11.06.2006 04:40
Kazım Koyuncu'nun anısına... - Rojan
Ölümün adı Çernobil
“Nedendir intiharı yaprakların duyar duymaz sarardıklarını” diyor Neruda bu mısraları yazarken sonbaharın hüznünü anlatıyor…
Demek ki, insanoğlu küçücük bir canlının, bir yaprağın ölümüne dahi üzüntü duyacak, sorgulayacak kalbe sahipti… Demek ki; bir yaprağın kendi yaşamına son verme hakkı vardı dünyanın efendisi kapitalizmden izin almadan!
Kapitalizm, kendisi için bir dünya varetti… Varettiği bu dünyada kara çiçekler boy verdi. İşte o çoğalan ve boy verenlerden bir tanesinin adı Çernobil…
1986 yılındaki kazanın başrolünü üstlenen Çernobil nükleer santrali, Eski Sovyetler Birliği’nin Ukrayna ve Beyaz Rusya sınırındaki ormanlar ve terkedilmiş köylerin bulunduğu, 270 tür kuşun barındığı bir biyolojik çeşitliliğe ev sahipliği yapan yere yakın kuruldu.
Bundan 20 yıl önce 25 Nisan 1986’da gece yarısı saat 1’i 23 dakika, 58 saniye geçe ardı ardına iki müthiş patlama yaşandı.
İlk patlama sırasında 31 kişi hayatını kaybetmişti. Açığa çıkan radyasyon ise korkunçtu… Dünya Sağlık Örgütü’nün açıklamalarına göre, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının toplamından iki yüz kat daha fazlaydı. Kazadan 6 saat sonra, insanlar Çernobil’den uzaklaştırılmaya başlandı. Çoğu gönüllü 600 bin işçi onarım ve temizleme çalışmalarına katıldı. Yapılan ölçümlerde maruz kaldıkları radyasyon, herbiri için 165 milisievertti… 10 milisievert insan için ölümcül dozu ifade ediyordu. Gönüllü çalışanların çoğu büyük acılar çekerek öldü.
Bu korkunç katliama rağmen Çernobil kapatılmadı ve faaliyetini sürdürdü. Sonrasında yaşanan felaketler bitmedi. 1991 yılında iki numaralı reaktörde yangın çıktı. 2000 Temmuz’unda, yoğun yağışlar sonucunda üç numaralı reaktörü su basınca bu bölümü tamamen kapattılar. 15 Aralık 2000’de de son reaktör kapatıldı.
Uğruna tüm dünyayı gözden çıkaran nükleer güç hırsı yüzünden meydana gelen katliam en büyük insanlık suçlarından biridir. Üstelik adına kaza denilen bir cinayet...
Ukrayna’da olduğu gibi Türkiye’de de olay örtbas edilmeye çalışıldı. Dönemin TAEK başkanı Ahmet Yüksel Özemre ve dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral televizyonlara çıkarak içtikleri çaylarla halkı radyasyonsuz olduğuna inandırmaya çalıştılar. Faşist cunta şefi Kenan Evren milyonlarca insanla dalga geçercesine “biraz radyasyon kemiklere yararlıdır” dedi.
Çernobil’e yakın Karadeniz’de artan kanser vakaları düzen efendilerinin çeşitli yollarla gizlemeye çalıştığı vehamet tablosunu yeniden gündeme getirdi. Bu vakalardan birçoğu ölümle sonuçlandı. Bunlardan biri de 33 yaşında akciğer kanseri nedeniyle hayatını kaybeden müzisyen Kazım Koyuncu’dur.
Üniversite hayatına kadar memleketi Hopa’da yaşamış olan Koyuncu’nun zamansız ölümü sadece Çernobil katliamını değil bugün Sinop’ta kurulmak istenen nükleer santrale neden karşı çıkmak gerektiğini göstermektedir. Karadeniz’de artan kanser vakalarının bir tesadüf olmadığı çok açıktır.
Yıllarca radyasyon mağduru insanlar, hayvanlar ve bitkiler ciddiye alınmadı. Geçtiğimiz yıl, 18 yıl sonra olayı Yüksel Özemre ve Cahit Aral için suç duyurusunda bulunan Trabzon Dernekler Birliği üyeleri, Cerrahpaşa’nın onkoloji servisinde yatan 100 çocuktan 60’ının Karadenizli olduğunu belirttikleri zaman, resmi ağızlar ve onlarım işbirlikçisi bazı bilim adamları ile akademisyenler tarafından açıkça yalancılıkla, olayları abartmakla suçlandılar.
Kapitalizmin insan ve doğa yaşamına değer vermeyen, yoketmeye dayalı acımasız çarkları dönmeye devam ediyor. Yeni model nükleer santraller doğa dostu olarak pazarlanmaya çalışılıyor. İnsan hakları ve özgürlükleri sözkonusu olduğunda en ön saflarda yer tutan AB ülkeleri Çernobil’in kapatılması sırasında Ukrayna’ya iki yeni nükleer reaktör için 1 milyar dolar vermeyi kabul etmişti. Aynı nükleer lobisi bu günde Türkiye’ye nükleer santral pazarlamaya çalışıyor.
Kazım Koyuncu gibi niceleri, faciadan nesiler boyu etkilendi, etkileniyor ve kapitalizmin kâr hırsının bedelini hayatlarıyla ödüyor.
“Daha yer var mı dalında dikenlere diye soruyordu biri güle” diyor bu kez Neruda’nın dizeleri.
Daha ne kadar yerimiz, verecek canımız, kaybedecek yaşamlarımız var kapitalizm için? Ne bırakacağız çocuklarımıza, geleceğe, Kazımlar’a, Aliler’e? Üzerine radyasyon yağmuru yağacak bir toprak mı? Yoksa, dalında dikenlere yer bırakmamış güller mi? Ya da ektiğimiz, tohumunu atığımız yeni bir dünyayı, umutları, aydınlığı, sosyalizmi büyüttükleri bir dünya mı?