28.06.2008 12:22
Tersanelerde yaşanan sürece dair TİB-DER’le konuştuk...
Tersaneler cehennem, işçiler köle kalmayacak!
Ekim Gençliği: Bir süredir Tuzla tersaneleri özellikle arka arkaya yaşanan iş cinayetleri ile kamuoyunun gündemine oturmuş durumda. Bir cehennem olarak anılan Tuzla tersanelerdeki sorunları bizlere anlatır mısınız?
Tersane İşçileri Birliği Derneği: Son zamanlarda burjuva basında bile yer kaplayan iş cinayetleri Tuzla tersanelerindeki sömürü koşullarını tam olarak yansıtmıyor. Çünkü iş cinayetleri sorunun sadece bir yanı. İş cinayetlerinin yanı sıra burada işçiler aylarca çalışıp paralarını alamıyor, ağır ve güvencesiz çalışma koşullarından kaynaklı meslek hastalıklarına yakalanıyor, sigortasız çalıştırılıyor ve barınma, beslenme gibi temel ihtiyaçları bile gerektiği gibi karşılanmıyor. Kuralsızlığın kural sayıldığı bir yer Tuzla. '80 sonrasında farklı sektörlerde kırıntı düzeyinde de olsa kalan hakların bile olmadığı bir yer. İş güvenliği tedbirleri alınmıyor, sigorta primleri tam olarak yatırılmıyor. Bunların yanında üretim yapısı bu koşullar açısından önemli bir noktada duruyor. Gemi yapım işleminin parçalanarak taşerona verilmesi üretim biçimini belirliyor. Taşeronlaşmayı önleyecek bir yasal düzenleme mevcut değil, hatta son yasal değişiklikler taşeronlaşmayı meşru hale getiriyor.
EG: Tuzla tersaneler son dönemde iş cinayetleri kadar, havzada yürütülen mücadele süreci ile de anılıyor. Tersane İşçileri Birliği Derneği bu mücadelenin motor gücü olarak görünüyor. Peki, TİB-DER nasıl ortaya çıktı, mücadele hattı, yöntemi, hedefleri neler?
TİB-DER: Dernek oluşmadan 4-4,5 yıl önce Limter-İş içerisinde çalışma yürütüyorduk. 2005’te 15 Haziran eyleminin örgütlenme aşamasında biz de vardık. Ancak sendika içerisinde eleştirdiğimiz yaklaşımlardan, bakış açılarından dolayı sendikadan ayrıldık. Bu yaklaşımların bir yönü sendikanın dar grupçu, tekkeci tarzıydı. Diğer yönü ise havzaya yönelik yaptığımız tespitlerin sendika ile farklılığıydı.
Bu dar grupçu, tekkeci tarza dair çok söz söylemek gerekmiyor. 16 Haziran eyleminde bırakın dışarıdan desteğe gelen kurumları, havza içerisinde yıllardır emek harcayan kurumların pankartlarını dahi engellemeye çalışan tutum, bu yönü yeterince tanımlamaktadır.
Havzaya yönelik tespitlere gelince... Daha önce de söylediğimiz gibi havzada taşeronluk sistemi hakim, 1500-2000 taşeron var. Bu sistem işçilerin bölünmesine, kalıcı olarak tek bir yerde çalışamamasına sebep oluyor. Taşeronluk uluslararası sermayenin bir politikası. Sürekli bir değişim var. Bunun yanında mevsimlik işçiler de var. Bu yüzden herhangi bir alanda kalıcı bir örgütlenme yaratılamıyor. 1. Tersane İşçileri Kurultayı’nda tüm havzayı tek bir fabrika olarak algılamamız gerektiği ve hedef tahtasına GİSBİR’i çakmamız gerektiğini söylemiştik. Bu alanda verilen mücadeleyi sermayeye karşı verilen mücadelenin bir parçası olarak görmek gerekiyor. İşte bu noktada da sendika içerisinde çalışma yaptığımız süreçte Limter-İş ile farklılaşıyorduk.
Dışarıdan anlaşılmayan işçilerin bugün yaşam garantilerinin olmadığı ve tepkinin sert olması genel bir kanı. Ancak bu böyle gitmiyor. Birçok etken var önünde. 12-14 saat yaşamlarının tüketildiği bir alanda dolaysız bir biçimde tepkileri de sınırlı oluyor. TİB-DER’in mücadelesinin bilinç ve örgütlülük düzeyinin nereye oturduğunu algılamak için tersane işçilerinin gündelik mücadelesinden yükselen bir hattı görebilmek gerekiyor. Patronlara karşı tek bir sınıf olarak hareket etmenin, GİSBİR’i hedef tahtasına çakmanın ve buradan politikleşmenin önemini kavramak gerekiyor.
Tersane işçilerinin sınıf birliğini yaratmak, sınıf bilincini ortaya çıkarmak hedefindeyiz. Burjuva medyada da işlenen sorunlar bir örgütlülüğe dayanmadığı ölçüde iyi niyet, vicdan rahatlatma olarak kalmaktadır. Ölümlerin en çok yaşandığı, sınıf mücadelesinin en sert olduğu bu alandaki sorunları sadece vicdani olarak düşünmememiz gerekir. Bunun örgütlü mücadeleye faydası olmaz.
EG: Sermaye sistemi bugün karşısına çıkan her türlü mücadelenin önünü kesmek, bu mücadeleyi bölmek hedefinde. Bunun bir örneği geçtiğimiz haftalarda tersanelerde de yaşandı. GİSBİR bir eylem gerçekleştirdi. Bunun tersanelerde olan mücadeleye etkisi nasıldı? Bu süreci anlatabilir misiniz?
TİB-DER: GİSBİR düzenlediği bu eylemle kendisine yönelik başkaldırıyı bertaraf etmeyi hedefledi. Eylemin örgütlenme şekli çok organize olmakla beraber bu eylem patronlar sınıfı ideolojisi çerçevesinde işçilerin kendilerini ifade edebilecekleri bir zemin oluşturmuyor. Bu sermayenin toplumsal başkaldırıya yönelik bir tepkisidir. Eylem biçimi olarak ilerici ve öncü güçlere yönelik bir provokatif durum olarak ortaya çıkmakta. Belirgin bir sınıf bilinci yaratılmadığı sürece bu tarz eylemler işçiler içerisinde kolaylıkla zemin bulur.
Tuzla’da bir mücadele var ve bu mücadele burjuva medyada geniş yer tutuyor. Birçok sendika bu konuda açıklamalar yapıyor. Sonuç olarak bu sermaye için bir tehlike arz ediyor. GİSBİR’in gerçekleştirmiş olduğu eylem de bu sürecin getireceği muhtemel eylem ve grevlerin örgütlenmesi ihtimalinin göz ardı edilmediğinin bir göstergesi. Burada amaç bu mücadelenin birleştirici karakterini yok etmek. Bölücülük propagandası, dış mihrak tartışmaları da işçilerin kafasını karıştırmaya ve mücadelenin birleştirici niteliğini bozmaya yönelik.
EG: 2. Tersane İşçileri Kurultayı’nda gündeme alınan bir grev tartışması vardı. Ancak TİB-DER’in 16 Haziran gününe ilişkin ortaya atılan “grev” söylemine dair yaklaşımı genelden farklıydı.. Bu tartışmaları aktarır mısınız?
TİB-DER: Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor. TİB-DER 2. Tersane İşçileri Kurultayı'nda havzadaki sorunların çözücü halkasını “grev” olarak tanımlamıştır. Ve 3. kurultayın grevin sorunlarının, yol ve yönteminin tartışılacağı bir platform olarak toplanacağını da daha o günden ilan etmiştir. Bu yaklaşımda değişen bir yan bulunmuyor.
Ancak 16 Haziran ve hatta daha da geriye gidersek 27 Şubat'ta Limter-İş ve özellikle havza dışında olan ancak samimi bir biçimde tersanede süregelen mücadeleye destek veren unsurların “grev” olarak tanımladıkları ile TİB-DER'in grev tartışması başkadır. Esasında şunu da belirtelim, bu TİB-DER'in greve yeni bir anlam yüklemesinden falan ileri gelmemektedir. Aksine grev silahının tarihsel olarak sınıf mücadelesi içerisinde nereye oturduğu, nasıl örgütlendiği vb. deneyimlerin yeniden ifade edilmesinden ibarettir.
Grev biçiminin sınıftaki yansımasına bakmak gerekir. En gerici sınıf katmanında bile grev çözücü bir silah olarak ele alınır. Ancak 27 Şubat’ta grev diye tanımlanan eylemin ardından da hak gaspları ve ölümler devam etti. Bu; işçiler nezdinde, en azından havzada grevin çözüm olamayacağı gibi bir yaklaşımı ortaya çıkardı. Böyle bir süreçten sonra 16 Haziran’a gelindi. 16 Haziran ilan edilir edilmez, bunun bir hata olduğunu, tersanede yürüyen mücadelenin dar grupçu bir bakışa kurban edildiğini ifade etmiştik. Tersanelerde açığa çıkan bir tepki olduğu, tersane işçisinin sorunlara yönelik ortaya çıkardığı bir dinamik olduğu açıktır. Ancak hangi grev taban inisiyatifleri oluşturulmadan, komiteleşme vb. kalıcı örgütlenmelere gidilmeden, talepler üzerinden yürüyen soluklu bir kitle çalışması ve mücadele hattına dayanmadan örgütlenebilir? Burada bırakın grevin çözücü, hak alıcı olmasını, öncelikle örgütlenip-örgütlenemeyeceğini tartışmak gerekir.
İşte 16 Haziran'ın tablosu ortadadır. 1500-2000 kişilik bir eylem örgütlenmiştir. Ancak kürsüden “grevimiz doruğa ulaştı. Burada bitiriyoruz” denilmiştir. Hangi grev? Kimin grevi? Bırakın iş bırakmayı, eylemin kendisine katılan tersane işçisinin sayısı dahi bir avucu geçmemektedir. Grevi eyleme katılan ama havza dışı unsurlar mı örgütlemiştir? Biz 16 Haziran öncesinde bu tablonun ortaya çıkacağını yazdık ve tartıştık, bunun yaratabileceği sonuçları tanımladık. Özellikle tersaneye yüzünü dönmüş olan ve destek sunan kurumlara tabloyu tanımlayarak, çağrı da bulunduk. Sonuç itibariyle havzada kalıcı örgütlülükler oluşturmayı, taban inisiyatifini açığa çıkartmayı hedefleyen bir süreç örülmemiştir. Ki böyle bir süreç örme kaygısı öncelikle havza içerisinde başta da TİB-DER olmak üzere mücadele yürüten öznelerle ortak bir tutum geliştirmek, birleşik bir mücadele hattı çizmeyi gerektirirdi. Ancak bundan özenle ve özellikle kaçınılmıştır. Bu haliyle hedeflenen iş cinayetleri üzerinden oluşan kamuoyu duyarlılığını bir eyleme taşımaktır. 16 Haziran günü yaşanan da eni sonu budur. Yoksa bir grev kesinlikle değildir.
Grev silahının altını boşaltan bir söylemle böyle bir süreç örülmese daha yerinde ve olumlu olurdu. Ancak artık bu geride kaldı. Ve en nihayetinde bu sürecin bizim yürüttüğümüz ve önümüzdeki süreçte de yürüteceğimiz grev tartışmasının ne olduğu ve özellikle de ne olmadığını yeterli açıklıkta anlattığını düşünüyoruz. Diğer bir deyişle 16 Haziran'a dair grev söylemine dönük bütün eleştirilerimiz, bizim grev yaklaşımımızın bir ifadesi sayılmalıdır.
EG: Peki TİB-DER “grev” söylemini eleştirmesine rağmen neden 16 Haziran'da yer aldı?
TİB-DER: 16 Haziran’a katılma kararı aldık, çünkü her ne kadar eylem nicel açıdan tersane işçilerinin nitelikli bir katılımına dayanmasa da havzada bir eylem gerçekleşecekti. Bunun işçilere dönük bir etkisi olacaktı. Sonuç itibariyle biz bir grevin propagandasını yapmadık. Başından beri belirttiğimiz gibi iş cinayetlerine karşı örgütlenen bir eyleme katıldık. Bunu böyle algılıyor, böyle anlatıyoruz. Sonuç itibariyle biz tersanede bunca yıldır mücadele yürütüyoruz. Ve doğaldır ki tersanelerle ilgili bir gündeme dair örgütlenecek bir eylemde yerimizi alır ve mücadeleye omuz veririz. Bizim yaklaşımımız başından beri budur.
(Ekim Gençliği Sayı 110, 2008, Yaz Sayısı)