorlar. Fırat İzgin; 15 yaşında bir Kürt gencidir. Onun kendisini yakması bizim yüreğimizi de yakmıştır. Bir kez daha ben onun değerli ailesine buradan başsağlığı diliyorum. Onlar Fırat gibi daha o küçücük yaşta duyarlı, kendisi için değil halkının geleceği için yaşayan bu kadar geniş hayal dünyasına sahip bir genci yetiştirmiş oldukları için her zaman onur duymalıdırlar. Bundan daha onurlu bir şey yoktur. Kendisi için yaşama değil, halkı için yaşamını feda etmek kadar yüce bir şey olamaz. Kaldı ki Fırat İzgin’den önce Mustafa Malçok, Evrim Demir ve daha yüzlercesi var. Salt bu yıl, Önderlik üzerindeki tecridi protesto etmek için sekiz Kürt genci bu biçimde bedenini ateş vermiştir. Bazı gençler bugün böyle yapıyorsa ve yine bazı çok değerli yaşlı anneler, babalar, dedeler büyük fedakarlıklar yapıyorsa, bu toplumun her ferdi bugün bir yük omuzlama durumunda ise şimdiye kadar kendisini bunda mükellef görmemiş bazı Kürt bireyleri de bunu görmeli ve onlar da bir yük kaldırmalıdırlar.
Bu yoldaki en hafif yüklerden biri de şüphesiz gidip mahkemede, “kendi anadilimle konuşuyorum” tutumunu almaktır. Bundan daha hafif bir yurtseverlik görevi olamaz. Bir insan eğer bunu bile yapmıyorsa o zaman o bir ihanetçidir. O zaman o, kendi ulusal değerlerine sahip çıkmayan biridir. Birkaç yıl ya da birkaç ay cezaevi yatmamak için kalkıp da tutum değiştirmek, genelin tutumuna katılmamak tabii ki bir ihanettir, başka bir şey değildir. Gelinen bu noktada tüm Kürtler anadil hakkına sahip çıkmalıdır. Anadiliyle eğitim, anadiliyle savunma, anadiliyle konuşma, bu bir onur meselesi, tüm Kürtler için haysiyet, onur ve şeref meselesidir. Bunu kabul etmeyen, bunu aşıp da gidip çıkarı için farklı tavır geliştirenlerde şeref ve haysiyet olamaz.
Şimdi bu konuda iki önemli tutumu görmek gerekiyor: Birincisi anadilde savunma hakkı ve tutumu, ikincisi ise Sivil Cuma Namazları’nın geliştirdiği çok değerli tutum. Halkımız bu her iki tutuma dayanarak, toplumsallığını daha da güçlendirip, sömürgeciliği yenebilir. Bu halkalardan sonuç alabilir. Önemli olan burada fedakarlık ve üzerine kararlıca gitmektir. Toplumsal eylemselliğin sonuç alma halkaları bu biçimde gelişebilir. Bunun için bu konularda herkesi tüm yurtseverleri tutum almaya çağırıyorum. Türkiye’deki bütün dostları bu tutumu desteklemeye, güçlendirmeye ve cesaretlendirmeye çağırıyorum.
HİÇBİR KÜRT GENCİ KENDİNİ YAKMA EYLEMLERİNE YÖNELMEMELİ
Bu vesileyle Fırat İzgin’den bahsetmişken şunu da belirteyim: O değerli gencimizin ve aynı şekilde şahadete ulaşmış diğer şehitlerimizin eylem tarzını biz kabul etmiyoruz. Hiçbir Kürt genci bu tarz bir eyleme yönelmemelidir. Kürt gençliğinin o fedai ruhu bu tarzda kendini yakma değil de örgütlü eyleme -toplumsal, siyasal, askeri her biçimdeki eylemden bahsediyorum- dönüştürmesi halinde bu halk kurtulur. Önderlik üzerindeki tecrit de böyle aşılır. Önderliğin özgürlüğü bu biçimde mümkün olabilir, kendini yakmayla değil. Kimse kendini yakmamalı, buna şiddetle karşıyız. Onun yerine o fedai ruhu topluma taşırmak, topluma mal etmek için herkesi o fedaice, büyük yüce duruşa sahip kılmak için çaba sarf etmeleri gerekiyor. Madem bu kadar kararlısın, madem ki bu kadar fedaisin o zaman bunu kapı komşuna, kardeşine, çevrene, yoldaşlarına da hakim kıldırmak için çaba göstermelisin. Görev bu olmalıdır. Kendini yakacağına gel gerilla ol, gerillaya katıl. Fırat İzgin’in takipçilerine gelin gerillaya katılın, çağrısında bulunuyorum. Saflarınız stratejik bir kurum olan Ölümsüzler Taburu’nun saflarıdır; Özel Kuvvetler’in saflarıdır. Gelin gerillaya katılın, kendinizi eğitin, daha örgütlü bir biçimde Önder Apo’nun özgürlüğü ve halkımızın özgürlüğü için bu mücadelenin öncü bir neferi olan gençlere dönük de yapacağım çağrı budur.
İZMİR, GAZİ AKBAYIR’IN HESABINI SORMALIYDI, İZMİR’DEKİ KÜRTLER NEREDE?
* İzmir’de Gazi Akbayır isimli bir Kürt genci Kürtçe şarkı söylenmesini istediği için ırkçı bir grup tarafından önce bıçaklanarak, ardından da kurşunlanarak öldürüldü. Bu ve bunun gibi olaylar tüm Kürtleri yeniden düşünmeye yol açmaz mı?
Bakınız bu konuda çok önemli bir süreç yaşanıyor. Kürt halkında kimlikli duruş geliştikçe Türkiye’de de şovenizm hortlatılmaya çalışılıyor. Belirttiğiniz gibi Gazi Akbayır adındaki bir Kürt genci Zazaca türkü söylenmesini istiyor, türkü söyleniyor. Bunun üzerine bir grup faşist-ırkçı gelip önce bıçaklıyorlar, sonra da sekiz kurşunla öldürüyorlar ve bunlar kaçıp, kurtuluyorlar. Bu kaçıncı kez böyle oluyor? Özellikle de İzmir’de o kadar Kürt yaşamakta. Ancak bakıyorsunuz bir milletvekili bile çıkaramadılar. Bu, bu kadar dağınık, örgütsüz duruşlarından dolayı böyledir. İzmir Gazi Akbayır’ın hesabını sormak için harekete geçmeliydi. İzmir’deki Kürtler nerede? Nasıl oluyor da birisi salt Kürtçe türkü talep ettiği için öldürülüyor? Bu ne demektir? Böyle sessiz karşılandığı müddetçe Kürtler şurada-burada bıçaklanıp, öldürülürler. Bir taraftan bu yapılırken, diğer taraftan da Urfa’da ruhunu satmış bir bakan gelip Kürtçe türkü söylüyor. İşte en rezil olan şey budur, bu bir rezalettir. Bir taraftan Kürtçe türkü istediği için insanlar öldürülürken, diğer taraftan da ruhunu ve her şeyini satmış bir tip kalkıp Kürtçe türkü söyleyip, Türk olmakla övünüyor.
MEHDİ EKER GİBİ TİPLER OLDUĞU MÜDDETÇE GAZİ AKBAYIRLAR ÖLDÜRÜLÜR
Şunu açıkça söylüyorum: Mehdi Eker gibi tipler bu ülkede olduğu müddetçe ve İzmir’deki Kürtler gibi pasif duruş olduğu müddetçe her zaman Gazi Akbayırlar da öldürülürler. Irkçılık ve faşizan uygulamalar durmaz. Artık kendimize, dilimize sahip çıkmalıyız, artık kültürümüze sahip çıkmalıyız. İnsan olmak istiyorsak bunu yapmalıyız. Yoksa bir paçavra oluruz, orta yerde karın tokluğu için her türlü işbirlikçiliğe yatkın en rezil insanlar topluluğuna girmiş oluruz. Böyle olmak istemiyorsak kendi dilimize, kültürümüze, geçmişimize sahip çıkmalıyız. Bunun için gerekli olan örgütsel çıkış ne ise onu kendimizde geliştirmeliyiz. Maddi çıkarlar ve kariyer için kendi halk gerçekliğinden taviz veren, halkına ve kimliğine sahip çıkmayan veya pazarlığa sürüp de onun irade olmasını önleyen, onun iradeleşme mücadelesine zarar veren tiplerin yaptığı kötülük kadar daha büyük bir kötülük olamaz.
SEN İHANETÇİ KÜRTSÜN!
Bir de bazıları parlamentoda çıkıp “BDP Kürtleri temsil etmiyor, biz de Kürdüz” diyorlar. Sen zaten ihanetçi bir Kürtsün. Senin yüzünden Kürdistan 90 yıldır acı çekiyor. Bre alçak! Senin gibiler yüzünden bu halk bu kadar kan ağlıyor. Sen gidip sömürgeciliğin yardakçılığını yapıyorsun, orada milletvekili olmuşsun, bir de utanmadan çıkıp “ben de Kürdüm” diyorsun. Sen nereden Kürt oluyorsun? Kürt kendi onuruna, kimliğine, haysiyetine, geleceğine, tarihine sahip çıkan kişidir. Ama sen ruhu satılmış bir kişisin. Biz ruhu satılmış Kürtleri çok iyi biliyoruz. Onlar Kürt değil, ihanetçidirler. Sen Kürt isen neden orada Kürtlerin dil hakkını savunmuyorsun? Şimdiye kadar neredeydin? Kürtlüğünü pazarlığa sürmek kadar alçakça bir şey olamaz.
* Faili meçhul cinayetlerle ilgili tutuklu bulunan İbrahim Şahin ve bir grup eski kontrayı sessiz sedasız serbest bıraktılar. Bu, Ergenekon’la bir uzlaşma sonucu olabilir mi? Yoksa başka bir nedeni mi var?
AKP hükümeti, Cumhuriyetin geçmişini kendi açısından bazı yönleriyle eleştiriyor ama ulus-devlet eksenli yapılan bütün katliamları esas olarak eleştirmiyor, savunuyor. Çünkü kendisi ulus-devlet yapılanmasını yeni bir anlayışla daha da derinleştirmek isteyen bir bakış açısına sahiptir. O açıdan ulus-devletin milliyetçi özelliğini pekiştirmeye dönük yapılan uygulamaları sahipleniyor. Ermeni soykırımına karşı duruşunun bu düzeyde olması bu nedenledir. Aynı biçimde Kürdistan’daki uygulamalara da aslında sahip çıkıyor. Bu yüzden ‘90’larda gerçekleşen faili meçhul cinayetlerin üstünü her vesile ile örtmeye çalışıyor. Şimdi Ergenekon’un tümünü değil ama Ergenekon’un yıpranmış ve çizgi dışına çıkmış olan kesimlerini tutuklamıştır. Esas Ergenekon gövdesinin üzerine Yeşil Ergenekon’u çekerek zaten bütünleşmiştir.
ÖLDÜRMÜYOR AMA ÖLDÜRMEDEN BETER EDİYOR
Ergenekon diye tutukladıkları kişilerin Kürdistan’da yaptıkları sorgulanmaya tabii tutulsa faili meçhul diye bir şey kalmaz, hepsi bir bir netleştirilir. Ama bizzat AKP ve Cemaat anlayışı bunu yapmak istemiyor. Cemal Temizöz’ün ve Kamil Atak’ın Cizre’de yaptıkları artık gizlenemez olaylardır. Bunun için dava konusu olmuştur. Fakat diğer bütün olayların üstü örtülmeye çalışılmaktadır. Mecliste faili meçhulleri araştırmaya dönük önergelerin hepsi AKP’nin oylarıyla reddedilmiştir. AKP faili meçhul olayların faillerinin hepsini biliyor ama o dosyaları açmak istemiyor. Çünkü kendisi de şimdi Kürdistan’da farklı bir yöntemle aynı doğrultuda bir politika uyguluyor. Öldürmüyor ama öldürmeden beter ediyor.
Faili meçhul cinayetlerin sanıklarının bırakılmasını bazı köşe yazıları da eleştirmiş ama onlar da yüzeysel yaklaşıyor. Erdoğan ve AKP’nin Kürt sorunu karşısındaki gerçeği Ergenekon gerçeğinden çok farklı değildir. Sadece üslup ve yöntem farklılıkları vardır. Amaçları birdir. Bu yüzden AKP rejimi, faili meçhul cinayetlerin açığa çıkmasını istemez ve bu konuda da ikiyüzlü bir durumu yaşadığı açık ortadadır. Bu nedenle sessiz sedasız onları bıraktılar, dikkat edelim yandaş medya da hiç gündemine almıyor.
* Geçtiğimiz aylar içerisinde birçok Türk güvenlik görevlisi HPG gerillaları tarafından esir alındı. Kimi sivil toplum kuruluşlarının ve ailelerin serbest bırakılma çabalarına dönük istemleri basına yansımıştı. Bugüne kadar hareketinize devlet veya aileler tarafından herhangi bir resmi başvuru yapıldı mı? Bu askerlerin akıbeti ne olacak? Serbest bırakılma, bir seçenek olarak görünüyor mu?
Evet, birisi Kaymakam, ikisi astsubay, ikisi de uzman çavuş olmak üzere şu anda yanımızda beş esir vardır. Biz şimdiye kadar Türk devletinden yakaladığımız esirleri genellikle tek taraflı olarak bırakmayı esas aldık. Özellikle siyasal bir mesaj olması, çözümleyici bir rol oynaması için tek taraflı bazı sivil toplum kuruluşlarının araya girmesiyle elimizdeki askerleri bırakıyorduk. Fakat her bıraktığımızda bırakalım Türk devletinde farklı bir yaklaşıma yol açmasını, gelip bu askerleri yanımızdan götüren insanlar bile mahkemelik oldular, yargılanmaya tabi tutuldular. Yine bıraktığımız insanların bir kısmı da yargılandılar hatta bazıları ceza da aldılar. Yani herhangi bir olumlu somut sonuç ortaya çıkarmadı. Bu açıdan biz artık tek yanlı, karşılıksız bırakma siyasetini esas almayacağız.
ARTIK ESİR ALDIKLARIMIZI DA ESKİGİ GİBİ BIRAKMAYACAĞIZ
Her şeyden önce şunu söyleyeyim: Bu devlet öyle bir devlet ki kendi insanlarını, kadrolarını savaştırıyor, çatıştırıyor ama onlar esir düştüklerinde onlara sahip çıkmıyor. Onlar için bırakalım zerre kadar bir çaba göstermeyi, çaba gösterenleri bile yargılıyor. Bu biçimde kendi insanlarına sahip çıkmayan ters bir devlettir. Hiçbir insani duygu emaresi taşımayan bu Zihniyeti teşhir etmek ve herkese göstermek önemli bir husustur. Bu zihniyetin gerçeğini ortaya koyma açısından biz artık yanımızda esir olan devlet güçlerini eskisi gibi bırakmayacağız.
Biliyorum, çok değerli sivil toplum kuruluşları ve şahsiyetler çaba gösteriyorlar. Henüz yanımıza gelmiş olmasalar da basın yoluyla çeşitli biçimlerde duyuyoruz, hazırlık yapıyorlar. Ben onların çabalarına değer biçiyorum. Yine bu insanların aile çevrelerinin -konuşmaları basına da yansıdı- acılarını anlıyorum. Ama bu acıların tek nedeni Türk devletinin sömürgeci, ırkçı, ayrımcı anlayışıdır. Kendi insanlarına sahip çıkmayan tutumudur. Ortada bir savaş var. Bu insanlar bir biçimde esir düşmüşlerdir. Bunun karşılığında hiç olmazsa bir kurtarma çabası gösterilir. Normal bir güç bunu yapar ama Türk devleti bunu yapmıyor, çaba gösterenlere de herhangi bir kolaylık sağlamıyor.
Neden? Çünkü Türk devleti, ayranı kabarık bir devlettir; “nasıl olur da PKK gibi bir güç bizden esir alır?” diye düşünüyorlar. Hiç esir bile demiyor, “koptu” diyor. Oramar’da ele geçen 8 asker için “filan saatten itibaren bağlantımız kopmuştur” demişlerdi. Nasıl kopmuşlardır? O askerler mevziideyken esir alınıp, getirilmişlerdir. Senin mevziinin içinde esir alınmışlardır. Çok ilginç bir zihniyetle karşı karşıyayız. Şimdi aileler şunu bilmeliler: Biz kesinlikle onların sağlığı, yaşamı için elimizden gelen çabayı gösteririz. Bu konuda emin olabilirler ama biz bir savaş sahasındayız. Her gün üzerimize saldırılar da var. Onların bulunduğu yere bir saldırı denk gelmişse bunu bilemem. Kesinlikle kendi güçlerimizden daha iyi korumaya çalışmaktayız, çalışacağız da. Aileler bundan emin olabilirler ama gerek aileler, gerekse de bırakılmaları için çaba gösteren siyasetçiler ya da sivil toplum kuruluşları için de şunu söylemek istiyorum:
İsrail tek bir kişi için 1027 Filistin tutuklusunu serbest bıraktı. Bunu tek kişi karşılığında yapıyor. O da sıradan bir askerdir. Bizde kaymakam var, subay var, uzman insanlar var, bunlar devletin kadrolarıdırlar. Bunların yerine biz Filistin’deki gibi işte binlerce arkadaşımızı bıraksınlar, demiyoruz. Biz şimdiye kadar defalarca tek taraflı jest yaptık. Karşılıksız bıraktılar. Şimdi biz insani bir tutumun gelişmesini talep ediyoruz.
CEZAEVLERİNDE 100 AĞIR HASTA VAR
İki ay önce Türk devletinin zindanlarında tutuklu bulunan arkadaşlarımızın listesi bana ulaştı. İçerisinde 102 ağır (ölümcül) hasta arkadaşımız vardı. Liste ulaştıktan bu yana ağır hasta arkadaşlarımızın sayısı 102’den 100’e düşmüştür. Çünkü ikisi şehit düşmüşlerdir. Daha önce Latif Bodur arkadaşımız kanserden şehit düştü. En son iki gün önce Erzurum Cezaevi’nde Mehmet Aras adındaki arkadaşımız da kanserden şehit düştü.
MEHMET ARAS’IN EŞİ VE 5 ÇOCUĞUNU DEVLET KATLETTİ
Ben burada kendi onuru, haysiyeti için taviz vermeyen, teslim olmayan, görkemli direniş çizgisini tercih eden, bunu kararlıca sonuna kadar götüren çok değerli yoldaş Mehmet Aras’ın bütün aile çevresine ve tüm Kürdistan halkına başsağlığı diliyorum. Biz bu değerli yoldaşlarımızın anılarını özgürlük mücadelesini yükselterek yaşatacağız. Bunun sözünü bir kez daha veriyorum. Büyük acılar içerisinde zindan ortamında yaşamını yitirmiştir. Bu, insan olan herkese acı veren bir durumdur. Bakın bu devletin ne kadar vicdansız, merhametsiz sömürgeci bir anlayışa sahip olduğunu Mehmet arkadaşın hayat hikayesi çok çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır. Onun Serhat alanında yürüttüğü yurtseverlik faaliyetlerinden dolayı devlet tutukluyor, sonra da kendi çeteleri (korucuları) aracılığıyla eşini ve 5 çocuğunu toplu olarak katlediyor. Tam bir katliam uyguluyor. Buna rağmen cezaevinden çıkıp davasından vazgeçmeyen Mehmet arkadaşımızı devlet bir kez daha tutuklayarak bu sefer müebbet vererek içeride tutmak istiyor. Ama içeride de direnen ve devlete boyun eğmeyen bu onurlu duruş tam bir kahramanlık örneğidir. Bu tabloda yoksul bir Kürt köylüsünün büyük kahramanlık direnişi karşısında merhametsiz, gaddar bir sömürgeci devletin yüzü açıkça görülmektedir. Tüm Kürdistan halkı ve Kürdistan gençliği Mehmet Aras arkadaşımızın bu yaşam hikayesinden ortaya çıkan devlet gerçeğini iyi görmeli ve iyi tanımalıdır.
Açık ki, karşımızda hiçbir vicdani duygu emaresi olmayan bir devlet anlayışı ve sömürgeci duruşu vardır. Sözünü ettiğim bu 102 kişiden iki kişi bu son bir buçuk ayda şehit düştü. Geriye kalan 100 kişinin de çoğu kanser, vb. türden ölümcül hastalıklara kapılmış arkadaşlarımızdır. Bunların bırakılması için çeşitli sivil toplum kuruluşları defalarca devlet nezdinde girişimlerde bulunmuşlardır, Cumhurbaşkanlığına başvurmuşlardır. Bizzat Mehmet Aras arkadaşımız için Cumhurbaşkanlığına defalarca başvurmuşlardır. Ama bırakılmadı, yaşamını zindanda yitirdi. Herhalde Cumhurbaşkanının vicdanında rahatlama olmuştur. Ölüm sürecindeki bir kişiyi içeride tutmanın ne gibi bir zevki var, onu bilemiyoruz. Bu kadar duygusuz, bu kadar vicdani hissiyattan uzak bir duruşun sürdürülmesi sonucu bu 100 arkadaşımız tutukludur. Normal-demokratik bir ülke olsa, devletin bu ölümcül hastalığı bulunan tutukluları bırakması gerekir.
HASTA TUTSAKLAR SERBEST BIRAKILSIN
Cumhurbaşkanının af yetkisi vardır, ölüm eşiğine gelmiş insanlardır diye salıverebilir. Devlet iyi niyet gösterisi olarak bu hasta arkadaşlarımızın tümünü bıraksın o zaman biz de bu beş kişiyi bırakmayı düşünürüz. Biz bir şart ileri sürmüyoruz. Biz devleti vicdana gelmeye, ölümün eşiğine gelmiş olan insanlara karşı bir iyi niyet gösterisini geliştirmeye davet ediyoruz. O zaman onun karşılığında biz de gerekeni yaparız. Bir şart değil, insani bir taleptir. Bizim mevcut tutukluları bırakmamız ancak böyle koşullarda mümkün olabilir. Bunun için gerek esirlerin aile çevresi, gerekse de sivil toplum kuruluşları, insani bir talep olan bu ölümcül hastalığı bulunan yüz kişinin bırakılması için kamuoyu çalışması yapmalı ve çeşitli çevreler nezdinde girişimlerde bulunarak sonuç alma mücadelesini yürütmelidir. Bütün demokratik kurumlar da buna destek sunmalı. Nihayetinde sonuç alınırsa esirlerin sorunları da çözülür.
ANF / 21.12.11