17.05.2008
29.03.2008 11:48

Onlar devrimci direniş geleneğinin temsilcileriydiler...

 

Kızıldere şehitleri kavgamızda yaşıyor!


30 Mart 1972’de Kızıldere’de Mahir Çayan ile beraber 9 yiğit devrimci bir direniş destanı yazarlar. Bu destanda devrim ve sosyalizm mücadelesi uğruna tereddütsüz ölüme gitmenin, bu destanda siper yoldaşlığı geleneğinin, bu destanda düzenin saldırıları karşısında teslim olmamanın hikayesi anlatılır.

 ‘60’ların ikinci yarısında dünya ölçeğinde yakılan anti-emperyalist mücadele ateşi, Latin Amerika’dan Avrupa’ya ve elbette Türkiye’ye kadar çok geniş bir coğrafyada etki yaratmış, devrimci mücadelenin yarattığı heyecanla geniş kesimler mücadele alanlarına akmıştır.

Türkiye’de de süreç burjuva reformizmden ve parlamentarizmden kopuş doğrultusunda ilerlemiş, düzeni ve devleti hedefleyen bir mecraya girmiştir.

Gün geçtikçe kitleselleşen devrimci mücadelenin önünü alamayan sermaye düzeni, baskı ve zor mekanizmalarını devreye sokmuş ve çözümü gençlik mücadelesinin öne çıkan önderlerinin imha edilmesinde bulmuştur.

Denizler yakalanır... Sermaye düzeni devrimci yükselişin önünü kesmek için Denizler’in idamına, yani imhasına karar verir. Böylece düzen bu üç yiğit devrimci üzerinden toplumun  devrimci mücadeleden etkilenen kesimlerine gözdağı vermeyi hesaplamaktadır. Ancak, ‘70’lerin ortaları ile beraber görüleceği üzere, evdeki hesap çarşıya uymayacak, mücadele çok daha güçlü bir biçimde yeşerecektir!

Denizler’in tutuklanmasının ardından kapalı kapılar ardından karara bağlanmış bir yargılama süreci yaşanır. O dönem ABD’de hazırlanan raporlar incelendiğinde, Denizler’in idam kararının alındığı kapıların adresi de açıklıkla okunabilir.

Denizler’in imhası kararının açıklanmasının ardından ülke genelinde yoğun bir kampanya süreci başlatılır. İdamın engellenebilmesi için bir yandan imza kampanyaları yürütülürken, diğer yandan hukuki mücadele sürdürülür. Denizler’e destek eylemlerinin ardı arkası kesilmez.

Aynı süreçte Denizler’in idamını engellemek amacıyla THKO ve THKP-C militanları ortak bir eylem gerçekleştirirler. Mahir Çayan’ın da içlerinde bulunduğu sözkonusu eylem grubu Sinop’taki NATO üssünde bulunan İngiliz askerlerini kaçırırlar. Tokat’ın Niksar İlçesi’ne bağlı Kızıldere Köyü’ne gelen Mahir ve arkadaşları, burada bir ihbar sonucunda pusuya düşürülürler. 10 yiğit devrimci teslim olmak yerine direnmeyi seçer, saatler süren çatışmanın sonunda katledilir.

On’lar Kızıldere’de devrim ve sosyalizm davasına bağlılığın ve siper yoldaşlığının en güzel örneklerinden birini yaratmışlardır. En özlü ifadesi ile o gün orada, bugün hala yolumuzu aydınlatan bir direniş geleneği, 10 yiğit devrimcinin kanı ve canı pahasına yaratılmıştır!

Devrimci mirasımıza sahip çıkıyoruz!

Bugün sermaye düzeni bizlere yalnızca eğitimi ticarileştirerek ve üniversitelerimizi birer hapishaneye dönüştürerek saldırmıyor. O bizleri popüler kültürün derin sularında boğmaya, kişiliksizleştirmeye ve yabancılaşmış bir toplumsal yaşam içerisinde yalnızlaştırmaya çalışıyor. Bu noktada binbir türlü aracı devreye sokuyor. Bu araçlardan birini ise devrimci değerlerin ve kültürün içinin boşaltılması oluşturuyor.

Öyle ki, sermaye düzeninin temsilcilerinin oturduğu mecliste, daha 30 yıl önce elleri titremeden idama gönderdikleri Denizler’e itibarlarının geri verilmesi tartışılabiliyor. Ya da yıllar yılı komünist kimliği ile öne çıkmış devrimci ozan Nazım Hikmet’in eserlerine, Yapı Kredi el koyabiliyor. Bu bilinçli saldırıya ilişkin daha pek çok örnek verilebilir...

Öte yandan, sözkonusu ‘68’lerin, ‘78’lerin birikimi olunca, maalesef birilerinin sermaye düzeninin ekmeğine yağ sürdüğünü gerçeği de orta yerde duruyor. ‘68’ler ve ‘78’ler Derneği gibi nostaljik örgütlenmeler, Mahirler’in ve diğer devrimci önderlerin mücadele çizgilerini teğet geçerek, onların devrimci mirasını nostaljik bir simge haline getirmeye çalışıyorlar. Mahirler’in devrimci kimliklerine dönük vurgulardan özenle kaçınarak, salt “katledilen genç üniversiteliler” olmalarını öne çıkartıyorlar. Sermaye düzeninin giriştiği ideolojik saldırılardan daha etkili sonuçlar üretebilen bu yaklaşım, Mahirler’in, Denizler’in ne için, hangi ideolojik-politik tercihler çerçevesinde ölümü göze aldıklarını bilinçli olarak görmezden geliyor.

Devrimci olanı ehlileştirme çabası olarak da adlandırılacak bu çabaların boşuna olduğunu söylemeye bile gerek yok. Zira Denizler’in, Mahirler’in kavgasının bugünkü yürütücüleri, devrimci simgeler ile içi boşaltılmış simgelerinin farkını her adımda ortaya koymanın mücadelesini veriyorlar.

Sermaye düzeni ise çok açık ki devrimcilerin ölüsüne dahi tahammül edemiyor. Geçtiğimiz yıllarda İstanbul Üniversitesi’nde gerçekleştirdiğimiz bir Kızıldere anması öncesinde üniversite koridoruna astığımız pankartın burjuva medya tarafından nasıl hedef haline getirildiği hatırlardadır. “Teröristi övüyorlar” diye nasıl yaygara kopartıldığı da...

Mahir ve O’nun yoldaşları, siper yoldaşları, bu coğrafyada devrim ateşinin büyümesi, işçi sınıfı ve emekçilerin, bütün ezilenlerin sınıfsız-sömürüsüz bir dünyaya kavuşması için mücadele eden devrimci önderlerdir. Bu uğurda ölümü tereddütsüzce kucaklayan, bu topraklarda direnme geleneğinin tohumlarını atan bu yiğit devrimciler, bu kimlikleriyle bu ülkenin gençliğine her zaman yol göstermeye devam edeceklerdir. 

Devrimci geleneği yaşatacağız!

Katliamların hesabını devrimle soracağız!

Türk sermaye devletinin tarihinin hemen her sayfasına bir katliam notu düşülebilir. Kızıldere’den Sivas’a, Maraş’tan Çorum’a bu hep öyledir. Özellikle Mart ayı bu katliamların ardı ardına yaşandığı, deyim yerindeyse Türk sermaye devletinin işçi ve emekçilerin, onların temsilcilerinin kanı ile beslendiği bir tarih olarak hafızalara kazınmıştır. Mart ayının ilk yarısından özellikle akıllarda yer eden iki alçak katliam ise açık ki 16 Mart’ta Beyazıt’ta, 12 Mart’ta Gazi’de yaşananlardır.

Bizler bu katliamların hiçbirini unutmadık. Ne devlet eliyle bombaların hedefi haline getirilen genç devrimcileri, ne de Kızıldere’de katledilenleri... Darağacında asılanları unutmadık! İşkence tezgahlarında katledilenleri de...

Unutmamak, devrimci mirasa sonuna kadar sahip çıkmayı, bu katliamların hesabını sormayı gerektiriyor. Katliamların hesabı ise ancak ve ancak devrimci mücadelenin yükseltilmesi ile sorulabilir. Devrimci mirasa sahip çıkmak demek, bu yiğit devrimcilerin uğruna öldükleri davaya sahip çıkmak ve bu davayı zafere ulaştırmak demektir.

Denizler’in, Mahirler’in, İbrahimler’in yoldaşları olan bizler, devrimci mirasımıza sahip çıkma ve katliamlardan hesap sorma bilinciyle güne yükleniyoruz! On’ların anılarına, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya mücadelesini büyüterek sahip çıkıyoruz!

Ekim Gençliği Sayı 108 / 15 Mart - 15 Nisan 2008


YAZICIYA GONDER


May
Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
28 29 30 1 2 3 4
5 6 7 8 9 10 11
12 13 14 15 16 17 18
19 20 21 22 23 24 25
26 27 28 29 30 31 1