05.12.2008
17.08.2006 16:28

Her savaş aynı zamanda bir devrim çağrısıdır!.. - Yüksel Akkaya

 

Savaşlar karşısındaki devrimci, sosyalist tutum ne olmalıdır? “Saldırgan”/“savunma” amaçlı savaşlar nihayetinde emekçiler ile burjuvazi arasındaki bir iç savaşa dönüştürüldüğünde her zaman olmasa bile genellikle devrimci olanaklar taşımaktadır. I. Dünya Savaşı’ndan Ekim Devrimi’nin çıkması, II. Dünya Savaşı’ndan “demokratik halk devrimleri”nin patlak vermesi bunun basit verileri olarak değerlendirilebilir. Sorun, bu savaşları iç savaşa dolayısı ile emek ile sermaye arasındaki bir devrim mücadelesine çevirme isteği ve yeteneğine bağlı görünmektedir. Her savaşın dehşetine, zulmüne, sefaletine ve işkencesine rağmen bu savaşları ilerici, devrimci karakterlere dönüştürmek mümkün ve gereklidir. Devrimciler, sosyalistler, vatanın/ülkenin savunulması için verilen savaşlara, savunma savaşlarına meşru, ilerici ve haklı savaşlar gözü ile bakabilir, ancak bu bakışaçısı eksiktir. Devrimci, sosyalist bir bakışaçısı, bu savaşlardan emekçilerin iktidarını da hedeflemeli, politikasını bu temelde geliştirmelidir. Böyle olduğu için de sosyalistler, ezilen, bağımlı, eşit olmayan devletin, ezen, köleci, soyguncu “büyük devlete karşı kazanacağı zaferi sevgi ile karşılamakla yetinmemeli, bir ikinci adımı talep etmeli, mücadelenin bu yönde evrilmesi için çaba sarfetmeli, düşüncelerini dile getirmelidir. *

 

Siyonist İsrail ve büyük koruyucusu emperyalist ABD’nin Hizbullah maskeli Lübnan saldırısı devrimci ve sosyalist cenahta bir haklı savaş, bir savunma savaşı olarak algılandı; bu nedenle de Lübnan’a, dolayısı ile Hizbullah’a direnişte destek verildi. Ne var ki, bu savaştaki tutum eksik kaldı. Hizbullah ve Lübnan direnişi bu savaşta haklı bir savaş olsa da, sonuçta hem siyonist İsrail hem de Hizbullah ve Lübnan, emekçilerin baskı altında tutuldukları, sömürüldükleri, iktidarın dışında tutuldukları ülke ve örgütlerdir. Bu nedenle emekçilerin ve halkın büyük kesimlerinin çıkarı için bu ülkeler arasındaki savaş aynı zamanda emekçiler ile burjuvazi arasındaki bir iktidar mücadelesine olanak tanıyıp tanımadığı açısından sorgulanmalı idi. Tüm zaaflarına, yetersizliklerine rağmen, bu ülkelerde savaş Rusya’da olduğu gibi bir iç savaşa dönüştürülerek, bir devrimci ortam aranmalı/yaratılmalı idi. Ne var ki, devrim ve sosyalizm ütopyasını yitirmiş olan Türkiye ve dünya solu böylesi bir analiz yapmaktan ve bu analiz temelinde devrimci olanakları araştırmaktan kaçınmıştır. Bu durum ne Lübnan’ın ne de İsrail’in devrimcilerine, sosyalistlerine cesaret verebilmiş, bu yönde mücadeleye yöneltebilmiştir. Tersine, her iki ülkenin devrimcileri ve sosyalistleri bu süreçte etkisiz kalmış, Lübnan’da direnişi desteklemekle yetinmiş, İsrail’de ise derin bir sessizliğe bürünmüştür.

İsrail’in Lübnan’a saldırısı “siyonist emperyalist”  bir savaştır. Hem dinsel temaları hem de kapitalist temaları içerir. Köktendinci, insanlık düşmanı dinsel temelde bir savaşın parçaları oldukları için ne siyonist İsrail’in ve İsrailliler’in ne de İslamcı Hizbullah’ın emekçilere, kır ve kent yoksullarına vaadedecekleri bir gelecek vardır. Böyle olduğu için de, siyonist İsrail’in saldırganlığına karşı haklı bir savunma savaşı veren Hizbullah ve Lübnan desteklenirken, Hizbullah’ı ve Lübnan’ı emekçiler nezdinde meşrulaştırmaktan kaçınmalı, onların da gerçek kimliği açıklanarak, ezilenlere, sömürülenlere, bu savaştan çile, acı çekenlere çıkış yolu gösterilmelidir. Kuşkusuz, bu aynı zamanda bir iç savaşa, devrime çağrıdır da. Devrimciler, sosyalistler, bütün savaşlarda, mutlaka, ülkeler arasındaki savaşlar ile ülke içindeki sınıflar arası savaşlar arasındaki ayrılmaz bağlılığı görmek zorundadır. Sınıfları ortadan kaldırmadan, emekçilerin kendi iktidarını kurmadan bu türden savaşların ortadan kalkamayacağının mutlaka emekçilere gösterilmesi gerekir. Safdil bir barış havariliği olsa olsa bu tür savaşların bir şekilde sona erdirileceği yanılsamasını yaratır ki, bundan daha tehlikeli bir düşünce de olmaz. Kapitalizm var oldukça, emperyal duygular sürdükçe savaşlar da olacaktır. Kuşkusuz, buna giderek derinleşen ve göz ardı edilmemesi gereken dinlerin “faşistleşme” süreci de eklenmelidir. Basit, insani, saf bir inancın ötesine taşan, her geçen gün daha güçlü kamplaşmalara yol açan siyonist, radikal İslamcı ve tutucu Hıristiyanlık dinler arası savaşın kapısını bir kez daha zorlayarak, Ortaçağ’ın karanlığına çekmek istemektedir insanlığı. Bu nedenle devrimciler, sosyalistler, emek ile sermaye arasındaki büyük çelişkiyi örtüleyerek, çelişkinin başka alanlarda olduğu yanılsamasını yaratmak isteyen her üç dinin burjuvazisine karşı daha tutarlı politikalar geliştirmek zorundadır.

 

Şimdi, tüm savaşları  bir iç savaşa, devrimci olanağa dönüştürme zamanı değilse, ne zamandır? Siyonist İsrail ile radikal Hizbullah arasındaki savaşa bir de bu gözle, emekçilerin, ezilenlerin, sömürülenlerin çıkarı için bir mücadeleden bakmakta yarar var.

--------------

*  Savaş karşısındaki tutum için bakınız: V.I. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, Sol Yayınları, Ankara, 1970.

 


YAZICIYA GONDER


December
Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 31 1 2 3 4