20.12.2007 16:52
Dört saniyede bir ölüm!
(20.12.07) - Sizin hiç amaçsız, “bireysel özgür irade" veya "şahsi tercih”le ölme özgürlüğünüz oldu mu? Eğer fazla uzun olmasaydı bu başlık amaca çok daha uygun olurdu.
İtatistikler dünya genelinde her dört saniyede bir kişinin intihar ederek yaşamına son verdiğini gösteriyor. Tabloda Almanya’nın payına yıllık 11 bin kişi düşüyor. Bu sayı bu ülkede, örneğin trafik kazaları, AIDS veya uyuşturucudan ölen insanların sayısından daha fazla.
Denilebilir ki, bu bir tarafıyla insanlığın kapitalizmin barbarlığı altında çürümesi ve çöküşüdür. Zira insanoğlu için yaşam hakkından ve onun savunulmasından daha değerli ne olabilir ki? Diğer tüm hak ve mücadeleler bunu güvencelemek, daha sağlıklı ve uzun kılmak için değil midir? Hal böyleyken insanlar neden yığınlar halinde ölümü seçerler?
Elbetteki büyük ideal ve amaçlara bağlanmış, uğrunda ölünecek kadar sevilen bir yaşamın ya da insanlığın ilertilmesi adına bilinçle tercih edilmiş olanı değildir sözü edilen! Bu toplumlarda insanlar amaçsız ve hedefsiz bir yaşaml ile ölüm arasındaki ilişkinin sıradanlaşması üzerinden ölüyorlar. Bu bir umutsuzluk ve çaresizlik ruh halidir.
Peki milyonlarca insan bu noktaya nasıl sürülüyor? İnsanlığın henüz intihar etmemiş kesimi bu durum karşısında kendisini ne kadar güvencede hissedebiliyor? Bu tükeniş ruh hali içindeki insanlar toplum için neyi ifade ediyor? Her yıl bir milyon insan yaşam hakkından nasıl vazgeçiyor, bunu kim yaratıyor?
Her ne kadar istatistikler intihar edenlerin sınıfsal konumlarını vermese de, bunun önemli bir bölümünün yoksul ve emekçi insanlar olduğunu biliyoruz. İşte kapitalizmde milyonlarca insan, yaşamın ortasında değil, tam da kıyısında duruyor, yani ne yaşıyor ne de yaşamıyor.
Bu dehşet verici tablo insanın kendi kendine yabancılaşmasının doruğu ve hiçleşmesidir. Marx, “Zenginliğin bir kutupta birikmesi, ayni zamanda karşıt kutupta, yani kendi öz ürününü sermaye biçiminde üreten sınıfın bulunduğu yanda, ölesiye yorgunluğun, köleliğin, bilgisizliğin, kıyıcılığın, zihni yozlaşmanın birikmesidir” der.
Bu durum yukarıdaki tüm soruların yanıtıdır aynı zamanda. Bir tarafta uzun ve ağır çalışma ve yaşam koşulları, öbür tarafta koyu bir cehaletle iç içe işsizlik ve geleceksizlik korkusu, umudunu tüketen, düş görmeyi bile yitiren, her gün devasa iletişim ağıyla kuşatılarak manipüle edilen yığınlarca insan... Sosyal-kültürel yaşam alanları dışına itilerek, moral değerlerinden arınmış olarak televizyonlarda canlı görüntüler eşliğinde savaşın, katliamların, açlığın, doğanın tahribi ve kol gezen hastalıkların sıradanlığıyla terbiye edilen büyük insan yığınları... Yaşamlarının anlamı ve amacı hiçleştirilen, ölümlerden ölüm beğendirilen millyonlar ruhsal sağlığını yitiriyor, intihar anaforunun yedeğine savruluyor.
Burjuva akademik çevrelerce yapılan yorum ve değerlendirmelerde ise sorunun özü ve nedenleri üzerinden atlanarak, sonuçları karşısında sözde eğitsel, psikolojik ve idari tedbirler öneriliyor. İntihara götüren yolun tesadüfü değil bir süreç olduğunu “Ayak izlerinin okunabileceğini” iddia edenlerin yanında “İntiharın bir bireysel özgür irade veya şahsi tercih” olduğu değerlendirmeleri daha çok öne çıkarılıyor. İşte kapitalizmin insanlığı mahkum ettiği yer tam da burasıdır. Bunun adı hiç amaçsız ölme özgürlüğüdür. Peki emekçi insanlık gerçekten buna mahkum mudur? Elbetteki hayır! Kapitalizmin barbarlığına karşı sosyalizm mücadelesinde birleşildiğinde amaçsız ölümlerin önüne geçmenin de mücadelesi verilmiş olacaktır. Ya barbarlık içinde çürüme ve çöküş ya sosyalizm! Üçüncü bir seçenek yoktur.