Ana Sayfa / Dünya / 
05.07.2008
11.11.2007 14:00

Petrol, Irak, ABD ve Türkiye - Çağlar Keyder

 

Ömer Madra: Bugün Irak’taki petrol kanunu ile ilgili konuşacağız.

Çağlar Keyder: Bugün komşularımızı tanıyalım seansı var. Petrol konusunu biraz daha genel ele alayım istedim. Sosyal politika ile ufak bir ilişkisi var, daha genel olarak petrolün ekonomi politiğine bakalım diyorum. Bu çok karmaşık bir konu, çünkü okuduğum her şeyin tam tersini söyleyen, aynı derecede saygıdeğer kaynaklar var, saygıdeğer kaynak derken tabii biraz abartıyorum, çünkü kaynakların %90’ı şirketlerin kendileri. Dolayısıyla inanılırlık derecesi her zaman tartışılır. Yani petrolle ilgili, rezervlerle ilgili, bu rezervlerin ne kadar süreceği ile ilgili doğru dürüst bir bilgi edinmek çok zor. Ama amatör olarak bakanlar, bir müddet sonra tamamen havlu atabilirler. Fakat çok basit bir takım bilgileri bulmak ve anlamak o kadar da zor değil, onlardan biraz bahsedelim. Biliyorsun petrol fiyatları çok yüksek.

ÖM: Evet, 93 dolar olmuş.

ÇK: Yine de bu fiyat 1980 fiyatının altında, enflasyonu ayarladıktan sonra, bugünün fiyatlarıyla 95 dolar kadar olmuş 1980’de.

ÖM: 1980’de öyle mi?

ÇK: 1979’da OPEC’in ikinci fiyat artışından sonra. Fakat 90’ların sonunda, yani 7-8 sene önce çok düşüktü, 1/3’ü kadar filandı fiyatlar, hatta daha düşüktü, 4 yıl önce 30 dolar filandı yine enflasyonlu fiyatlarla. Yani çok yüksek, çok hızlı bir artış var son 3-4 yılda. Tabii bunun karşısında maliyet, özellikle Ortadoğu’daki maliyet çok düşük, 5-10 dolar arasında gidip geliyor yerine göre.

ÖM: Hatta 2 dolar filan da deniyordu bazı yerlerde.

ÇK: Evet. Ortada muazzam rakamlar var, bu aradaki fark çok çok yüksek. Dolayısıyla çok iştah açıcı bir sektör olduğu muhakkak. Ortadoğu’daki üretim ise 1970’lerden beri biraz azalıyor, 70’lerden sonra, sonra tekrar yükselmeye başlıyor. Fakat aradaki fark çok fazla değil, toplam dünya üretimi de çok fazla artmıyor. Bunu bir komplo teorisi şeklinde söylemiyorum, ama herhalde daha kısa dönemli bir takım dar boğazlar söz konusu. Mesela son 2 yılda, sadece binde 1 artmış toplam petrol ve gaz üretimi. Bu bizim gazetelerden veya güncel haberden aldığımız imaja biraz aykırı bir şey, sanki çok muazzam artıyor, o yüzden bir kıtlığa gireceğiz gibi bir hava var. Öyle değil, aslında petrol üretimi, petrol üretimi yavaş yavaş da azalıyor, buna karşılık doğalgaz üretimi artıyor. Yani az önce söylediğim binde 1 artış, petrol artı doğalgaz üretimi.

ÖM: Evet, ayrıca bir de, ‘peak oil’ dedikleri, petrolün tavana vurması ve ondan sonra da bütün rezervlerin tükenmeye gitmesi gibi bir durum var ve bunu da nihayet petrolcülerden, önemli petrol mühendislerinden, iş adamlarından da Kenneth Deffeyes da söyledi.

ÇK: Bu ‘peak oil’ sözünü de petrol şirketleri, tahmin edersin ki çok benimsiyorlar. “Petrol bitiyor, biz o yüzden fiyatları yükseltelim tüketim de azalsın” diyorlar, fakat buna inanmayan da çok insan var. Mesela anladığım kadarıyla Rusya’daki jeologlar bunun tamamen yanlış olduğunu söylüyorlar ve onlar çok daha farklı bir şekilde petrol arama işine girişiyorlar. Konuyla çok ilişkili değil, ama burada bir parantez açmak istiyorum, beni çok sarsan bir bilgi bu. Suudi Arabistan’da Ghawar diye bir petrol sahası var.

ÖM: En büyük petrol kuyusu.

ÇK: Evet. Şimdiye kadar oradan çıkan petrolün, bugün düşünülen petrol paradigmasıyla oluşabilmesi için, her kenarı 30 kilometre olan bir küpteki organik maddenin, yani dinozorların veya ağaçların petrole dönüşmesi gerekiyormuş. Yani Rus jeologlar diyorlar ki, böyle bir şey imkânsız, böyle 30 kilometreküplük bir organik madde kalıntısının bu petrolü oluşturması, sırf bir kuyu için düşünülemez, dolayısıyla petrolün kaynağı başkadır, yani biyojenik değildir diyorlar. Neyse o çok farklı bir tartışma, yani petrol aslında başka yerden çıkıyor gibi bir teori var. Ruslar, özellikle son zamanlarda, Sibirya’da vs. çok büyük kaynaklar buldular, o kaynakların bulunmasına neden olan teorik gelişmeler, şimdi bu ‘peak oil’ kavramını da epey sarsmış durumda. Her neyse ona pek girmeyelim, bu biraz farklı bir konu. Bu petrolün işlenmesinde bir takım darboğazlar olduğu muhakkak, o nedenle herhalde şu andaki fiyatlar bu kadar yükseliyor. Hatırlıyorsunuz, Zeki Yamani vardı OPEC’in başında, Suudi Arabistan Petrol Bakanı idi.

ÖM: Gayet tabii hatırlıyoruz.

ÇK: Şeyh Yamani, onun çok güzel bir lafı vardı, “Taş Devri, taşların bitmesinden dolayı bitmemiştir” demişti, yani petrol dönemi de petrol bitecek diye bitmeyecek muhtemelen, yeni bir takım teknolojik gelişmeler olacak muhtemelen. Her neyse, petrol fiyatları hiç anlaşılır şeyler değil, yani tamamen siyasi manipülasyon, beklentilerin değişmesi, risk faktörlerinin işin içine girmesi, korkular, şirketlerin bu ortaya attıkları haberler vs. etkili oluyor. Petrolü ekonomi politik çerçevesinde anlatmak imkânsız gibi geliyor bana. Korkunç bir kıtlık ideolojisi söz konusu, yani “çok az kaynak var, dolayısıyla bu kaynakların azlığından dolayı veya ‘peak oil’den dolayı fiyatlar artıyor” vs. deniyor.

Petrol fiyatlarının ne anlama geldiği aslında biraz şüphe çekici bir konu diye düşünüyorum. Bu bağlam çok önemli Irak’ı anlamak açısından. Bütün bu petrol tartışmasını, ‘peak oil’ var mı hakikaten, “petrol bitiyor mu, bitmiyor mu?” vs. gibi tartışmaları daha dikkatli değerlendirmek lazım. Irak konusunda çok ilginç bir gelişme oldu, Amerika’daki devlet adamları, yani sorumlu devlet adamları, ilk başlardaki ‘demokrasi götürmek’, ‘nükleer silahlar’ vs. derken, şimdi yavaş yavaş petrole dönmeye başladılar. Şimdi “Irak’a petrol yüzünden girdik” daha kabul edilir bir söylem olmaya başladı. Greenspan’in bir kitabı çıktı, orada aynen şöyle söylüyor; “valla bunu söylemek beni çok üzüyor, ama tabii ki Irak’a petrol için girdik” diyor. Yani petrol için girmenin meşruluğu ortaya çıkmış oldu, bu tuhaf bir dönüşüm. Amerikalı yetkili, sorumlu devlet adamları, “Evet, artık petrol çağında yaşıyoruz, dolayısıyla petrolü elimizde tutmak çok gereklidir” şeklinde konuşmaya başladılar.

ÖM: Daha önce, Irak’ın işgalinin nedeni kitle imha silahlarının önlenmesiydi, sonra demokrasi ve özgürlük getirmeye dönüştü, şimdi petrol.

ÇK: Şimdi petrol gayet meşru bir neden olarak ortaya çıkıyor. Burada söylemek istediğim şu; nasıl ki bundan öncekiler yalandı, belki bu da yalan; petrol fiyatları ve petrolle ilgili bütün bilgiler o kadar afaki ve o kadar mitik ki, belki bu da tamamen uydurulmuş bir şey. Fakat bunu bir kenara bırakalım şimdi, Irak’la ve Ortadoğu ile ilgili olarak sosyal bilimden gelme bir kavram vardır, ‘rantiye devlet’ diye. Ortadoğu’yla uğraşan sosyal bilimcilerin literatüre nadir katkılarından biri. ‘Rantiye devlet’ şu demek; devletin toplumdan nispeten bağımsız bir gelir kaynağı var ve o gelir kaynağı sayesinde, toplumdan bağımsız ve gayet özgür bir şekilde hareket edebiliyor devlet. Yani petrol geliri devleti ayakta tutmaya kafi, dolayısıyla devletin gidip de herkesten vergi istemesi gerekmiyor, vergi istemeyince de bu petrol kaynaklarından aldığı geliri istediği gibi harcıyor, istediği yere fabrika kuruyor, istediği sosyal politikaları sürdürebiliyor, istediği insanları burjuva olarak ortaya çıkarabiliyor, vs. Yani bir devletin özerkliğinin altını dolduran bir kaynak olmuş oluyor bu petrol geliri.

ÖM: Devletin halkından özerkliğini sağlıyor öyle mi?

ÇK: Aynen. Yani devletin kimseyi dinlemeye ihtiyacı yok, tam tersine herkesin devleti dinlemesi gerekiyor, çünkü bütün kaynaklar devletin elinde. Ortadoğu’da, özellikle 1970’lerden sonra, İran, Irak, Suudi Arabistan ve şimdilerde Rusya, Venezuela gibi ülkelerde durum böyle. Şu andaki Rus devleti muazzam zengin petrol geliri var, -doğalgaz en çok orada artıyor- ve büyük petrol sahaları bulmalarından dolayı rezervleri de çok yüksek.

ÖM: Bir de tabii Irak savaşı başta olmak üzere gelişmelerin petrol fiyatlarını yükseltmesinden de çok yararlandılar.

ÇK: Çok zenginleşti Kremlin. Aynı şey Chavez için söz konusu, Chavez de pek kimseyi takmak mecburiyetinde değil, çünkü Venezuela’nın devlet olarak çok büyük kaynakları var petrol ihracatından dolayı. Bu rantiye devlet kavramı, bütün ülkenin, toplumun bir patronaj çerçevesinde yönetilmesi anlamına geliyor, yani bütün kaynaklar devletin başındaki kadroda.

Mesela Türkiye ile karşılaştırırsak, TÜSİAD’ı filan dinlemesine gerek yok devletin veya halkı hoşnut tutmasına gerek yok, çünkü elinde o kadar çok kaynak var ki, istediği sosyal politikayı uygular, buraya bir fabrika koyar, işçilerle gayet korporatif bir şekilde bir denklem kurar vs. Ortadoğu’daki devletlerin çoğunda sistem bu şekilde işliyor ve Saddam da 1970’lerden sonra bu rantiye devlet kuramı çerçevesinde idare etti Irak’ı. Bunun böyle olabilmesinin arka planında ise çok önemli bir şey var; OPEC’ten sonra devletler petrolü ulusallaştırdılar, yani devlet eline aldılar. Eskiden Amerikalılar, İngilizler gelmişler, BP gelmiş, Aramco gelmiş petrolü almışlar, onlar işletiyorlar, sömürüyorlar diye bir imaj vardı. Tabii böyle bir şey yok artık, 1970’lerden sonra petrol mülkiyeti devletin eline geçti. Dünyadaki petrolün %80’inin sahibi devletler. Yani artık şirketler kontrol etmiyor, ama şirketler yine var tabii ki çünkü petrol çok büyük yatırım istiyor, teknolojisi gayet sofistike, karışık ve sürekli yenilikler var vs. Dolayısıyla bütün bu petrol sahibi devletler, bu büyük şirketlerle çalışmak mecburiyetinde ki bunlar da 4 tane filan zaten.  Bir de tabii bu petrolün teknolojisini elinde tutan büyük şirketler var, Halliburton gibi, Schlumberger gibi, onlar da tabii işin içindeler. Bu gayet önemli bir sektör tabii ki, ama sonunda bu rantiye devlet olma imkânını sağlayan kaynaklar, gelirler önemli çapta devletlerin elinde kalıyor. Böyle bir durumda da, Amerika’nın Irak’ı işgalinden hemen sonra bu olayı tersine çevirecek bir petrol kanunu dayatmaya çalışıyor Irak’a. Yani ulusallaşmış veya devletin elinde olan, Irak ulusal petrol şirketinin elinde olan petrol kaynaklarının uzun müddetle, 25-30 yıllık sürelik kontratlarla büyük şirketlere verilmesini öngören bir kanunu dayatmaya çalışıyor. Yani petrolü tam anlamıyla özelleştirmiyor, ama uzun kontratlarla şirketlerin eline geçmesini sağlayacak bir kanun çıkarttırmaya çalışıyor. Bunun neticesinde ulusal petrol şirketinin elinde çok az bir kısım kalacak işletmek için petrolü. Tam anlamıyla neoliberal bir özelleştirme projesi.

ÖM: PSA, Production Sharing Agreement deniyor galiba?

ÇK: Kontratın şartlarının ne olduğunu tam bilmiyorum, fakat muhtemelen devletin elindeki kaynakları teknolojiye karşı epey azaltacak bir kontrat. Bu çok önemli bir olay Irak açısından. Şöyle bir hesaplama söz konusu; şu andaki Irak’ta şu andaki tahmin edilen rezervleriyle 30 trilyonluk bir kaynak söz konusu. 30 trilyon dolar. Bunun ne olduğunu anlatmak için de dünyanın bir yıldaki gayri safi hasılasının 30 trilyondan biraz fazla olduğunu söyleyelim, yani muazzam bir rakamdan söz ediyoruz, bütün bunu şirketlere peşkeş çekmek söz konusu. Tahmin edebiliyoruz ki, Irak’taki rantiye devletin devamını düşünen devlet adamları, -şu anda da Irak’ta bir parlamento var, devlet adamları var- bu olayı pek hoş karşılamıyorlar, çünkü onlar aynı eski patronaj ilişkilerinin devam etmesi için petrol gelirlerinin şart olduğunu biliyorlar. Dolayısıyla parlamentoda bu tasarıya karşı büyük bir tepki var, ayrıca Irak’taki petrol işçileri de karşı çıkıyorlar. Sanıyorum 5 tane ayrı sendika varmış.

 

ÖM: Evet onlar da çok direndiler.

ÇK: Onların konfederasyonu da tamamen karşı çıkıyor. Bu arada dünyada da bir kamuoyu oluşturmaya çalıştılar; Nobel Barış Ödülü almış 6-7 kişinin dolaştırdığı bir bildiri vardı buna karşı çıkan.  Irak siyasi kadrosu ile Amerika arasında epey bir friksiyon nedeni oldu bu. Bu petrol kanununun bir de ikinci bir parçası vardı; Irak’taki petrol gelirlerinin tüm Irak’a dağıtılabilmesi için, bir bölüşme kanunu gibi bir şey. Petrol özellikle Basra bölgesi civarında, kuzeyde, yani Kuzey Irak’ın elinde, yani Kerkük civarında. Bu federatif yapı içinde petrolün nerede olduğuna bakarsak, aynı zamanda petrol gelirlerinin nereye gideceği belirlendiği takdirde o zaman Irak’ın önemli bir kısmının petrol gelirinden pay almaması söz konusu oluyor. O da bir sorun tabii. Amerikalılar bunu, petrol gelirinin bölüşülmesi için bir kanunla halletmeye çalışıyorlar, tüm Irak’ın bir şekilde tatmin olması açısından. Buna da tabii Kuzey Irak karşı çıkıyor.

ÖM: Kürt bölgesi karşı çıkıyor gelirleri azalacağı için.

ÇK: Evet. Amerika’nın bu Kürt bölgesini bir anlamda bir azarlaması ve de ikna etmesi gerekiyor. Fakat diğer kanun geçmeden, yani bu özelleştirme kanunu geçmeden kendi başlarına bir şey yapmamaları gerekirken, Barzani kalktı gitti ve tek başına kendi bölgesindeki petrolün işletilmesi için Teksas’ta bir Amerikan şirketiyle anlaşma imzaladı.

ÖM: Öyle mi?

ÇK: Teksas’ta Hunt diye bir petrol şirketi ile doğrudan doğruya bir anlaşma imzaladı. Amerikalılar kala kaldılar resmen ve “bu ne demek, kimdir bu adam?” havasına girdiler. Bütün senatoda sorular, soruşturmalar, gensorular vs. ortaya çıktı. Fakat anladığım kadarıyla, Kuzey Irak’takiler “biz imzaladık, size ne?” havasındalar. Yine, Teksas’tan sonra gittiler bir kaç şirketle daha anlaşmalar imzaladılar aynı şekilde, bir tanesi de bir Hint şirketi, o da tuhaf. Yani kendi bölgelerinde, Irak’ta kabul edilmeyen özelleştirme kanununu uygulamaya başladılar. Tabii bunun ne kadar düşündürücü bir olay olduğunu tahmin edebiliriz; Kuzey Irak’ın böyle bir şey yapması tüm Irak’ın petrol kaynaklarından faydalanmasını önleyen bir şey. Bir de bunun bir örnek olduğunu düşünürsek, mesela Şii bölgesinin de kalkıp İran’la aynı şekilde bir anlaşma imzalaması söz konusu olabilir veya gidip Çin’le aynı şekilde bir anlaşma imzalaması söz konusu olabilir. Amerikalılar açısından da bu tam olarak, ‘biz Irak’ı aldık, dönüştürdük ondan sonra da kaybettik’ demektir.

ÖM: Tam kabus planı bu Amerika için.

ÇK: Evet, dolayısıyla Amerika, Barzani’nin bu son manevrasını muhakkak önlemek zorunda, çünkü bu çok korkutucu bir olay Amerika açısından, sadece özelleştirme planı tutmasa dahi çok korkutcu bir olay. Bütün bu çerçeve içinde bir de Türkiye ile ilişkisi açısından önemli. Ben gazetelerde pek fazla görmüyorum, ama bu çok bilinen bir olay, Amerika şu anda Irak’ta 5 tane üs inşa ediyor, bunu biliyoruz. Her biri bunların 10-20 bin askeri barındıracak üsler, hepsi çok büyük üsler ve bu Amerika’nın minimum, 50-100 bin kişilik bir kuvveti Irak’ta devamlı olarak tutacağı anlamına geliyor. Bu gerçekleşir mi hakikaten, sonunda bunu başarır mı Amerika veya bunu yapmaya muktedir mi, bunları bilemiyoruz tabii, ama görüyoruz ki çok karmaşık bir takım ilişkiler söz konusu. Irak’ın şu andaki merkezi yönetimi ile Amerika arasındaki, Kuzey Irak Kürt bölgesi ile merkezi yönetim arasındaki, yine Kuzey Irak’la Amerika arasındaki ilişkilerin petrol olayıyla çok içiçe olduğunu anlamamız gerekiyor. Bu karmaşık denklemler içinde tabii Türkiye’de çok haklı bir öfke söz konusu, fakat bu öfkenin, olayları basitleştirerek, bu arka planı gözönüne almadan değerlendirmesi çok büyük hata olur diye düşünüyorum.

ÖM: Hiçbir zaman dünyanın en basit yeri olmamıştı Ortadoğu, ama galiba şimdi en kompleks bölgesi olmuş durumda.

ÇK: Evet.

ÖM: Çok düşündürücü bir durum.

 (31 Ekim 2007 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

Açık Radyo / 11.11.07


YAZICIYA GONDER


July
Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
30 1 2 3 4 5 6
7 8 9 10 11 12 13
14 15 16 17 18 19 20
21 22 23 24 25 26 27
28 29 30 31 1 2 3