31.05.2006 19:50
"D"İSK'in DİSK'e ihaneti: Sosyal diyalog! - Yüksel Akkaya
"Genç" kuşaklar kadar “D”İSK yönetimi de bilmez belki, bugünlerde GATA’da ölüme yenik düşmüş, beyni yok olmuş Ecevit, faşizmin kol gezdiği, kâr oranlarının düştüğü, sermaye birikiminin ciddi ölçüde sıkıntıya düştüğü bir dönemde, pek çok şeyi esinlendiği İsveç’ten Türkiye’ye “Toplumsal Anlaşma”yı ithal etti. Bu anlaşma Türkiye için yeni idi, ama Avrupa için çok eski idi. Temel felsefesi, alınan ödül (rüşvet olarak da anlaşılabilir) karşılığında bir ödün (taviz, ihanet olarak da anlaşılabilir) verilmesi üzerine kuruludur. Ödül sendikalara verilirken, ödün de onlardan isteniyordu
İktidardaki sağ ya da sol parti sendikalara bir rüşvet teklifinde bulunuyordu: Bizimle iyi geçinin, sizinle iyi geçinelim! Nasıl mı? Hükümetin çıkardığı kararlara karşı çıkmayın, çıkar gibi yapın ama, bir yerde durun! Biz de size gelirlerinizi artıracak olanaklar tanıyalım, bizimle işbirliği yaptığınız için sizi gözetelim, hükümet nezdinde pek çok kurumda size temsilcilik verelim. Sizi tek meşru sendika olarak tanıyıp, üye sayınızı artırmak için çaba sarfedelim. Ecevit 12 Eylül’den önce bu teklifi kendisine yakın gördüğü Türk-İş’e yaptı. Türk-İş ve kamu kuruluşları arasında böyle korporatist, sosyal diyalogcu ilişki kurulmaya çalışıldı. O günün DİSK’i ve cevval bağlı sendikası Maden-İş bu sosyal diyalogcu uygulamaya şiddetle karşı çıktı. Çok doğru bir tutumla bu yaklaşımın içyüzünü ortaya koydu. Şimdi belleksiz olan “D”İSK ve bağlı sendikalar o günkü o onurlu karşı çıkışı anlayamadıkları için uyarılara rağmen sosyal diyalog sürecinde yer aldılar. Böylece emekçilere ihanet anlamına gelen pek çok yasal düzenlemenin yapılmasına “ortak” oldular. Öyle ki tamamen bir yıkım yasası olan yeni iş yasasının mimarları oldular. Bu katılımcılık oyunun anlamsızlığını ve hainliğini anlatmaya çalışan akademisyenlere, devrimcilere kulaklarını tıkadılar. Adeta bir kendi kendini tatmin olarak bakanların, başbakanların katıldığı toplantılarda boy göstermek için yarıştılar. Bu haince planın bir parçası olurken kendilerini uyaranların tek cümlesine bile itibar etmediler. Etmeleri beklenmiyordu, ama dünden bugüne akan mirasın bir parçası olarak “anlı şanlı” Ecevit’in “toplumsal anlaşma”sını hatırlayıp, akil düşünebilirlerdi. Ne yazık ki aklın bittiği yerde duranlar, uzun bir yıkıcı diyalogdan sonra şimdi, bunun anlamsızlığını tartışmaya çalışıyorlar. Ancak, DİSK’in açıklamasına bakıldığında hala işin felsefesinin anlaşılmadığı görülmektedir. Zira, DİSK sosyal diyalogun özü ile değil görüntüsü ile uğraşmaktadır. Bir işbirlikçi, korporatist kurum olan sosyal diyalogu önerenler ve sıkı sıkıya sarılanlar sermaye kesimi ise işçi sınıfının bunun ne anlama geldiğini mutlaka sorgulaması gerekmektedir. Bu sıkı sorgulama yerine sosyal diyalogun sonuçlarına tepki göstermek yetersiz bir tutum olmaktan öteye gitmez. DİSK’in karşı çıkışının ne kadar samimi ve anlamlı bir tepki olduğunu zaman gösterecektir. Geçici olarak sosyal diyalog süreçlerinden çekildiğini açıklayan DİSK, bu tutumu ile ileride tekrar bu sürece katılacağını belirtmiş olmaktadır. Bu durumda DİSK’in anlık tepkisi çok anlamlı olmayacaktır. Sadece, küsmüş olduğunu sermaye cephesine bildirmiş olacaktır, sermaye cephesinin de bu tutumdan rahatsız olacağını düşünmek sanırım yanlış olacaktır. Sadece alınan kararların bir parça meşruluğunu yitirmiş olabileceğini düşünecektir, ki, bu çok önemli değildir. DİSK, bu süreçten kesin olarak çekilmeli ve işçi sınıfına yakışır bir muhalefet ile sahnede yerini alarak, rolünün gereğini yapmalıdır. Tersi durumda milyonlarca işçiyi ilgilendiren bir yıkım ve yağma yasası olarak iş kanunu çıkarken sosyal diyalog süreçlerinde can-ı gönülden yer alan, bu zalim iş kanunu maddeleri yazılırken “bilim komisyonunda” yer alan temsilcisini bile çekmeyen, o yasayı kendi adına meşrulaştıran “D”İSK bir kez daha bize ne kadar tutarlı, sınıftan yana olduğunu anlatmak zorunda kalacaktır. “D”İSK ve bağlı sendikalar, kendilerini az çok ilgilendiren yasalar çıkarken, doğrudan zalimane bir etkisi olmadığını düşünerek bu yıkım yasalarına ses çıkarmadılar. Çünkü yeni İş Kanunu’nun, sendikaların ayrıcalıklı az sayıda üyesi olan işçilerde yaratacağı yıkım ile sendikasız milyonlarca işçi arasında yaratacağı yıkım farklı idi. Ancak yeni sendikal alanı düzenleyen yasalar “D”İSK’i ilgilendiriyor. Çünkü bu yasalar, sendikasız milyonlarca işçiden çok onbinlerce işçiyi örgütlemiş olan bu tür sendikalar için anlamlı ve önemli. Yasaları yapan gücün kaynağını görememek, onu harekete geçirmemeyi de beraberinde getirmektedir. DİSK’i kapatmaya, etkisizleştirmeye çalışan yasa düzenlemesine işçi sınıfı 15-16 Haziran’da son sözü kimin söyleyeceğini göstermiştir. Ancak, DİSK tarihinin bu görkemli ve güven veren eylemini hatırlamak yerine, bizatihi kendisi bir “demokrasicilik” oyunu olan Ekonomik ve Sosyal Konseyi daha da demokratikleştirmek için uğraşmaktadır. Oysa, yapması gereken bu tür kurumlara kesin olarak karşı çıkmaktır. Zira bu kurumlar, yapısı gereği sermaye cephesinin oy çokluğunun olduğu yerlerdir, bu nedenle işçi sınıfına vereceği bir şey yoktur. DİSK, 1978 yılında olduğu gibi davranarak, bu korporatsit süreçlerden kesin olarak çekilmeli ve 15-16 Haziran direnişinin ruhu ile haklarını talep etmelidir.
|
|
| August |
| Mon |
Tue |
Wed |
Thu |
Fri |
Sat |
Sun |
|
28
|
29
|
30
|
31
|
1
|
2
|
3
|
|
4
|
5
|
6
|
7
|
8
|
9
|
10
|
|
11
|
12
|
13
|
14
|
15
|
16
|
17
|
|
18
|
19
|
20
|
21
|
22
|
23
|
24
|
|
25
|
26
|
27
|
28
|
29
|
30
|
31
|
|
|
| |
|
|