18.08.2006 14:23
İsrail ve Ortadoğu - Abu Şehmuz Demir
İsrail’in Lübnan topraklarına yönelik sürdürdüğü işgal hareketi yeni olmadığı gibi, son da olmayacaktır. İsrail başta ABD olmak üzere, uluslararası emperyalizmden aldığı sınırsız destek ile, belli aralıklarla komşu Arap topraklarına yönelik işgal hareketini sürdürmüştür. 1978’den bu yana ara ara Lübnan topraklarına giren İsrail, bu ülkenin Kufer Tepeleri ve Seabe Çiftlikleri gibi topraklarını işgal ederek, halen o elinde bulundurmaktadır. İsrail’in 28 Haziran 2006’dan bu yana Filistin topraklarında devam eden işgal hareketinin ardından, 12 Temmuz’da başlayan Lübnan’a ve Lübnan ötesine yönelik olarak başlattığı savaşın, her iki taraf içinde bazı noktalarına değineceğiz.
Bir kuraldır savaşın olduğu yerde barış da olur derler. Ancak Ortadoğu’da İsrail devleti kurulduğundan bu yana, savaş da barış da çeşitli süreçlerde çeşitli nitelikte gelişmiştir. Emperyalist merkezlerin maddi ve askeri desteğini sonuna kadar arkasına alan İsrail, ara ara kafa tutan Arap rejimlerini ve Filistin halkını, dünyanın gözü önünde onurunu zedelercesine evire çevire dövmesi olarak gelişti. İsrail 60 yıla yakın bir süredir Filistinlilere yönelik sürdürdüğü devlet terörünün yanı sıra, 1948’den bu yana komşu Arap ülkelerine yönelik 1956, 1967, 1973, vs. gibi dönemlerde belli aralıklarla işgal saldırılarını sürdürmüştür. İsrail’in bölgeye yönelik “Kuşatma ve Güvenlik Stratejisi” doğrultusunda büyük İsrail olarak çağrışım yapan Arz-ı Mev’un (Nil’den Fırat’a kadar olan vaadedilmiş topraklar) hayata geçirilmesi için çatışmacı ve çekişmeci siyasette ısrar etmekte. Bu vesileyle İsrail, Ortadoğu siyasetinin kaygan zeminlerinde bu stratejinin amaçları doğrultusunda tam anlamıyla kuralsız bir savaşı yıllardır sürdürüyor. Filistin halkına kan kusturduğu gibi, şu anda da 1982’den olduğu gibi Lübnan’a yönelik daha kapsamlı bir saldırıya girişmiştir.
2003 Irak savaşından bu yana, ABD, İsrail ve müttefiklerinin bölgenin fosil enerji kaynakları üzerinde hakimiyet kurma arayışları, İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırısının bir parçasıdır. Ve bu saldırının birçok nedeni vardır.
Birincisi; İsrail rejiminin Arap yarımadasında coğrafik olarak kuşatılmış olması, gelecek kaygısı ile sürekli savaş içinde varlığını sürdürmesi ve onun her defasında kendilerine “vaadedilmiş toprakların” sınırlarına bir adım daha yaklaşmanın anlayışı olarak görmesidir. Ayrıca, ABD açısından İsrail’in konumunu bölgede güçlendirmek ve kendi hakimiyetini bölge üzerinde sağlamlaştırmak. Diğer taraftan Rusya, Çin AB vs. gibi rakiplerine karşı, petrol ve enerji kaynakları gibi güçlü bir silahın tetiğini elinde bulundurmaya çalışmak. Emperyalist gerici ve işgalci siyasetin hedefinde var olan Avrasya’ya yönelik Ortadoğu sahasının iş yapabilmesi için, Irak’ın işgali önem taşımakta. ABD ve müttefiklerinin hedefindeki Suriye ile İran’a olası müdahalelerin yapılabilmesi için önlerinde büyük engel olarak gördükleri Hizbullah hareketinin zayıflatılması veya bertaraf edilmesi gerekiyor. Bu ise, şu an mümkün değil. Ayrıca, bir süredir ABD açısından İran’a yönelik nasıl bir saldırının yapılacağı konusunda var olan birkaç görüşe göre, “İran’a yapılacak hava saldırısının” etkili olup olmayacağı konusunda İsrail kanalıyla Lübnan havadan bombalanarak test yapıldı. Bu teste yönelikte İran kendisine yapılacak bir saldırı durumunda siyasal etkinliği altındaki Şii kartını harekete geçirebileceğini ve kendine saldıran güçlere, dünyayı cehenneme çevirebileceğinin sinyalini Hizbullah üzerinden vermeye çalıştı.
İkincisi; 1990’lı yıllardan sonra emperyalist güçler adeta bilinçli olarak ve kökleri epeyce gerilere dayanan Şii-Sünni çatışmasını bölgede derinleştirerek, Arap rejimleri içerisinde
mezhepsel sorunlardan dolayı klikleri derinleştiriyor. Bu durum İsrail’in Lübnan’a yönelik başlattığı savaşta Arap Birliği’nin Mısır’ın Şerm-el Şeyh kasabasında yapılan toplantısında kendini açıkça gösterdi. Suudi Arabistan, Mısır ve Ürdün’ün başını çektiği Sünni mezhepli bloğun rejimlerinden İsrail’in Lübnan saldırısına ciddi bir eleştiri gelmezken, tersi Hizbullah eleştirilmiştir. Zira bu ülkelerde gösterilerin yasak olmasına rağmen kendi iç kamuoyu ve diğer Arap ülkelerinde çığ gibi kitlesel gösteriler oldu. Bu rejimlerin ses çıkarmamasının nedenleri açık. Lübnan Hizbullah’ının Şii mezhebinden olması. Çünkü, 20 yılı aşkındır İslam dünyasında örgütlenen Şii mezhepli İran mollaları, Sünni mezhepli ve ABD işbirlikçisi bu ülke rejimlerini içten tehdit etmekte. ABD’nin Irak’ı işgal etmesinden sonra, İran’ın Irak’taki Şiiler üzerinde elde ettiği etkinlik, giderek bölgede bir Şii ekseninin oluşmasından dolayı yukarıdaki bu ülkeler kaygı duymaktalar. Bu kaygıların altında yatan bir çok neden vardır.
Bu nedenle Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün gibi ülkeler Şii yayılmacılığın önlemek için, “can düşmanları olan İsrail” ile, stratejik ittifak içerişinde olan ABD ve emperyalist merkezlerin işbirlikçileridirler.
Üçüncüsü; ABD ve müttefiklerinin Irak’ta uyguladıkları vahşet ve zulüm politikaları, Suriye ve İran’ın kendilerine yönelik emperyalist baskının hafifletilmesi için, İslami direniş hareketleri destekleyerek, İsrail ve ABD karşıtı cephe bölgede güçlenmekte. Bu birinin İslam yayılmacılığı diğerinin de Arap milliyetçiliği adına etkinliğini bölgede artırıyor.
İran’ın üçgen olarak adlandırdığı bölgede Irak’ta Şiiler’in iktidar olması Hizbullah’ın Lübnan yönetiminde söz sahibi olması ve Sünni olmasına nazaran Filistin’de desteklediği Hamas’ın iktidara gelmesi, ABD ve İsrail’i olduğu gibi bölgenin kimi rejimlerini de gelecek açısından kaygılandırmakta. Ayrıca bu yıl Mısır’da yapılan seçimlerde ilk kez bu denli parlamentoya giren İslamcılar ve gelecek yıl Ürdün’de yapılacak olan seçimlerde bir terslik olmasa ülkede faaliyet içerişinde olan Jama’at al-Ihvan al Muslimin (Müslüman Kardeşler Topluluğu) parlamentoya girmesi büyük ihtimal. İslamcı muhalefetle başları dertte olan bu ülkeler, İran’a karşı bölgede stratejik bir ittifak oluşumundalar. ABD’nin de yeşil ışık yaktığı bu stratejinin içerişinde, Suriye’yi İran’dan koparmak ve Tahran-Şam eksenli gelişen bölgedeki ittifakı kırmak. Ancak bunun için Suriye’ye bir uzlaşı önerisi sunulması gerekiyor, bu da üzerindeki siyasal baskının kalkması vb. tavizler olabilir. ABD ve İngiliz bloğunun bu uzlaşı paketinin şu an tam olarak ne olduğu bilinmese de, bunu şu an Almanya Dışişleri Bakanlığı kanalıyla yürütüyorlar.
Dördüncüsü; İsrail saldırılarının Filistin’den, Lübnan topraklarına sıçraması ve bu savaşın içinde bir çok elin görünen ve görünmeyen taraftarlarının olması bölge krizini süreç içerişinde daha da derinleştirecektir. Bu kriz Lübnan içi ve Lübnan dışı olarak, özellikle Arap dünyasında derin tartışmaları beraberinde getirecektir. Kimi Arap rejimleri tarafından Hizbullah’a yönelik suçlamalar yapılsa da, Batı ve İsrail tarafından “onuru zedelenmiş” ve İsrail karşısında bozguna uğramış Arap ordularının gösteremediği direnci, Hizbullah’ın İsrail’e karşı gösterdiği çetin direnişi Araplar4da onun popülaritesini artırmıştır. Ancak savaşın halihazırdaki taraflarından biri, emperyalist Siyonist blok, diğeri de bölgede şeriatçı rejim ve örgütlerdir. Bu güçlerin bölgenin geleceğine yönelik sürdürdükleri güç savaşında, bölgenin kaosa sürüklendiği gibi halklar arası barış da uzak görünüyor.
Özetle, Ortadoğu’nun sahip olduğu geniş enerji kaynakları çerçevesinde İran, Suriye, Lübnan vs. gibi ülkeleri ele aldığımızda “hiçbir kimse benim çıkarlarım yok” diyemez. Ortadoğu’da kimin eli kimin cebinde ve kim kimi hangi arenaya çekerek, manevra alanını genişletmenin hesapları içerişinde, bu süreç şu an biraz karanlık işliyor. Bu sürecin muhatapları dolaylı ve dolaysız olarak İsrail ve Hizbullah üzerinden birbirlerini test ederek, kendi planlarını hayata geçirmeye çalışıyorlar. Bu vesileyle de Beyaz Saray’daki muhafazakarlar, İsrail’deki siyonistler ve bölgedeki gericilik ve bunların çevrelerindeki bir takıp savaş tüccarları hedeflerindeki ülkelere saldırmak için adeta zaman cetveliyle yarışıyor ve çılgınca davranıyorlar.
15.08.06